Ar ya da hayâ deyip geçmemek gerek. Toplumu yöneten ve yönetmeye aday olanların utanma yetisi, ilkel komünal toplumdan bu yana insan topluluklarını bir arada tutan en önemli manevi bağlar arasında yer almıştır.

Yöneticileri arsız ve hayâsız olan toplumların vay haline! Hele o yöneticiler artık yalan söylemekten çekinmez hale gelmişlerse…

“Yalan”, tüm iktidarların, devletin, siyasetin ve özünde insan ilişkisinin doğasında vardır.

Yalan, kandırarak rıza üretmek, yanıltarak tepkileri yatıştırmak, rakiplerini karalamak ya da kitleleri kışkırtıp insanları birbirine düşürmek, “dava” uğuruna ölmeye ve öldürmeye hazırlamak için tüm iktidarların başvurduğu temel bir yöntemdir: Yalan söylemeyen iktidar yoktur. Yalan olmasa iktidar diye bir şey de olmazdı zaten.

Tüm devletler yurttaşlarına (ve başka devletlere) mutlaka ve hemen her konuda yalan söylerler. Devletin tüm yurttaşlarının hizmetinde olduğu iddiası zaten başlı başına bir yalandır.

Yalan söylemeyen siyasetçi yoktur desek yeridir. Muhalefettekiler dahil… “Bizimkiler asla söylemez” demeyin. Onun yerine elinizi vicdanınıza koyun!

“Halkın iyiliği” için hiç mi bilgi gizledikleri olmaz? Ya da “davaya zarar vermemek” uğuruna… Belki “düşmanın ekmeğine yağ sürmemek” için? “Kol kırılır yen içinde kalır” ilkesi gereği iç işleyişle ilgili bazı “tatsız” bilgileri de mi asla gizlemezler?

Öyle olmasa “siyaseten doğru” diye bir tabir icat edilir miydi?  

Aslında hepimiz siyasilerin bize yalan söylediklerini biliriz. Kimimiz gamsızdır, aldırmaz. Kimimiz sadece içerler. Kimimiz kızar, ama oturduğu yerden söylenmekle yetinir. Kimimizse yalanların peşine düşer, bazen canı pahasına.

Yalan söyleyen siyasiler yakalanmak istemezler. Çünkü yalanları açığa çıkmadığı sürece mesele yoktur. Yalanlarını gizlemeye, üstünü örtmeye çalışırlar. Bu uğurda öldürmek dahil her şeyi yapabilirler.

Siyasette kıyamet, yalanların ortaya saçılmasından sonra kopar.

Gerçi… Her zaman her yerde değil.

Kimi ülkelerde yalanı yakalanan devlet yöneticisi intihar eder… Kimisinde yalanı açığa çıkan istifa eder… Kimisinde ise sonuna kadar inkâr eder, hatta alenen yalan yere yemin eder.

Tabii “yalan” var, “yalan” var…

Yalan söylenmesinin az çok “anlaşılır” olduğu, yani onaylanmasa bile “hoş görülebildiği” durumlar vardır mutlaka…

Yalancının pişmanlığını ifade ederek özür dilemesi, birçok durumda affedilmesini sağlayabilir.

Aşırı kutuplaşmış toplumlarda “ötekine” söylenen yalan zaten yalandan bile sayılmaz: Yalan söyleyenin yandaşları asla ayıplamaz.

Her toplumda en ufak yalanı kaldıramayacak kadar hassas konular da vardır. Yandaşların bile savunamayacakları, görmezden gelemeyecekleri yalanlar… Asla affedilmeyecek, kabul görmeyecek, zerre kadar hoş görülemeyecek yalanlar… Yani yalana şerbetli olanların dahi yüzünü kızartacak, suçüstü yakalanan yalancıyı toplum önüne çıkamaz hale getirecek durumlar…

Kabul edilebilir olanla olmayanın sınır çizgisini belirleyen, söz konusu toplumun “ar” ya da “hayâ” anlayışıdır. Yani “utanma”, “utanabilme” yetisi…

“Atalarımızın ar ve hayâ perdesi yırtılmak diye pek düşündürücü bir tabirleri vardır" demiş üstat Reşat Nuri Güntekin… Bir toplum için en büyük felaket, iktidardakilerin topyekûn ar ve hayâ perdesini yırtmaları olsa gerek.

İşin bu hale gelip gelmediğinin en büyük göstergelerinden biri, yöneticilerin yalan söyleyiş tarzıdır.

Ar ve hayâ perdesini yırtan yöneticiler, yalan söylediklerini gizlemeye bile çalışmazlar. Yalan söylediklerinin anlaşılmasının bir önemi kalmamıştır: “İnandırıcı” yalanlar söylemeye dahi zahmet etmezler. Yalan yalaması olmak umurlarında değildir. O an işlerine ne geliyorsa, söyler geçerler. 

Böyleleri, kimseye verecek hesaplarının kalmadığını düşünürler -ne topluma ne dünyaya ne de öteki dünyaya, hatta en yakınlarına.

Kendilerini hiçbir kuralla bağlı hissetmezler. Ne kanun tanırlar ne de vicdan. Yönetim tarzlarını betimleyen en net sözcükler keyfilik ve gaddarlıktır. Toplumu yönetmek için insanları korkutmanın, sindirmenin ve küçük rüşvetler vererek satın almanın yeterli olduğu kanısındadırlar. Kendilerini tamamen dokunulmaz sanırlar.

Ar damarı çatlamış yöneticileri artık topluma, hatta kendi yandaşlarına bağlayan hiçbir ortak “manevi değer” ya da “toplumsal sözleşme” kalmamıştır. Tümüyle özerkleşmiş, yani içinden çıktıkları toplulukla organik bağını koparmış, kendilerini toplumdan tamamen soyutlayarak çöreklenmişlerdir iktidarın tepesine.

Gelgelelim, en tepedeki bir ya da birkaç bireyin kötücüllüğünden ve yozlaşmasından bin kat beteri vardır: O da en tepeden en alta kadar iktidarın tüm kademelerinin artık tamamen utanmaz, pişkin, arsız, hayâsız ve yüzsüz hale gelmeleridir.

Yozlaşmanın bu dip aşamasında, en tepedekinin pervasızlığı tüm alt kademelere de bulaşmıştır. Onlar da yalan söylediklerini gizleme ihtiyacını hissetmemeye başlarlar.

İnandırıcılık, tutarlılık, belli “değerlere” göre hareket ediyormuş gibi yapma tasasından dahi azat olmuşlardır artık. Ağız ishali olmuşçasına ağızlarına geleni sallarlar, tüm topluma pislik sıçratarak.

Alt kademelerin ar ve hayâ perdesini yırtmalarının verdiği görüntü enikonu sakildir: En tepedeki muktedir ne kadar kibirli ve ürkütücü görünüyorsa, ayakçıları bir o kadar gayrı-ciddi ve yılışık olurlar. Çünkü gerçek iktidarın kendi ellerinde olmadığını bildikleri için, yukarıdan gelebilecek bir işarete göre her an çark etmeye, tükürdüklerini derhal yalamaya hazırdırlar.

Yine üstat Reşat Nuri Güntekin, “Bu adamın bu rezaletten sonra artık insan içine çıkamaması, hatta arından ölmesi lâzımdı” şeklinde bir cümle kurmuştu. Oysa en utanılası işleri yaparken suçüstü yakalandıklarında bile muktedirin yanaşmaları insan içine çıkmaktan sıkılmazlar. Çünkü onurlarını çoktan yitirmişlerdir. İstenmedikleri yerde bile sırıta sırıta dolanmayı marifet sanırlar.

Toplumu yöneten zümrenin tüm kademelerinin kendini ar belasından bu derece muaf hissetmeleri ve vicdanla bağlarını tümden koparmaları, söz konusu toplumun varlığını sürdürebilmesinin önündeki en büyük tehditlerden biridir.

Çünkü böyle bir zümrenin iktidarını sürdürmek dışında hiçbir derdi, tasası, projesi kalmamıştır: O artık tümüyle yozlaşmış, manen çürümüştür, hızla toplumun tümünü çürütür.

Utanma yetisini yitiren vicdansız bir iktidarın gözü dönmüştür, yapamayacağı hiçbir kötülük yoktur: Milyonlarca yurttaşının canına kıymak dahil!

Ölümcül bir tehdit altında olup olmadığınızı anlamak için toplumunuzu yönetenlerin yüz ifadelerine bakmanız yeterlidir aslında.

Eğer alt kademeler arsızca yılışırken en tepedekiler hayâsızca yalan söyleyebiliyorsa, kollayın kendinizi: Felaket yakındır!