Franco da bu kadar yorucu muydu acaba?

Yanlış anlamayın, siyasal bilimsel bir kıyaslama yapmaya kalkıp kafanızı şişirecek değilim. O, akademinin işi…

Benimki sadece kendimce bir merak. Ola ki yersiz… Hatta münasebetsiz…

Gel gör ki hepimiz bir yıldır bu malum virüs yüzünden bir tür ev hapsindeyiz. Bu tuhaf dönemde sağlıklı ya da mantıklı neyimiz kaldı ki meraklarımız aklı başında olsun?

Zaten Franco demem lafın gelişi: Salazar, Mussolini ya da Metaksas de diyebilirdim. İspanya, Portekiz, İtalya, Yunanistan, hepsi Akdeniz ülkesi nasıl olsa.

Örneklerimi daha uzaklardan da seçebilirdim gerçi: Şilili Pinochet, Arjantinli Videla ya da Endonezyalı Suharto da işi görürdü pekâlâ. Dediğim gibi, derdim siyasi rejimleri kıyaslamak değil.

Merak ettiğim şey şu: Sonlara doğru, yani bitmek bilmeyen süreç uzayıp giderken bu ülkelerde günlük yaşam nasıldı? Bu kadar yorucu muydu? İnsanlar beklemekten bunalmamış mıydı?

İtiraf edelim ki bir yandan sona yaklaştıkça yoğunlaşan kötülük, öte yandan sonu bir türlü hızlandıramayan ahmaklıklar silsilesi insanı epey yoruyor. Yorulmadım diyen beri gelsin!

Franco 40 yıla yakın iktidarda kalmış. Salazar 36 yıl. Suharto 31 yıl. Pinochet 16 yıl. Diğerlerinin iktidar ömürleri daha kısa (Mussolini 9 yıl, Videla ve Metaksas 5’er yıl) ama verdikleri hasarın aşağı kalır tarafı yok.

Franco, nam-ı diğer Caudillo (İspanyolcada “şef” ya da “reis”) benzersiz bir vaka elbette.

1936-1939 yılları arasına yayılan iç savaşı Hitler ve Musolini’nin desteğiyle kazanarak tüm İspanya’ya hâkim oluyor. İç savaşta beş yüz binin üstünde can kaybı var. Bu rakama savaş sonrası yüz elli bin civarı yargısız infazı ve yarım milyona yakın da sürgünü eklemek gerek.

Tüm muhalefeti daha baştan bu şekilde yok ettiği için sonrasında uzun süre “rahat etmiş” Franco hazretleri. Eğer başkaları gibi toplumun yarısını yok etmek istediği halde bunu bir türlü başaramamış olsaydı, daha asabi olurdu olasılıkla.

İlk yıllarda Hitler ve Musolini’ye yakın durmakla birlikte, dış güçler arasında denge politikası sürdürmüş. İkinci dünya savaşına dahil olmamış. Sonrasında da başka ülkelere, ona buna çatmamış, hır çıkarmamış. Kendi yağıyla kavrulmuş. Böylece nispeten sakin, istikrarlı ve uzun ömürlü bir diktatörlük sürdürmüş.

Bunun tek istisnası, zaman zaman Avrupa ülkelerinden gelen insan hakları konulu eleştiriler. İşte o zaman kükremiş: karışmayın İspanya’nın iç işlerine! Fazla karışmamışlar zaten. “Mış” gibi yaparlar genellikle…

Franco’nun koyu dindarlık ve kaba milliyetçilik, bir de elbette komünizm düşmanlığı dışında çok özel ve karmaşık bir ideolojisi yoktu. Başka bir deyişle toplumda zaten hâkim olan “değerlere” yaslanıyordu. Arkasında koca kilise, ordu, faal bir militan kitle vardı, karşısında ise yenik düşmüş, sinmiş, sesi kısılmış bir muhalefet.

Tüm diktatörler gibi toplanmış kalabalıklara nutuk atmayı seviyormuş. Gelgelelim onun tarzında, örneğin bir Hitler’in kendinden geçen ateşli öfke nöbetleri ya da bir Musolini’nin gösterişçi şaklabanlığı yok. Franco sakin bir faşistti.

Tıpkı “Estado Novo”, yani “Yeni Devlet” kavramının mucidi Portekizli komşusu Salazar gibi, o da otoriter, Katolik, milliyetçi ve muhafazakar bir rejim kurdu: Varsa yoksa Aile, Vatan ve Tanrı…

İktidarı uzun süre sağlam bir temele dayandığı için, her dakika propaganda yaparak beyin yıkamaya, nefret ve öfke saçarak toplumu kutuplaştırmaya ya da her gün yeni bir gündem yaratarak dikkatleri başka yere çekmeye özel bir ihtiyacı yoktu.

Zaten dönemin teknolojik imkanları televizyon ve radyoyla sınırlıydı, her dakika peşinden koşup kamera uzatan muhabirleri, sosyal medya trolleri yoktu.

Franco’nun asıl yoruculuğu, siyasi ömrünün uzunluğunda: 40 yıl! Dile kolay. Kaç kuşak helak oldu. Hayatında başka rejim görmemiş nice İspanya vatandaşı var. Hiç bitmeyecekmişçesine 1930’lardan 1970’lere uzayan bir iktidar.

1970’lerin başı, artık herkesin sabırsızlanmaya başladığı çalkantılı bir dönem. Sokakta işçi ve öğrenci gösterileri arttıkça rejim çatırdıyor, kendi içinde bölünüyor, yolsuzluk hikayeleri bir bir ortalığa saçılıyor, ama artık iyice yaşlanmış, hatta çaptan düşmüş olduğu halde Franco tüm gücüyle iktidara tutunuyor. İnadına baskıyı arttırıyor.

Sağ kolu ve yılların suç ortağı Carero Blanco’nun 1973 Aralık ayında ETA’nın düzenlediği bombalı bir suikast sonucu ölmesi Franco iktidarı için bir dönüm noktası. 1974’te Portekiz’deki kardeş diktatörlüğün devrilmesi de süreci hızlandıran etkenlerden biri.

1974 yazında Caudillo’nun sağlık durumu kötüleşiyor, ameliyatlar geçiriyor. Bu süreçte yerini kimin alacağına dair iktidar içi kavgalar keskinleşiyor, hatta damadı Villaverde ile doktoru Gil hastane odasında yumruklaşıyorlar… Buna rağmen rejim de diktatör de bir yıl daha can çekişiyor.

Bazı yetkilerini kısmen kral Juan Carlos’a devretmekle beraber, bunama alametleri gösteren ve sık sık ameliyat olan Franco 1975 yılı boyunca iktidarı tamamen bırakmıyor, ta ki 20 Kasım’da geçirdiği son ameliyatın ardından septik şoktan ölünceye kadar…

Ölümü ülkenin yarısını sevindiriyor sevindirmesine ancak hâlâ ciddi sayıda taraftarı var. Öldüğünde otuz günlük ulusal yas ilan ediliyor. Cenazesine yüzbinlerce İspanyol katılıyor. Cesedi görkemli bir anıt mezara gömülüyor.

Diktatörün ölümünden sonra rejim değişikliği ve kısmen demokrasiye dönüş de yedi yıla yayılan uzun bir süreçle, kademeli olarak mümkün oluyor. Franco’nun cesedi ancak 2019 yılında anıt mezardan alınıp sıradan bir mezarlığa aktarılabiliyor.

İktidara yapışan ve ancak sancılı, yorucu bir süreçten sonra koltuğu terk eden bir diğer diktatör de Şilili Pinochet: Franco’nun cenazesine katılan ve ona duyduğu hayranlığı hiç gizlememiş olan üç devlet başkanından biri.

1973’de seçilmiş başkan Salvador Allende’yi CIA destekli bir darbeyle devirerek iş başına gelen Pinochet, binlerce kişinin ölümünden, on binlerce kişinin de işkenceden geçmesinden sorumlu. Onun döneminde bir milyona yakın Şilili, yani nüfusun %10’una yakın bir kesimi ülkeyi terk ediyor.

Pinochet de tıpkı Franco gibi muhalefeti daha baştan ezerek iş başına geldiği için bir süre rahat ediyor. Zaten örgütlenme hakkı, sendikal haklar, gösteri ve yürüyüş özgürlüğü, basın özgürlüğü ortadan kaldırılıyor. Dış güçlere ve yabancı ideolojilere karşı yerli, milli, ailevi ve dini değerleri devlet ideolojisinin merkezine çekiyor, yabancı düşmanlığını tırmandırıyor.

Pinochet döneminde de reel ücretler düşüyor, yoksulluk artıyor ama özel şirketlerin kârları hoplayıp zıplıyor, katlanıyor. Tıpkı yolsuzluk gibi.

İktidarını anayasal sürenin de ötesine taşımak amacıyla 1988’de düzenlediği referandumu kaybediyor Pinochet. Ancak ön gördüğü uzunca geçiş süresinde her şeyi dilediği gibi düzenliyor yine de: Giderayak aldığı son kararlardan biri, her türlü kürtajı (tecavüz sonucu hamileliklerde bile) yasaklamak oluyor.

Aday olmadığı yeni başkanlık seçiminden sonra koltuğu 1990 Mart ayında devrediyor. Öte yandan, başkanlıktan ayrılsa bile, yaş haddinden emekli oluncaya kadar ordunun başkomutanı olarak kalıyor.

1990’da bir silah fabrikasının satışından oğullarından birinin yönettiği şirket 3.2 milyon dolar kazandığı için parlamentoda soruşturma açılınca, “başkomutan” 57.000 askeri teyakkuza geçirerek soruşturmanın kapanmasını sağlıyor.

1998’e başkomutanlığı devrettikten sonra Pinochet bu kez “tabii senatör”, yani ömür boyu senatör oluyor.

Gelgelelim, bu yeni dokunulmaz zırhı zaman zaman deliniyor ve Şilili diktatörün son yılları ciddi yolsuzluk suçlamaları ve açılan davalarla geçiyor.

1998’de tedavi için gittiği Londra’da “soykırım, işkence, adam kaçırma ve uluslararası terörizm” suçlamalarıyla tutuklanıyor, ancak Şili devletinin baskısı sonucu bir yıl sonra sağlık nedeniyle serbest bırakılıp Şili’ye dönüyor.

Muhalefetin baskısı sonucu, işkence suçundan ve yurt dışındaki muhaliflere karşı yürütülen yasa dışı operasyonlardan ötürü açılan davalar orada da peşini bırakmıyor. Oğluyla beraber karıştıkları vergi kaçakçılığı ve diğer yolsuzluklardan ötürü de mahkemelerde sürünüyor.

Derken ABD ve Karayipler bankalarındaki gizli hesaplarında 27 milyon doları olduğu ortaya çıkıyor. Hong Kong’da da 100 milyon dolar değerinde 9 ton külçe altını olduğu anlaşılıyor. Ev hapsine tabi tutuluyor. Ancak 2006’da henüz mahkûm olamadan ölüyor.

Bir başka diktatör, Endonezyalı Suharto’da cinayetlerinin ve yolsuzluklarının hesabını tam veremeden 2008 yılında ölüyor. Yolsuzlukla elde edilmiş kişisel servetinin 40 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Onun 1965’te iktidara gelişi ise bir darbe girişimi bahanesiyle yaptığı karşı darbeye dayanıyor. İktidarı süresince ağırlığı komünistlerden oluşan bir milyon muhalifi katlediyor. 1975’te ABD’nin yardımıyla Doğu Timor’u işgal ediyor, bu süreçte 200.000 kişiyi öldürtüyor (yerel nüfusun dörtte biri).

Asyalı bu eli kanlı diktatörün sonunu 1997 Asya finans krizi sonrası sokak gösterileri getiriyor, 1998’de istifa etmek zorunda kalıyor.  

Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Her bir diktatörün kendine özgü bir iktidara geliş ve gidiş hikayesi var. Huyları ve kişilikleri de farklı. Kimisi hırçın, saldırgan, kavgacı… Kimisi ruhsuz ve gamsız… Kimi soğukkanlı katil… Kimi sinsi ve manevracı. Kiminin eli enikonu kanlı. Kiminin dallı budaklı totaliter bir ideolojisi var. Kimi sadece oportünist, totaliter ve yolsuz bir baskı rejiminin başı. Kimi iktidarda az kalıp çok zarar vermiş, kiminin verdiği zarar kuşaklar boyu sürmüş.

Her birini tarih ve insanlık eninde sonunda yargılıyor, yargılayacak nasıl olsa.

Bununla birlikte, tüm bu rejimlerin ve diktatörlerin unutmamamız gereken bir ortak yönü var: Hepsi eninde sonunda gidiyor!

Ve kaldıkları sürece bizi ne kadar yormuş, yıpratmış olurlarsa olsunlar, ne kadar zarar verirlerse versinler, gittiklerinde herkes önce derin bir nefes alıyor, sonra da yüzlere yayılan içten bir gülümsemeyle birlikte şu cümleyi kuruyor: “Beklediğimize değdi!”

İstisnası yok.