İdlib: Hades’in kendini evinde hissettiği şehir

İdlib: Hades’in kendini evinde hissettiği şehir
Biden yönetiminin Suriye’ye ani dönüşü beklenmiyor. Ancak derin uykularından uyanmaya başlayan IŞİD hücreleri Amerikan angajmanının artmasına şüphesiz ki yol açacak.

Josef H. KILÇIKSIZ


Nominalizm özetle tümel kavramların ancak bir işaret olduğunu kabul eden ve adcılık anlamına gelen bir akım. Spinoza’nın hararetle savunduğu bu felsefi akıma göre tikeller ve tümeller arasında sert geçişkenliğe karşı çıkılır. Bu sava göre, tümellerin oluşturduğu bir küme fikri mümkün değildir.

Aşırı bir savla, Batı dünyasının bugün bulunduğu noktada olmasını, tümeller tartışmasını adcıların kazanmış olmasıyla ilişkilendirmek mümkündür.

Burada böyle bir parantez açarak asıl konumuza geri dönelim.

Suriye'deki sonsuz iç savaşa olan ilgi görünüşte keskin bir şekilde azalmış bulunuyor Şehir, sayıların iktidarında ölen çocuklarının adlarını çoktan unuttu. Fakat son hareketlilikle birlikte tüm dikkatler yeniden buraya çevrildi.

İdlib’te NATO ortağı Türkiye ile Rusya arasında ne bir çatışma riski ne de yeni bir kitlesel göç tehlikesi, en azından şimdilik, bulunmuyor. Ruslarla yapılan ortak devriler sayesinde olaylar epey momentum kaybetti.

Ancak Rusya'nın geleneksel arka bahçesi olan Kafkasya'da İdlib’teki cihatçıların kullanılması Moskova’yı epey kızdırdı. Moskova geçtiğimiz günlerde "Türkiye'nin stratejik bir ortak olmadığını" ve gerekirse bir veya daha fazla alanda Erdoğan'ın iktidar hırsına karşı çıkacağını belirtti.

İdlib’te son dönemde Türk ve Rus konvoyları ile üslerini hedef alan saldırıları uzun süredir adı duyulmamış köktendinci örgütler üstlenmeye başladı. Hattab el Şişani Tugayı ve Ensar Ebubekir Takımı gibi örgütler bu yeni oluşumlardan sadece bazılarıdır.

Bazı "Avrasyacı" siyasal analizciler yeni türeyen köktendinci örgütlerin, Ankara ve Moskova arasındaki sürtüşmeyi arttırmaya yönelik bir CIA komplosu olduğunu ileri sürüyor.

Olası bir sürtüşme Biden ile yeni bir sayfa açma hevesinde olan Erdoğan yönetimine tepside bir fırsat sunmakla kalmıyor, aynı zamanda Amerika’ya konumunu yeniden güçlendirme olanağı tanıyor.

Ancak Rusya ile doğrudan karşı karşıya gelme riskini barındırması bakımından Biden’ın Erdoğan'ı aktif olarak ne kadar desteklemeye istekli olduğu belirsizliğini koruyan bir durumdur.

İdlib'deki tırmanış aslında uzun süredir öngörülebilir bir şeydi. "Kör kör parmağım gözüne" dedirtecek cinsten gelişmeler sahada bir kırılmanın yaşanacağına dair belirtiler ihtiva ediyordu. Zira status quo artık sürdürülemeyecek bir hâle geldi.

Süreğen bir ateşkes için Rusya ve rejim üzerindeki baskının arttırılması gerektiğini savunanlar, kalıcı bir ateşkesin İdlib’te kalıcı bir status quo anlamına geldiğinin farkındalar. Çünkü kalıcı ateşkes, İdlib’teki status quo’yu özerk bir terör yuvasına çevirirken, başta HTŞ (Hayat Tahrir el-Şam ) olmak üzere terör örgütü olarak sınıflandırılmış irili ufaklı grupların meşruiyetini arttıracak bir etkiye sahiptir.

Türkiye İdlib'deki birliklerini tahkim etmeyi sürdürüyor. Bu tahkimat 9.000'den fazla asker, yüzlerce tank ve diğer askeri araçlarla birlikte önemli boyutlara ulaştı.

Öte yandan Türkiye’nin artan saldırı tehlikesi karşısında bazı gözlem noktalarını boşalttığı da biliniyor.

Sahada Türkiye ve Rusya'nın çok farklı hedefleri ve birbiriyle uyuşmayan çıkarları bulunuyor. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan hiçbir şeyin "yakın arkadaşı" Vladimir Putin ile arasını bozamayacağını iddia etse de ikilinin İdlib'teki hedeflerinin uyumlu olmadığı her fırsatta ortaya çıktı.

Bu yakın ilişkinin arka planıyla ilgili değişik söylentiler ortaya atıldı. 24 Kasım 2015’te Rus uçağının düşürülerek pilotunun Alpaslan Çelik tarafından vahşice öldürülmesinden, Putin’in yakın "kankaya" dönüşmesine varan olaylar zincirinde birçok halka hâlâ kayıptır.

Putin ile Erdoğan arasında kurulan birliğin, özellikle yeni türeyen köktenci örgütler nedeniyle giderek daha kırılgan hale geldiği belirtiliyor. Bu kırılganlığın başlıca nedeninin, birliğin sadece hissi ve ekonomik bir altyapısının olmasından kaynaklandığı apaçık ortadadır. Çünkü ortak siyasi hedeflerle tahkim edilmeyen ortaklıkların sert dünya gerçekliğinde bir karşılığı bulunmuyor.

Suriye'nin son "isyancı" kalesindeki son gelişmelerle birlikte yeni türeyen örgütlerle Türkiye arasında bir çatışma artık sadece bir zaman meselesine dönüştü.

Üstelik Türkiye kendini, HTŞ gibi radikal grupları silahsızlandırmaya adadığını Rusya’ya Soçi’de taahhüt etmiş ancak bu misyonunu şimdiye kadar hakkıyla yerine getir(e)memişti. Öte yandan Ankara, paradoksal olarak, müttefik "isyancı" milisleri omuzdan atılan uçaksavar füzeleri ile donattı.

Türkiye Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimine, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve yeni terör cepleri adına şiddetle karşı çıkarken, aynı kararlılığı İdlib’teki köktendincilere karşı göstermiyor.

Erdoğan'ın İdlib'teki stratejisi Putin'in planı kadar belirsiz bir zemine yaslanıyor. Her iki "arkadaşın" doğrudan bir çatışmaya gireceklerine dair bir iradeleri olmamasına rağmen, Putin Erdoğan’dan köktendinci yapılanmalarla arasına kalın bir çizgi çekmesini bekliyor.

Covid-19 ile birlikte Avrupa’nın Suriye’deki insani durumu bir süredir görmezden gelen tutumunun ahlaki anlamda sıkıntılı olduğunu belirtmek gerekiyor.

Yunan adalarındaki insanlık dramı Birliğin ne ahlaki ne insani ne de kültürel değerleriyle uyuşmuyor.

Kendi içine kapanan politikaları, Birliğin Yunanistan’ı anakara Avrupa’sını göç dalgasından koruyan tampon bir ülke olarak gördüğünü gösterdi.

Birlik, İdlib’i sonsuz Suriye çatışmasının bıkkınlık veren yeni bir sürümü olarak görüyor. Oysa Suriye’deki savaş çok önceden başlayan ve zaman zaman yoğunluğu artan uzun bir süreç olmakla birlikte, İdlib sahasındaki olası bir savaşın, tehdit yoğunluğu bakımından önceki tüm çatışmaları aşan özelliklere sahip olacağı belirtiliyor.

Çünkü Daraa veya Doğu Ghuta gibi muhalefet burçlarından başka bir bölgeye geçme seçeneği bulan cihatçılardan farklı olarak İdlib’e sıkışan militanlar için başka bir çıkış yolu kalmadı. Bu durumda cihatçılar için "köşeye sıkıştırılmış sırtlan" benzetmesi yapmak çok da yanlış sayılmayacaktır.

İdlib’e sıkışmış savaşçıların en radikal gruplardan oluşması, soruna "selim" bir çözüm bulunmasını daha da zor hale getiriyor. HTŞ, IŞİD’in İslam devletine karşı başkenti İdlib olan bir İslami emirlik kurma peşinde olduğunu artık gizlemiyor.

Beşar Esad'a muhalefeti desteklemeye devam eden Türkiye bile Hayat Tahrir el-Şam, Hurras el-Din, Türkistan İslam Partisi ve diğer cihatçı gruplardan aşırılık yanlılarını bağrına basmak istemiyor. Çünkü böyle bir desteğin uzun erimde doğuracağı risklerin ulusal ve uluslararası parametrelerini şimdiden hesaplamak çok zor görünüyor.

Mezhebe göre dış politika belirlemek, İhvancı ajandanın çıkarlarını gözetmek, ne pahasına olursa olsun içerdeki Kürtlere kötü örnek teşkil edecek bir özyönetim modelini boğmak, dış politikadaki paradigma değişikliğinin önemli emareleri olarak çoktandır somutluk kazandı.

Ankara, siyasi İslam hareketlerini, özellikle Mısır'daki Müslüman Kardeşleri desteklerken, 2011'deki Arap Baharı'ndan sonra Riyad, Arap otokratlarının karşı devrimini finanse etmişti.

İdlib’teki kuşatma Stalingrad’ı anımsatmaya başladı.

Birçok isyancı acı bir sonla karşılaşma olasılığına rağmen savaşmayı sürdüredursun, İdlib cebine yığılmış olan üç milyon sivilin Suriye'de başka bir yere gitmek konusunda fazla bir seçenekleri bulunmuyor.

Bir an için eğer sivillerin cihatçıların elinde bir çeşit "rehin" olduğunu görmezden gelirsek, naif bir savla pekâlâ rejimin kurtardığı güvenli bölgelere gidebileceklerini ileri sürebiliriz. Fakat bu sivillerin yarısından fazlası diğer şehirlerden kaçtı ve üstelik birçoğu da muhaliflerin destekçileridir. Bu açıdan hapis ve işkence korkusu nedeniyle rejim bölgelerine bir intikal onlar için söz konusu değildir.

Fokur fokur kaynayan cadı kazanından kaçmanın tek yolu Türkiye kalıyor. Fakat Türkiye inşasına başladığı briket evlerle artık mülteci kabul etmek istemediğini sahada da göstermeye başladı.

Suriyeli mülteciler meselesinin birçok hatanın neticesi olduğunu idrak edemeyen birçok vatandaş, bu insanlara, kötüleyen ekonomik durumun günah keçisi gözüyle bakıyor ve hemen geri dönüşlerini talep ediyor. Doğulu toplumlarda "günah keçisi" söylenen yalanlar, yapılan hatalar ve işlenen "günahlar" için bir çeşit aklayıcı ve alibi işlevi görür. Böyle toplumlarda infazın görsel ve işitsel boyutunu, toplumun stereotipleri ve önyargıları arkasına gizlenen "kiralık katiller" icra ederler.

Erdoğan yönetiminin de, mültecilerin ekonomik yükü bir yana, onların neden olduğu oy kaybı ve sosyal gerginlikler gibi birçok artçı içtimai ve siyasi sarsıntıyı göğüsleyecek durumu kalmadı. Bir rivayete göre, artan işsizlik ve yoksulluk karşısında AKP içinde bazılarının, "Ensar söylemi de bir yere kadar canım." dedikleri ileri sürülüyor.

Yeni mülteciler kabul etmenin iç siyasi sonuçları dikkate alındığında, bunun iktidar için "kendi topuğuna sıkmak" anlamına geleceği söyleniyor. Çünkü yeni bir mülteci akınının, sadece sınırların Avrupa'ya açılma tehdidiyle baş edilemeyecek kadar ağır sonuçlar doğurması olasıdır.

Bu tehdit, konfor alanları içine gizlenen Avrupa’yı apathik uykusundan silkelemiş olsa da, aslında ahlaki açıdan sıkıntılı bir tavra tekabül etti. Meselenin ahlaki boyutu bir yana, Avrupalılar bu tehditleri istedikleri kadar şantaj olarak değerlendiredursunlar, sırf kendi öz çıkarları için bile mültecilere yardım etmeleri gerekiyordu. Türkiye mevcut durumdan kısmen sorumlu olsa bile, bu durum Avrupa’nın sorumluluk almamasını haklı göstermiyor.

Aşırı bir savla, Macron’un, Nato’nun "beyin ölümü" ile kastettiği şey, mülteci krizinde Avrupa değerlerinin beyin ölümüne dönüştü.

Gerçi İdlib bölgesinde üç milyon insanın gıda ve ilaç tedarikini sağlamak için Avrupa’nın girişimleri Rusya ve rejimin katı tutumları nedeniyle akamete uğradı. Halep bölgesinde 500.000 çocuk olmak üzere 1,3 milyon insan ideolojik körlük ve sekter mezhepsel tutumlar yüzünden artık ölüme terk edildi.

Şehir, sayıların iktidarında, artık ilahi ideolojilerin ölümcül pratiklerine tanıklık ediyor.

Suriye'deki birçok İslamcı milis, büyük ölçüde yabancı bağışçılar tarafından finanse ediliyor. Almanya’da Federal Savcılık, bu tür bağışçılardan oluşan küçük bir grubu daha geçenlerde ortaya çıkardı. Finans zincirinin Türkiye üzerinden Suriye'ye aktığı söyleniyor. Görünüşe göre para Almanya’dan Türkiye'deki Türk uyruklu Alman vatandaşı Önder A. adlı bir aracıya ulaştırılıyor.

Bağışçılar önce internette bir HTŞ platformu aracılığıyla bilgilendiriliyorlar. Platformda silahlı mücadelenin finansmanı için açıkça çağrılar yapılıyor. Bağışların ateşli silah, ekipman satın almak ve militanların geçimlerini sağlamak için kullanılacağı da apaçık belirtiliyor. (Kaynak Süddeutsche Zeitung)

Kısacası Türkiye, ölümcül sonuçları olan İdlib’teki terör cebinin uluslararası finansmanında kavşak ülke haline gelmek üzeredir. Uçan kuştan haberleri olduklarıyla övünenlerin bu durumu fark etmemiş olmaları imkansızdır.

Kuzeydoğu Suriye'nin bazı bölgelerinden aceleyle çekilmesiyle birlikte, ABD iç savaş ülkesindeki ağırlığını dramatik şekilde azaltmıştı. Biden yönetiminin Suriye’ye ani dönüşü beklenmiyor. Ancak derin uykularından uyanmaya başlayan IŞİD hücreleri Amerikan angajmanının artmasına şüphesiz ki yol açacak.

Suriye'deki iç savaş neredeyse tam on yıldır devam ediyor. Esad rejiminin siyasi protestoları 2011'in başlarında şiddetle bastırmasının ardından askeri boyutlar kazanan iç savaşta, cihatçılar kalkışmanın giderek ön saflarını ele geçirip devrimin yörüngesini değiştirdi.

Rejim ve Rusya'nın bombalamalarıyla mağlup edilen köktendinciler daha sonra İdlib'e çekilmek zorunda kaldı.

İdlib Batı ve İslam dünyası arasında, görünüşte tanımlanmış çatışma çizgileri boyunca ilerlemeyen uyuyan bir cephe hattını temsil ediyor.

İdlib, saldırgan ve kısmen militarize edilmiş dış politikanın tortularını, bir otokratın halkı ekonomik sefaletten ve kötüleşen kendi iç siyasi konumundan uzaklaştırma girişimlerinin DNA izlerini, bir ülkenin enerji tedarikinin güvenliğini sağlama çabasını, içerdeki etnik ve mezhebi gerilimlerin dıştaki yansımalarını, AB ile her zamankinden daha yoğun bir dini ve kültürel çatışmanın izlerini, dış politikadaki "ihvancı" izlekleri, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu'na ait olan İslam dünyasının bazı bölgelerinde bir çeşit liderlik rolünü, Libya'ya benzer şekilde, Dağlık Karabağ savaşında da paralı cihatçıların Truva atı olarak kullanılması istencini, Osmanlı nostaljisi ile birlikte artan Türkiye-Rusya çatışma risklerini, yurt içindeki "iktidarsızlığın" dıştaki güç gösterileriyle perdelenmesi girişimlerini, ülkenin laik karakteriyle bir hesaplaşmayı bünyesinde kristalleştiren bir şehir haline geldi.

Öne Çıkanlar