Açmaz belirginleşiyor, çıkmaz netleşiyor, farkında mıyız?

Yüz küsûr yıl öncesine giden İslâmcılık da, Türkçülük de hiçbir ciddî sorunumuzu çözme kapasitesine sâhip değildir. Hâlâ bu iki siyâset tarzı arasında debelenmenin ne kadar trajik bir durum olduğunu idrâk etmenin zamanı geldi de geçiyor

Yusuf Akçura’nın kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyâset’in üzerinden yüzyirmi yıla yakın bir zaman geçmiş. Değişen, Akçura’nın sözünü ettiği üç siyâset tarzından biri olan Osmanlıcılık akımının yokolması. Çok kavimli, çok dinli, çok mezhepli bir imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için “Osmanlı ulusu” temeline oturan bir meşrûtî monarşi, yâni parlâmenter anayasal sistem kurmayı hedefleyen Osmanlıcılık siyâseti başarısız oldu. Diğer ikisi, İslâmcılık ve Türkçülük ise varlıklarını Osmanlı devletinin yıkılışı ve Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde ve sonrasında sürdürdü.

Daha çok lâisist yanı ağır basan resmî (Kemalist/Atatürkçü) milliyetçilik ile Türkçülük, 1960’ların sonlarından îtibâren görünür hâle gelmeye başlayan İslâmcılığa göre hep daha öndeydi. Son altmış küsûr yıl ise İslâmcılığın yükselişine paralel bir biçimde gelişen Türk-İslâm Sentezi ideolojisinin boy vermesine ve nihâyet iktidar olmasına tanıklık etti desek, çok yanlış yapmış olmayız.

İSLAMCILIK VE TÜRKÇÜLÜK AKIMLARININ SİYASETTEKİ YANSIMALARI

Sentezin iktidarda olduğunu çok net olarak gözlemleyebildiğimiz, iç ve dış siyâsete dâir hayli örnek var. İç siyâsette İslâmî temaların ve sembollerin siyâsî kamusal alanda iktidara destek olacak biçimde kullanımına en iyi örnek Diyânet’in devlet düzeninde artan ağırlığı, o derece ki hani neredeyse hukuk düzeninin temellerinin dahi İslâm’a dayandırıldığı izlenimini verecek türden bir ağırlık. Diyânet İşleri Başkanı’nın Adlî Yıl açılış törenlerindeki konumu bu ağırlığı sembolik olarak göstermeye yeter de artar ama, daha belirgin olarak, yasama siyâseti de dâhil olmak üzere, idârî uygulamalarda ve temel eğitim süreçlerinde de artan bir rol tanınıyor olmasını gözden kaçıramayız.

Buna “İslâmcılık” denir mi? Belki, sınırlı bir anlamda. Buna karşılık, Akçura’nın 1904’te Kahire’de yayınlanan Türk adlı bir gazetede ilk kez yayınladığı, sonradan kitaplaştırılan eserinde sözünü ettiği bir siyâset tarzı olarak İslâmcılık, nihâyetinde “İslâm birliği”ni (İttihâd-ı İslâm) hedefleyen ve devletin tüm hukuk düzenini İslâm esaslarına dayandırmak isteyen bir akım. Böyle bir akımın her şeye rağmen yaşadığını, geçtiğimiz günlerde İslâm dünyasına seslenmek üzere “Biz bir milletiz” başlığıyla sunulan bir video yayınlayan bâzı gazeteci, yazar ve siyâsetçilerin vermek istedikleri mesajda görebiliyoruz. Mesaj, İslâm dininin, Türk, Kürt, Arap, Çerkes vb. tüm kavimleri tek bedende biraraya getirdiğini vurguluyordu. Lâf aramızda, İslâmiyet gibi bütün insanlığa çağrıda bulunan Hıristiyanlığın “corpus chiristi” (“mesihin bedeni”) anlayışını çağrıştırsa da, özünde Akçura döneminin İttihâd-ı İslâm akımının güncel bir yansıması.

Diğer taraftan, işin bir de Türkçülük yanı var. Yukarıda sözünü ettiğim videoda, “Türk milleti” ile “İslâm milleti” birlikte kullanılıyor, asıl vurgu İslâm’ın birleştiriciliğine yapılırken, Türklerin de bir “millet” olarak anılması dikkat çekiyor. Unutmadan, videonun ana sorunu, son zamanlarda yükselen göçmen/sığınmacı karşıtlığının sorumlusu olarak “bâzı Türkler”in gösterilmesi, “Türk milleti”nin bu “bâzı Türkler”den ayrıştırılmak istenmesi. Zor bir iş doğrusu, millet kavramı böylece karmakarışık bir hâle bürünüyor ki, Türk-İslâm Sentezi de zâten böyle bir şey.

Türkçülüğün ağır bastığı diğer örneklere gelirsek. Bugünlerde, Artsakh’a saldırısı ve orada yaşayan Ermenileri göçe zorlamasıyla haber olan Azerbaycan’a destek ile güncelliğini koruyan “tek millet, iki devlet” sloganını mı alırsınız, “Türk Devletleri Teşkilâtı”nı mı öne çıkarırsınız, yoksa Nahcıvan üzerinden açılacak olan ve Türkiye ile Azerbaycan arasında direkt kara bağlantısı kurup Türk dünyâsına açılacak olan koridorun bir “Türk yolu” olarak nitelenmesini mi tercih edersiniz, tercih sizin. Sonuçta, dış siyâsette de açık seçik bir “etnik” perspektifin hâkimiyeti söz konusu.

SORUNLAR

Yüz küsûr yıldır ülkenin siyâsî gelişmesini etkileyen bu akımların, bugün Türkiye’nin sorunlarını çözebilmeleri mümkün değil. Geçmişte de değildi ama, 20. yüzyılın başlarında bu iki ideolojinin bir “ulus-devlet” inşâ etme sürecinde elverişli oldukları da inkâr edilemez. Peki, bugün?

Ulus-devlet (nation-state) dediğimiz zaman, dikkat ederseniz, bir birliktelikten, ulus ile devletin birlikteliğinden bahsediyoruz. Bu birlikteliğin ulus tarafı, “eşit vatandaşlık” kavramıyla belirlenir ve eşit vatandaşlık ise, haklar, özgürlükler ve tabiî bunlara denk gelen vatandaşlık yükümlülükleri bakımından vatandaşlar arasında bir ayrım gözetilmemesi, din, dil, ırk, sınıf ve sosyal statü, cinsiyet, cinsel yönelim gibi özelliklere göre vatandaşlar arasında ayrım yapılmaması anlamını taşır. Bu çağdaş kavrayışla, Osmanlı döneminin dinî inanç ve buna bağlı etnik kimlik temelli ayrımlarına dayanan “millet” kavramı bağdaşmaz. Dolayısıyla, yukarıda sözünü ettiğim videonun “İttihâd-ı İslâm” temalı mesajındaki “tek beden” olarak ifâde edilen “millet” nosyonu, Türkiye’nin siyâsî kimlik sorunlarını çözmez, hattâ bu anlayışın açtığı yaraları derinleştirir.

Şu noktayı unutmayalım. Osmanlıcılık akımında amaçlanan, imparatorluğu meydana getiren tüm unsurların birliğini sağlamaktı ama, yine de bu akımın, örneğin parlâmenter sistemi “meşveret” ile bağdaştırmaya çalışmak gibi İslâmî referansları bulunuyordu. Bu referansların, paradoksal bir biçimde, bir yandan “İslâmcı” bir siyâset izleyen, diğer yandan meşrûtiyeti kabûl etmeyen II. Abdülhamid’le hem uyumlu hem de çatışmalı bir ilişki sergilediği bir gerçektir. Sonuç, “millet sistemi”nde “İslâm milleti”nin “hâkim millet”, gayrimüslimlerin ise “mahkûm milletler” (“milel-i mahkûme”) olarak nitelenmesine dayanan “zımmî” anlayışın devâmı yönünde olmuş, devlet de çökmüştür. Şimdi, aynı “millet” anlayışı Türkiye’nin sorunlarını çözebilir mi? “Gayrimüslimleri neredeyse tamamen silip süpürdük, meydan İslâm unsuruna kaldı” gibi bir düşünce varsa, çok yazık olur!

Kezâ, aynı şey “Türkçülük” için de geçerlidir. Dikkât ederseniz, burada açığa çıkan ve devletin meşrûiyet temellerini neredeyse tümüyle tahrip etme potansiyeli taşıyan bir riyakârlık söz konusu. Nedir? Biliyorsunuz, Anayasa’nın bir vatandaşlık tanımı var. Buna göre, “Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür.” Bu tanıma yönelik olarak, başta Kürtler olmak üzere çeşitli kesimlerden îtirazlar geliyor. Bu îtirazlara karşı da, en bilinen tepki, Anayasa’daki tanımda kullanılan “Türk” ifâdesinin “hukukî” bir tanım olduğu, “etnik” bir referansı, bir kavim olarak Türklüğü ifâde etmediği yönünde. Oysa, “Türk dünyası”, Türk Devletleri Teşkilâtı”, “tek millet, iki devlet” solganı gibi kullanımlar, resmî olarak “Türk” sözcüğünün bir etnik anlam taşıdığını açıkça gösteriyor.

ÇÖZÜMÜN MİLLİYETÇİLİKTE OLMADIĞINI NE ZAMAN ANLAYACAĞIZ?

“Osmanlı milleti” olmadı, olmazdı da zâten çünkü “millet” kavramının geleneksel müktesebâtı, din, mezhep, inanç, etnik köken gibi unsurlar temelinde bir ayrım gözetmeyen bir eşit vatandaşlık anlayışına kapalıydı. Bunun yerine, sonradan “dinî topluluk” anlamında kullanılan “ümmet” dahi teklif edilmişti ama, tutmadı. Kaldı ki, bugünkü çağdaş anlamına yakın bir “Osmanlı ulusu” tasavvur edilip uygulamaya da konabilirdi ama, bu “kozmopolit vatandaşlık” fırsatı kaçtı, maalesef. Fırsatın kaçmasının yegâne müsebbibi Osmanlı değil tabiî. Milliyetçilik ve buna bağlı bağımsızlık hareketlerinin süreçteki etkin rolü gâyet iyi biliniyor.

Buna karşılık, bugünün Türkiye’sinde karşı karşıya bulunduğumuz sorunların kaynağında, Osmanlı devletini dağıtan milliyetçilik akımları gibi bir milliyetçiliğin yer aldığını da görmek zorundayız. Sık sık tekrarlaran “tek millet, tek devlet” sloganının içeriğini nasıl dolduruyoruz? Milleti “İslâm” temelinde tanımlayarak mı? “Müslüman olmayan Türk olamaz” mı demektir bu? Yoksa, tüm vatandaşları “Türk” yapmaya çalışarak mı? Örneğin “anadilinde eğitim yasağı” bunun için mi Anayasa’ya konmuştur 12 Eylül faşistlerince? Bu yasağı sürdürmek istiyor muyuz, yoksa “eşit vatandaşlık” temelinde bir demokratik cumhuriyet midir hedefimiz?

Cumhuriyet’in kuruluşunda, tek-parti döneminde milliyetçilik, “çağdaş uluslarla uyum içinde ilerlemek, kalkınmak” diye tanımlanmıştı. Tek-parti diktasının baskı, zulüm, katliâm yüklü târihini bilmesek, ne kadar hoş bir tanım diyebilirdik. Yine de, zaman zaman hatırlamak ve bu tanımdaki bir çelişkiye işâret etmek zorunlu oluyor. Şöyle ki, eğer milliyetçilik “çağdaş uluslarla uyum içinde ilerlemek” anlamını taşıyorsa, bu ilerlemenin yolu “eşit vatandaşlık” temeline dayalı hukukun üstünlüğü ve demokratik yönetimden geçer. Bu ise, bildiğimiz milliyetçiliğin sonu demektir.

Türkiye, milliyetçiliğin bu çelişkisini yeniden ve yeniden üreterek bir yere varamaz. Daha doğrusu, hukukun üstünlüğü ve demokratik yönetim dışında varabileceği her türlü despotik yönetim tarzına varabilir. Aslolan, milliyetçiliği de, çelişkilerini de aşmaktır, kökleri yüz küsûr yıl öncesine giden İslâmcılık da, Türkçülük de hiçbir ciddî sorunumuzu çözme kapasitesine sâhip değildir. Hâlâ bu iki siyâset tarzı arasında debelenmenin ne kadar trajik bir durum olduğunu idrâk etmenin zamanı geldi de geçiyor …


Levent Köker: Ankara Hukuk Fakültesi mezunu (1980). Yine Ankara'da, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi doktorası yaptı (1987). Gazi Üniversitesi'nde, Siyasal Teoriler doçenti (1990) ve Genel Kamu Hukuku profesörü (1996) oldu. ODTÜ, Bilkent, Atılım ve Yakın Doğu üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. 1997'de Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin Kurucu Dekanlığını üstlendi. Oxford , Princeton, New School for Social Research ve Northwestern (2017-18) üniversitelerinde konuk araştırmacı olarak çalıştı. Barış İçin Akademisyenler'le birlikte "Bu Suça Ortak Olmayacağız" beyanında bulunduğu için, Yakın Doğu Üniversitesi'ndeki görevinden uzaklaştırıldı (2016). Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İki Farklı Siyaset, Demokrasi, Eleştiri ve Türkiye adlı kitapların yazarıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar