Sıradan bir bireyin homofobik olmasını anlayabiliriz. Tıpkı ırkçı, kadın düşmanı, antisemit, islamofob, vb olmasını anlayabileceğimiz gibi.

Bu tarz önyargıları ya da fobileri olan zavallıların sayısının az olmadığını biliyoruz. Kendi yakın çevremizde, ailemizde bile vardır mutlaka… Hangimizin hiç karanlık yüzü yok?

Bizim toplumumuzda en sık karşımıza çıkan fobiler kadın düşmanlığı, LGBTİ+ düşmanlığı, Kürtlere ve Ermenilere yönelik ırkçılık, antisemitizm ve yabancı düşmanlığıdır.

Ancak biraz deştiğimizde, özellikle çocuk, genç ya da yaşlı düşmanlığının, aydın düşmanlığının, fakir düşmanlığının, hayvan düşmanlığının, daha genel anlamda “farklı olan herkese” düşmanlığın bir hayli yaygın olduğunu görürüz.

Münferit bir vaka olarak kaldığı sürece bu tarz duygu ve düşünceleri, önyargıları olan bir kişi için üzülmeliyiz aslında. Sonuçta böyle kişiler rahatsızdır, uyumsuzdur, huzursuzdur… Korku içindedirler. Takıntılıdırlar.

Böyle kişiler, obsesif kompülsif hastalıkta olduğu gibi, kendilerini bu korkularını, düşmanlıklarını, nefretlerini durduk yere ifade etmek zorunda hissederler. Yapmadan duramazlar adeta. Dillerine vurmuştur. Sürçüverir.

Bunun kökeni bazen çok derinlerde, bilinçdışında, çocukluk travmalarında, aile ya da okul eğitiminin koşullandırmalarındadır, ola ki sağlıksız toplumsal normlardan bulaşmıştır. Başka bir deyişle ruh hastalığı kapsamında düşünülebilir. Tedavi olmaları mümkündür.

Ancak bu durum bu yaklaşımı temel alan bir siyasi bir örgütlenmeye, yapılandırılmış bir nefret söylemine, belirli bir grup insanı hedef göstermeye, toplumsal alanda fiili ayrımcılığa, hatta resmi devlet politikasına dönüştüğünde işin rengi değişir. Bireysel bir rahatsızlık olmaktan çıkar, toplumsal bir suç haline gelir.

Kimi hedef alırsa alsın, ayrımcılık ve nefret söylemi zaten suçtur. Uygar toplumlarda hukuken de suç kapsamında tanımlanır ve cezası vardır.

Basiretsiz, oportünist, ilkesiz siyasi yöneticilerin sıklıkla toplumlarda var olan korkuları, nefretleri körükleyerek güç devşirmeye çalıştıklarını biliyoruz.

Kimisi toplumun endişelerini sömüren bu tür demagojik söylemler sayesinde kendini “kurtarıcı” olarak sunmaya çalışır, bu yolla iktidara gelmek ister.

Zaten iktidarda olanlar ise, kendi siyasi tercihlerinin sonucu olan toplumsal felaketleri unutturmak ve gündem değiştirmek için sıklıkla bu yönteme başvururlar. Kendilerini ya da düzeni alaşağı edebilecek toplumsal öfkeyi başka bir hedefe yönlendirerek iktidara tutunmaya çalışırlar.

Çağımızda kapitalizmin, vardığı bu yeni çürüme/yozlaşma aşamasında artık hiçbir topluma -en zenginlerine bile- sunacağı yeni bir düş, bir başarı öyküsü, olumlu bir hedef kalmamıştır…

Siyasi iktidarların da hiçbir umut aşılayamadıkları ve gündelik olarak kötülükle, yoksullaşmayla, işsizlikle, umutsuzlukla boğuşan kitlelere söyleyecek fazla sözleri kalmamıştır.

İktidara tutunmak için muhalefeti kaba kuvvetle bastırmak ve günah keçileri yaratarak hedef göstermek dışında fazla seçenekleri yoktur. Son döneme damgasını vuran popülist/yeni faşist hareketlerin tüm dünyadaki olağan davranış tarzı da budur zaten. Hedef muhtelif, yöntem ve söylem birdir, nefret propagandasıdır.

Eril, militarist, ırkçı ve muhafazakâr ideolojik geleneğinden ötürü bizdeki devlet aklının öncelikli nefret nesnesi olarak Kürtleri, kadınları, LGBTİ+ bireyleri ve solcuları seçmesi şaşırtıcı değil. Toplumsal muhalefetin bu güçlü ve dinamik aktörlerini sindirmek gibi konjonktürel bir amacın da buna eşlik ettiği besbelli.

İktidarın nefret söylemini şekillendirip sözcülüğünü yapanların bu işi ne kadar tutkuyla ve takıntılı bir üslupla yaptıklarına baktığımızda, bu kişilerin üç özelliği bir arada barındırdıklarını görüyoruz:

- Bir yandan had safhada bir siyasi oportünizm, ucuz bir kurnazlık ve ona eşlik eden düşünce fukaralığı…

- Aynı zamanda kesif ve derin bir gerici ideolojik art alan…

- Son olarak da kişisel bazda homofobik, kadın düşmanı ve ırkçı bir takıntılı ruhsal zemin, ağır bir arıza.

Bu insanların aslında kötülükten beslenen, düşmanlık üretmeden ve toplumun kendilerine benzemeyen kesimlerine duydukları nefreti kusmadan rahat edemeyen hastalıklı bireyler oldukları açık. Derdimiz kişilik analizi yapmak olsaydı, onlara acımakla yetinebilirdik.  

Ancak asıl sorun, bu şekilde hedef gösterilen toplumsal kesimlerin ve yurttaşların kendilerini bu ülkede güvende hissedemez hale gelmeleridir… Ayırımcılığa tabi tutulmalarıdır… Daha şimdiden devletin, yarın da belki iktidarın cesaretlendirdiği fanatik grupların şiddetine maruz kalmalarıdır…

Kendi yurttaşlarının farklı kesimlerini sürekli hedef gösteren, “düşman” addeden, hakaretler yağdıran bir devletin işi nerelere vardırabileceğini hayal etmek zor değil.

Örneğin Nazilerin eşcinsellerin göğsüne önce pembe üçgenler taktıklarını, sonrasında da toplama kamplarında nasıl yok ettiklerini insanlık henüz unutmuş değil.

Siyasi iktidarların bilinçli ve kasıtlı olarak nefret pompalamaları sadece hedef aldıkları toplumsal gruplara değil, insanlığın tümüne karşı işlenmiş bir suçtur.

İktidarın sözcülerinin güncel nefret söylemini de bu perspektife oturtmak gerek: Hesap sorma günü geldiğinde, bu söylemlerin geçiştirilmeyeceğini ve tam da bu çerçevede, yani bir insanlık suçu olarak yargılanacağını onlara bildirmek gerek.

Nefret propagandası yapmak onlar için şimdilik serbest olabilir. Ama bugün bunu fütursuzca yapanlar, yarın bundan sorumlu tutulacaklarını da bilsinler.