Köy Enstitüleri’nin öteki yüzü

Köy Enstitüleri’nin öteki yüzü
Yüzüncü kuruluş yılına iki yıl kala hâlâ demokratik, laik, hukuk devleti kurulamamışsa, ülkenin en temel sorunları çözülmeyip orta yerde duruyorsa...

Cemal ÇAĞLI


Bundan önceki yazımda belirtmeye çalıştığım gibi, tarihsel  süreçleri  doğru anlayabilmek için sadece  resmi tarihin penceresinden bakmak yetmez; çünkü her tarihsel sürecin iki yüzü vardır: Tez-karşıt tez. Karşıt tezi dikkate almayan her tez bilimsellikten uzaktır.

Yüzüncü kuruluş yılına iki yıl kala hâlâ demokratik, laik, hukuk devleti kurulamamışsa, ülkenin en temel sorunları çözülmeyip orta yerde duruyorsa, çatışmalı bir ortam sürüyorsa, ülkeyi seçilmişler değil atanmışlar yönetiyorsa, bunun temel nedenlerinden biri de tarihe hep yönetenlerin gözüyle bakmış olmamız ve ‘öteki’ tarihi yok saymamızdır.

Artık Köy Enstitüleri’ne "resmi tarih" penceresinden değil ‘öteki tarih’ penceresinden bakmaya çalışabiliriz; dilimiz döndüğünce, aklımız erdiğince.

"… Resmi tarih, insanlık ailesinin eşitçi, barışçı bir üyesi olduğumuzdan habersiz, milli bir bencillik ve böbürlenme üstüne kurulu; fetihçi ve saldırgan; tarihin kanunlarına sırtını çevirmiş; insanlığın kültür mirasını özümlemekten aciz; iktidar sahiplerinin öyküleriyle dolu olan"* tarihtir.

Okullarda öğretilen tarih bilgisiyle bakmaya devam edip, ‘öteki’ tarihi öğrenme çabasına girişmeseydim, Köy Enstitüleri’nin öteki yüzünü anlamam mümkün olmayacaktı. Zihnimdeki alt-üst oluşlar sosyolog İsmail Beşikçi’nin kitaplarını okuduğumda başladı. Diyebilirim ki; başta ‘Doğu Anadolu’nun Düzeni’  ve 1981 yılında hapishanedeyken Atatürk’ün 100. Doğum yılı dolayısıyla Birleşmiş Milletler Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO’ya yazdığı mektup zihin dünyamda depremler yaratmış, İsmail Beşikçi’yi dinlemeden, onun tezlerini okumadan, Köy Enstitüleri’nin öteki yüzünü anlamanın mümkün olmayacağını ya da bir şeylerin eksik kalacağı sonucuna varmıştım. Yazılan ve söylenenlerin yapılanlarla ilişkisini dikkate almadan objektif bir analizin mümkün olmayacağını da daha iyi öğrendiğimi düşünüyorum. Keşke okullarımızda tarih dersleri sadece resmi tarihin aktarılmasına dayalı olmayıp; tez-anti tez ilkesi temelinde karşılaştırmalı tarih anlatılarına dönüşebilseydi. Ama ne mümkün! Resmi tarihin dışında fikir belirtmek; neden, niçin sorularını sormak ateşten gömlek giymek gibi bir şey; ya notla ya da başka türlü cezalandırılmayla karşı karşıya kalmak anlamı taşır.

Bir önceki yazımda, Köy Enstitüleri eğitim modelini bir eğitimci gözüyle ‘bilişsel süreçler’ ve uygulanan yöntemler boyutuyla değerlendirdim. Bu eğitim modelinin ‘politeknik eğitim’ ya da Karl Marx’ın ‘öğretimin maddi üretimle birleştirilmesi’ şeklinde özetlenen eğitim modelinin Türkiye koşullarında uygulanmaya çalışılmış bir model olduğu gerçeğini çok önemsiyorum. "Bu model sayesinde  ‘zihni çalışma ile bedensel çalışma arasındaki ikilik ve karşıtlık kaldırılmış olacak; bu yapılırken, insanın çok yönlü gelişimi de sağlanmış olacaktır." Bu eğitim sistemi zihni çalışma ile bedensel çalışmayı birbirinden ayıran ‘kapalı alan çalışması’ dediğimiz klasik eğitim görüşüne karşıt bir uygulamadır.  Günümüzde başta Küba ve Finlandiya gibi, eğitimin üretimden bağımsız olmadığını düşünen, merkezine bilgiyi değil insanı, ezber yerine deneyimlerle öğrenmeyi koyan ülkelerin özgün koşullarına göre uygulanan, uygulanmaya başlanılan tarihlerin ve koşulların farklılıklarından dolayı, sonuçları da farklı olan bir eğitim modelidir. Böyle olunca da Türkiye’de uygulanmak istenen bu sistemin siyasal arka planında din, dil ve kültür bağlamında, gizlenmeye çalışılmış ama uygulamada apaçık ortaya çıkan asimilasyona yönelik ciddi toplumsal hedeflerin olduğu gerçeğini görmemiz gerekir.

Asimilasyon denildiğinde öncelikle akla ‘Kürtler ve Kürt Sorunu’ geliyor. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’na kadar başta Kurtuluş Savaşı olmak üzere, diğer tüm süreçlerde birer özne olarak var olan Kürtlerin bir anda yok sayılmaları tarihsel bir gerçek olarak karşımızda dururken, çeşitli araştırmacı-yazarlardan ve tarihçilerden edindiğimiz bilgiler ışığında Köy Enstitüleri’nin öteki yüzünün örtbas edildiğini anlıyoruz.

Bu araştırmacı-yazarlardan biri olan, değerli dostum Celâl Temel’in 2017’de İsmail Beşikçi Vakfı yayınlarından çıkan  "Mondros’tan Lozan’a Kürtler" kitabı Cumhuriyet’in kuruluş sürecine ve Kürt sorununa ışık tutuyor. Benzer şekilde Ayşe Hür’ün "Öteki Tarih" adlı üç ciltlik kitabı ve diğer çalışmaları da Köy Enstitüleri’nin resmi olmayan yüzünü anlamama büyük katkılar sundu/sunuyor.

Eğitim olgusunu tarihsel süreçlerden ve gerçeklerden bağımsız değerlendiremeyiz. Yaşanmış tarihsel olguları, olayları bir araya gelip tartışmak yerine egemen olanın ‘öteki’ni yok sayması üzerine kurulan bir düzen, tüm insanlık için hava, su kadar gerekli olan gerçek bir demokrasiyi hiçbir zaman, hiçbir yere getirememiş, tüm tarafların kazandığı bir toplumsal sistem kurulamamış; daha fazla çatışma, daha fazla düşmanlık ve daha fazla yıkımlara sebep olunmuştur.

Kanımca:

1925  Şark Islahat Planı ile "Türkiye’de Türkçeden başka lisan kullanmak, Türk hukukunu tanımamak" denilerek Türkçe konuşmayanlara para cezası uygulamasının ne anlama geldiğini, 1927’de çıkarılan sürgün kanunuyla Diyarbakır ve Ağrı vilayetlerinden 1400 kişinin batıdaki illere sürülüp, bunların yerine Dobruca, Bulgaristan, Kıbrıs ve Kafkasya’dan getirilen Müslümanların neden yerleştirildiğini, feodalitenin tasfiyesi adı altında sadece siyasi talepleri olan Kürt aşiretlerine ve ağalarına yönelik tasfiyeye karşın, iktidarı destekleyen Kürt ağalarına yönelik hiçbir tasfiyenin olmadığını, toprak reformu adı altında yapılan adımların göstermelik olduğu ve topraksız köylülerin sistem yanlısı ağalık düzenine kurban edildiğini, ‘Serpiştirme’ ,’sürme’, ’vatandaşlık ve ülkeden çıkarma’ gibi yollarla yapılan ‘asimilasyon’ u yeterli görmeyip, 1937-38 Dersim Harekâtını ve bunun yol açtığı felaketi bilmeden anlayamayız Köy Enstitüleri’nin öteki yüzünü.

Aynı şekilde, faşist Mussolini Anayasası'ndan alınıp Türk Ceza Yasası'na eklenen 141 ve 142. maddelerin kimler için konulduğunu hesaba katmadan Cumhuriyet rejiminin uygulamak isteyip başaramadığı Köy Enstitüleri’nin öteki yüzünü aydınlatamayız.

Öte yandan, Köy Enstitüleri’ne baştan beri karşı çıkan, ‘bu kurumlar komünist yetiştiriyor’ diyerek saldırıya geçip ardından enstitülerin kapatılmasını sağlayanların dinci, gerici, ırkçı kesimler olduğunu unutarak ve Köy Enstitüleri’ni asimilasyondan ibaret sayarak da Köy Enstitüleri’nin özünü anlayamayız.

Bir uygulamayı tümüyle olumlu ya da olumsuz niteleyerek yorumlamak diyalektik bakışla çelişir.

Sonuç olarak: Köy Enstitüleri’ nin öteki yüzü yok sayılıp yaşananlardan ders çıkarılmadığı ve gerekli tepkiler verilmediği için 12 Eylül 1980’den çok daha geriye gitmiş bir toplumsal gerçeklikle karşı karşıyayız. Bunun en çıplak ve en somut halini Boğaziçi Üniversitesi’nde en temel anayasal haklarını kullanan öğrencilere karşı uygulanan şiddette görüyoruz. 

*Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz: Server Tanilli

Mondros’tan Lozan’a Kürtler: Celâl Temel

Öteki Tarih : Ayşe Hür

Türkler ve Kürtler: Suat Parlar

Dersim Dile Geldi: Celâl Yıldız

Yanlış Cumhuriyet: Sevan Nişanyan

Resmi Tarihe Meydan Okuyorum: Cemil Koçak

Bir  Dil Niye Kanar: Muhsin Kızılkaya

Öne Çıkanlar