Kime beğendirmeli?



Artı Gerçek

Kendimizi kuşatılmış hissettiğimiz bir dönemde, tanınmış bir sanatçıdan aykırı bir ses duymak insana iyi geliyor. Zaten sanatçının makbulü 'bizden' olanı değil midir? Öyle midir gerçekten?


Britanya’nın kabadayı Başbakanı Boris Johnson geçenlerde yayımlanan bir röportajında, favori film sahnesinin The Godfather'ın sonundaki intikam cinayetleri olduğunu söylemiş. Açık sözlü adammış: Siyasi yöneticiler cinayete meyilli olduklarını genelde bu kadar açıkça dillendirmezler. 

Gelgelelim, bu demeç belli ki Baba filminin yönetmeni Francis Ford Coppola’nın pek hoşuna gitmemiş, çünkü “bu sahnelerin Britanya'yı mahvetmek üzere olan birini teşvik etmesi ihtimali bana kendimi kötü hissettiriyor” diye tepki verme ihtiyacını hissetmiş.

Ne yalan söyleyeyim, Coppola’nın bu muhalif tavrı hoşuma gitti. Şu sevimsiz dönemde kendimizi tamamen kuşatılmış hissediyoruz: Bir yandan neredeyse her ülkede siyasi iktidara çöreklenen baskıcı rejim ve liderlerin yüksek desibelli nefret söylemleri, bir yandan da bu düzenin arsız propaganda makinesine dönüşmüş medyanın çığırtkanlığı kulaklarımızı sağır ediyor. Bu durumda, tanınmış bir sanatçıdan aykırı bir ses duymak insana kuşkusuz iyi geliyor. O sanatçıyı sevmekte haklı olduğumuzu düşündürüyor. Zaten sanatçının makbulü “bizden” olanı değil midir?

Öyle midir gerçekten? 

Sanatçının “bizden” olması ya da olmaması, eserinin sanatsal niteliğini belirler mi? Hatta sanatçının siyasi gündeme ilişkin tavrı bizim hoşumuza gitti diye, bu tavır ilkesel ya da sanatsal açıdan her zaman “doğru” mudur? 

Örneğin yukarıda örnekte Coppola’nın kendini kötü hissetme hakkı vardır kuşkusuz. Gelgelelim öyle hissetmekte haklı mıdır? Eserini beğenenlerin siyasi yönelimlerinden ya da toplumsal kimliklerinden sanatçı mı sorumludur?

Benzer bir durumda -yani ülkesini mahvetmeye kendini adamış bir kabadayı benim bir kitabımı beğense- ben herhalde yadırgardım ve önce “acaba yanlış bir şey mi yazmışım?” diye dönüp kendi metnime eleştirel gözle bir daha bakardım. Olur a… Kalem bu: Sürçebilir. Neme lazım! Sonra, eğer hâlâ kendimi doğru ifade ettiğime inanıyorsam, o zaman da sevimsiz bir muktedirin yazdıklarımı beğenip beğenmemesi neden bende olumlu/olumsuz bir duygu uyandırsın ki? Bence bu benim değil, onun sorunu olurdu. Hem… Belki de yanlış anlamıştır! 

Denebilir ki: “Muktedirlerin sanatçıya gösterdiği ilgi samimi değildir, istismar amaçlıdır.” Olasılıkla doğrudur. Ne fark eder? İktidarlar geçer, sanat kalır. Eserine kimin niye ilgi gösterdiğiyle uğraşmalı mıdır sanatçı?

“Milyonlarca hayranı olan bir sanatçının aralarından bazılarını beğenmeme ve eleme lüksü neden olmasın?” diye düşünülebilir gerçi. Orasını bilemem. Nerede bizde o bolluk! Gelgelelim, sanatçı eserini beğenmeye kimin “layık olacağına” karar verme mercii midir? Bu bir hayli kibirli bir tutum olmaz mı? Ve böyle bir büyüklenmeye niyet eden sanatçı nasıl bir yöntem izlemelidir?

Filminin jeneriğine, tablosunun yanındaki bilgilendirme plaketine ya da kitabının kapağına “şu şu nitelikli kişiler, bu bu partiye oy verenler eserimi zinhar beğenmesinler, yoksa kızarım ha!” diye yazsa, küsüp sırt çevirenler çıkar muhakkak. Tiyatro perdesi açılmadan ya da konser başlamadan önce benzer içerikli anonslar yaptırmak da caydırıcı olabilir. Ama kısmen de gülünç olur sanki! Sanatçı, izleyicisinin siyasi görüşüyle, toplumsal kimliğiyle, inancıyla uğraşmalı mıdır gerçekten? 

Şu da var gerçi: Toplumsal kutuplaşmanın çok keskinleştiği dönemlerde, “bizden” sayılan bir sanatçının “bizden olmayanlar” tarafından beğenilmesi hoş karşılanmıyor. Muhaliflerin benimsediği bir sanatçıya siyasi iktidardakilerin ilgi göstermesi, bir gün önce göklere çıkarılan o sanatçıya derhal “hain” muamelesi yapılmasına yol açabiliyor. Sanatçıların, kimler tarafından beğenilmek istemediklerini açıklamaya kalkmaları ola ki bu toplumsal baskıyla da alakalıdır. (Hele herkesin birbirini “hain” ilan etmeye çok meraklı olduğu ülkelerde!)

Oysa “bizden olmayan” birisi, “bizden” bir sanatçının eserini beğenirse, faturayı o sanatçıya ve eserine mi çıkarmalıyız? Örneğin iktidar sözcüleri Nâzım Hikmet’in bazı şiirlerini toplantılarında okudular diye, muhalifler aynı şiirleri kendi okuma listelerinden çıkarmalı mıdır? 

Yanlış anlaşılmasın, şu ya da bu muktedirin iltifatına mahzar olduğu için şıkır şıkır oynayanlar ve kendini fasulye gibi nimetten sayanlar konumuz dışında: Siyasetin ya da ticaretin beklentilerine kuyruk sallamak sanatçıya yakışmaz.

Öte yandan, “sanatsever” şirketlerin sponsorluğu ya da siyasi iktidarın denetimindeki kamu finansmanları olmadan birçok sanat dalında eser üretmek, sergilemek ya da sahnelemek neredeyse olanaksızdır. Zaten sanat ve edebiyat eserleri, tamamen piyasanın kendi ölçütleriyle belirlenen meta değeri üzerinden alınıp satılmaktadır. 

Bu durumda, eserleri siyasi ya da ticari muktedirlerin tayin ettikleri mali katkılarla üretilen ya da piyasa tarafından ortalamanın üstünde bir değer biçilen tüm sanatçıları aforoz mu etmeliyiz? 

Örneğin Vatikan’ın Sistine şapelindeki Kıyamet Günü adlı freskin siparişini Papa hazretleri verdi diye bu eseri yapan Rönesans sanatçısı Michelangelo’nun “yobaz” olduğuna mı karar vermeliyiz? Saraydan Kız Kaçırma adlı operası Alman İmparatoru majesteleri II. Joseph’in talebi ve himayesiyle bestelendiği için Mozart’ı “Prusya militarizminin neferi” mi addetmeliyiz? Eserleri çok satanlar listelerinde yer aldıkları için yayıncısına epey kâr ettirten Garcia Marquez’i, Umberto Eco’yu ya da Sabahattin Ali’yi artık edebiyatçıdan saymamalı mıyız? Picasso’nun tablolarının piyasa değeri bugün milyon avrolarla, Abidin Dino’nunkiler de yüz binlerce lirayla ölçülüyor diye, komünist partisine üye olmuş olan bu iki ressamı bundan böyle “kapitalizmin uşağı” olarak mı görmeliyiz?

Kaldı ki, sanat eserlerini yalnızca sanatçıların çağdaşları değerlendirmez. Ya bugünün makbul bir eserini yarının makbul olmayan muktediri beğenirse, suç sanatçıda ya da eserinde mi olur? Örneğin Naziler tarafından göklere çıkarıldıkları gerekçesiyle 18. ya da 19. yüzyıl bestecileri Haendel, Liszt, Bruckner ya da Wagner’e kulaklarımızı tıkamalı mıyız? Hitler’in Het Lam Gods adlı tabloya övgüler düzmüş olması, bu tabloyu faşist sanatın tipik bir örneği haline getirir mi? Bu eseri yaratan 15. yüzyıl Flaman ressamları Van Eyck kardeşler, dört yüzyıl sonra doğacak bir cani eserlerini beğenebilir endişesiyle ellerine hiç fırça almasalar mıydı? 

Asıl soru şu belki: Sanatçı, sadece kendisiyle aynı siyasi görüşü/inancı paylaşan ya da aynı toplumsal kimliğe/aidiyete sahip kişiler için mi eser verir? Başkaları tarafından beğenilmekten rahatsız mı olmalıdır? 

Başka bir deyişle sanatçı eserini şekillendirirken, beğenisini kazanmayı hedeflediği toplumsal kesimlerin güncel zevklerini, ahlaki ve siyasi değerlerini, tercihlerini mi temel almalıdır, yoksa kendi iç dinamikleri doğrultusunda mı yolunu çizmelidir? 

Sanat ve edebiyat ele avuca sığar mı? Yerleşik beğenilerle, genel kabul gören doğrularla ters düşmeyi göze alamayan, yani konfor alanından uzaklaşamayan, yenilik arayışına giremeyen bir sanattan hayır gelir mi?

Sanatçı, hitap etmeyi seçtiği toplumsal kesimler tarafından zaten beğenilen ve benimsenen türde eserlerin benzerlerini üretmekle yetinebilir mi? Böyle bir yaklaşımı seçen sanatçı, kendi eserini basit bir ideolojik propaganda nesnesine, sıradan bir aidiyet simgesine, harcıâlem bir inanç fetişine indirgemiş olmaz mı? 

Eğer sanat doğası gerçekten muhalifse, yalnızca resmi siyasi iktidara ve onun söylemine mi muhaliftir yoksa doğası gereği her şeyi mi sorgular? Sanatın ayırt edici özelliği, sadece iktidarın değil, muhalefetin de siyasi, ahlaki, estetik doğruları dahil olmak üzere, her şeye farklı bir perspektiften bakmayı denemesi değil midir? 

Kaldı ki, tüm toplumsal kimliklerin, ideolojilerin, inançların ötesinde, sanatın görece bir özerkliği yok mudur? Sanat, siyasi kurumlar ve toplumsal gelenekler tarafından belirlenmiş siyasi/ahlaki/estetik “doğruların” hizmetine girerse bu özerkliğini, yani kendi özünü inkâr etmiş olmaz mı?

Zaten neyin doğru olduğunu yalnızca siyaset, akademi ya da toplumsal gelenek mi belirlemelidir? Sanatsal üretimin kendisi, bildik gerçeklere en azından başka bir pencereden bakılmasını sağlamak suretiyle bu “doğruların” yeniden tanımlanmasına katkı sunamaz mı? 

Sanatın toplumsal gerçeklere ve mücadelelere katacağı artı, işte bu özerk ve özgün bakışın ta kendisi değil midir ve eğer sanat iktidar ya da muhalefetteki tüm güç odaklarından bağımsız ve özgür olmazsa, bu katkısını layıkıyla sunabilir mi?

Bu sorular ve bu tartışma kolay kolay bitmez, oysa yazı fazla uzadı, farkındayım. Günlük gazete formatında yazmayı öğrenmek kolay mı? Daha dün bir bugün iki. Öğreneceğim elbet.