Komedi ile trajedi arasında tükenmekteyiz

Düzen, kendi düzensizliğini, yâni kendisini devlet yapan hukuku yok saymanın imkânını kendi içine yerleştirmiş, uygulama bu imkânı genişlettikçe genişletmiş ve hakkaniyete göre hüküm kurması gereken yargı da bu yeteneğini kaybetmiştir.

Geçen hafta gerçekleşen üç olay, komedi ile trajedi arasında gidip gelerek devam eden bir tükenişin göstergeleri oldu. Birinci olay, Anayasa Mahkemesi’nin bir Kanun Hükmünde Kararnâme’nin bâzı hükümlerini iptâl eden kararıydı. İkincisi, biraz daha önce başladı ama, Hakkâri Belediyesi’ne kayyım atanması. Bu konuyla ilgili tepkiler arasında, Adâlet Bakanı’nın kayyımu savunma gerekçesini anlamsızlaştıran bir mahkeme kararı oldu. Üçüncü olay ise, Cumhurbaşkanı tarafından yeni atanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın terör ve hukuk arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemize imkân veren açıklamalarıydı. Sırayla bakalım.

ANAYASA MAHKEMESİ’NDEN BİR GARİP KARAR

4 Haziran Salı günü, Resmî Gazete’de bir AYM kararı yayınlandı. Karar, 2 Temmuz 2018 târih ve 703 sayılı KHK ile ilgili. Uzun, pdf dosyası olarak sayfa sayısı 482. O yüzden mi neredeyse 6 koca yıl sürmüş bu kararın yayınlanması diye sorabilirsiniz ama, galiba sorun bu değil. Ancak, kararla ilgili gariplikler, öncelikle bu târih konusu ile başlıyor. Kararın konusu olan KHK, 2 Temmuz 2018 tarihli. AYM’ne iptâl başvurusu da hemen, sıcağı sıcağına yapılmış. AYM kararının esas sayısı 2018/117. Buna karşılık AYM, kararını 7 Aralık 2023’te vermiş ve yaklaşık yedi ay sonra da RG’de yayınlanmış. Yâni, konuyu inceleyip karara bağlamak için 5,5 yıl, altı aydan fazla bir süre de gerekçeyi yazıp yayınlatmak için geçmiş.

Oysa, sözü edilen 703 sayılı KHK çok önemli. Adına bakar mısınız? “Anayasada Yapılan Değişikliklere Uyum Sağlanması Amacıyla Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname”. Yâni, kısaca, 2017 Anayasa değişikliği ile kurulan “başkancı sistem”e devlet teşkilâtını uydurmak için çıkarılmış. Ve, bu kadar önemli bir KHK’yı incelemek, AYM’nin 5,5 yılını, yayınlatmak da neredeyse 6 yılını almış.

Peki, bu 5-6 yıl AYM ne yapmış bu kararname ile ilgili? Sorunun cevâbını ancak üyeler ve raportörler bilebilir. Ancak, RG’de yayınlanan karardan anlıyoruz ki, kadar en azından 2022’ye kadar pek bir şey yapılmamış. Nasıl anlıyoruz bunu? RG’de yayınlanan kararda, 2018’de CHP grubunca açılan iptal davasından sonra, 2020’de İstanbul 12. İş Mahkemesi, 2022’de de Konya Bölge İdare Mahkemesi’nden İtiraz yolu ile başvurular gelmiş ve AYM bu üçünü birleştirmiş. Bunu görünce, ilk 2018’deki iptal başvurusu olduğunda, “şimdi acelesi yok, beklesin bakalım!” denmiş gibi geldi, yanılıyor olabilirim tabiî. Yâni AYM, hararetle bu KHK üzerinde çalışıp tam karar vermesine yakın önce İstanbul’dan, sonra da Konya’dan itiraz yoluyla başvurular gelmiş olabilir. Arada epey zaman var ama, koskoca AYM’nin de bir ton işi var.

KARARDAN KOMİK BİR ÖRNEK: REKTÖR ATAMA SORUNU

Bu bir garip AYM kararının içeriğindeki bâzı konular medyanın çok ilgisini çekti ve bunların başında rektörlerin Cumhurbaşkanı tarafından atanacakları ile ilgili düzenleme geliyordu. Medyada bu konu, “AYM Cumhurbaşkanı’nın rektör atama yetkisini iptâl etti” diye yorumlandı. Acaba öyle mi? Dahası da var, diyelim ki böyle, neyi nasıl etkileyecek? Çok garip, gerçekten.

AYM diyor ki, “Yükseköğretim Kanunu’nun rektör atamalarını düzenleyen 13. maddesinde KHK ile yapılan değişiklik Anayasa’nın mülga 91. maddesine aykırıdır, iptal edilmelidir.” Mülga, yâni 2017 Anayasa değişikliği ile yürürlükten kaldırılan 91. maddeye göre “Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümünde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasal haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” AYM, özetle, diyor ki Cumhurbaşkanı’na rektör atama yetkisini KHK ile veremezsiniz, bunun için kanun gerekir.

Kararın benim komik bulduğum yanı da burada başlıyor. Çünkü AYM, bu iptal kararının yürürlüğe girmesi için 12 aylık da bir süre vermiş. Herhâlde, 12 ay içinde TBMM bir kanun çıkararak Cumhurbaşkanı’na rektör atama yetkisini verir, vermelidir diye düşünmüş olmalı. Çünkü, bilindiği gibi bütün bu değişikliklerden önce, Cumhurbaşkanı, rektörleri seçim ve YÖK elemesinden sonra önüne gelen üç aday arasından birini seçerek atıyordu. Buna otomatik olarak geri dönülemeyeceği için, AYM 12 aylık bir süre vermiş olmalı. Değil mi?

Olabilir de, komik oluyor. Neden mi? Şu anda Cumhurbaşkanı, rektör atama yetkisini AYM’nın iptal ettiği KHK ile yapılmış olan kanun değişikliğinden almıyor. Hâlen yürürlükte olan bir başka düzenleme, başkancı rejim altında çıkarılmış olan 10 Temmuz 2018 târih ve 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnâmesi’nin 3/5 maddesine göre “Rektörler … profesörlük yapanlar arasından atanır.” Yâni, AYM kararındaki 12 aylık sürede hiçbir şey yapılmasa bile, rektörler Cumhurbaşkanı tarafından atanmaya devam edecek.

O zaman, insan ister istemez soruyor: Bu AYM kararının anlamı ne? İptalmiş, 12 ay sonra yürürlüğe girermiş; iptal olsa ne olur, yürürlüğe girse ne etkisi var?

Konu, târihlere baktığımızda biraz daha ilginçleşiyor. AYM’nin iptal ettiği KHK, 2 Temmuz 2018 tarihli. Cumhurbaşkanı’na rektör atama yetkisi veren CBK, 10 Temmuz târihli. İkisinin arasında 8 gün var. Ve, AYM 2 Temmuz târihli KHK’yı iptal ediyor ama 10 Temmuz târihli CBK hakkında bir karar vermiyor. Oysa AYM önünde 3 numaralı CBK ile ilgili bir iptâl başvurusu da var. Tamam, 2017’de sistem değişti ama KHK ile düzenlenmesi yasak olan alanların CBK ile de düzenlenmesi yasak ve 3 sayılı CBK da aynı sebeple Anayasa aykırı ve iptali gerekir ama AYM henüz bunu karara bağlamadı. Herhalde ona da birkaç yılımız daha var!

Koskoca AYM, aynı konuda düzenleme getiren ve aynı gerekçeyle ikisi de Anayasa’ya aykırı olan KHK ve CBK’nın birini iptâl edip diğeriyle ilgili karar vermemenin, birinci kararı etkisiz kılacağını bilmiyor olabilir mi? Sanırım bizimle dalga geçiyorlar.

KAYYIM SORUNU

Gelelim ikinci konuya. Hakkâri’nin seçilmiş Belediye Eş Başkanı Akış, İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden alındı ve yerine Hakkâri vâlisi tâyir edildi. İçişleri Bakanlığı konuyla ilgili yaptığı açıklama, iki gerekçe ileri sürüyordu: (1) Seçilmiş Belediye Eş Başkanı hakkında 2014 yılından bu yana, yâni on yıldır devam etmekte olan ve merkezinde terör konusu bulunan bir ceza yargılaması olması. (2) “Silâhlı terör örgütüne üye olmak”la ilgili olarak açılan ve hâlen devam eden bir bavcılık soruşturmasının bulunması.

Konuyla ilgili bir açıklama da Adâlet Bakanı’ndan geldi. Buna göre Akış, devam etmekte olan yargılama nedeniyle değil de yeni bir soruşturma nedeniyle görevinden alınmıştı. Bakan’ın bu açıklamasının daha mürekkebi kurumadan, on yıldır bir türlü karar verememiş olan mahkeme, tam da bu kayyım atama sürecinde, Akış’ın mahkûmiyetine karar verdi. Şimdi, tam anlayamadık, yeni soruşturma nedeniyle mi yaksa mahkumiyet nedeniyle mi bu kayyım ataması gerçekleştirildi?

Bu satırları yazarken, içimden bir ses, “neyse ne, önceki kayyımlar nasıl atandıysa bu da öyle, ne sorup duruyorsun, hiçbiri olmasa başka bir şey bulunur ve yine bu kayyımlar atanır!” İçimdeki politik bilinci yüksek ses doğruyu söylüyor, sorunun kökeni Kürt sorunudur diye de ekleyecek ama gerek yok, ben yazıvereyim.

Burada konuyu dile getirme nedenim bu bilineni tekrarlamak değil. Şunu göstermek istiyorum: Anayasa ve kanunlarda öyle hükümler var ki, bunlardaki bulanıklık, kaypaklık, esneklik, ne derseniz o, her türlü beklenmedik, keyfî uygulamanın da dayanağı olabiliyor. Kayyım da en iyi örnek bu konuda. Anayasa’nın 127. Maddesine göre, “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahallî idâre organlarını veyâ bu organların üyelerini İçişleri Bakanı geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir.”

Burada bir tehlike var. Siyâseten veyâ başka sebeblerle, iktidârı elinde bulunduranların beğenmediği bir yerel yönetici hakkında derhâl bir suç soruşturması başlatıp, onu görevden alma yolunu açabilirsiniz. Böyle olmadı ve böyle olmuyor mu?

Şu da var. Belediye Başkanı’nı görevden aldınız, yerine Meclis tarafından seçim yapılması gerekir, Belediye Kanunu öyle diyor. Ama, o kanuna da 15 Ağustos 2018 târihli bir OHAL KHK’sıyla şöyle bir hüküm konulmuş: Suç, terör veyâ terör örgütlerine yardım ve yataklık” ise, “tutuklanma ya da kam hizmetinden yasaklanma veyâ başkanlık sıfatı ile meclis üyeliğinin sona ermesi” halleri mevcutsa, o zaman, “il belediyelerinde İçişleri Bakanı … tarafından görevlendirme yapılır.”

OHAL KHK’sıyla getirilmiş olan bu düzenleme ile, siyâsî iktidarın beğenmediği, istemediği her yerel yöneticinin veyâ organın merkezden atanacak bir “kayyım”la değiştirilmesinin hukukî kılıfı hazırlanmak istenmiştir. Buna rağmen yine de, hukuken istenilen netîce tam sağlanabilmiş değildir. Çünkü Belediye Kanunu, “yeni belediye başkanı veya başkan vekili seçimini yapılıncaya kadar” diyerek, kayyım görevlendirmesinin “geçici” olması gerektiğini yeterli açıklıkta düzenlemiştir.

“TÜRK YARGISININ ZOR GÖREVİ” !

Cumhurbaşkanı tarafından atanan yeni Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, basına yansıyan bir demecinde, “Terör, hukuk devletini, adaleti hedef alıyor. Bu nedenle Türk hukukçularına düşen görev, dünyadaki diğer hukukçulara düşen görevden katbekat fazladır” diye buyurmuşlar.

Katılıyorum. “Terör, hukuk devletini, adâleti hedef alıyor”, doğru ve hattâ bâzı ülkelerde başarılı da oluyor ve “terörle mücâdele” gerekçesiyle ortada ne hukuk, ne de devlet kalıyor. En yakından tanığız. Nasıl mı?

Terör yerine Türkçe’den eskiden yaygın olarak “tedhiş” kelimesi kullanılırdı. Tedhiş, yâni terör, insanları normal hayatlarını sürdürmekten alıkoyan bir dehşet ortamını, o ortamı hazırlayan eylemleri ifâde ederdi; bugün de öyle. Trafik terörü dediğimizde, örneğin, trafik kurallarına uymamamın yarattığı dehşet durumunu anlatmaktayız, sâdece trajik kazaları, can ve mal kayıplarını vs. değil. Çarpıcı bir örnek, memleketimizde yaya geçitlerinde bekleyen yayalar, geçiş hakkı kendilerinde olsa bile, bu haklarını kullanmaktan çekinmekte veyâ kullanırken, yâni karşıdan karşıya geçerken yüzlerinde ve hareketlerinde gözlenmesi çok kolay bir dehşet ifâdesiyle davranmaktadırlar. Neden? Trafikteki araçların kırmızı ışıkta durup durmayacakları, yayaların önceliğine saygı gösterip göstermeyecekleri bilinmiyor da ondan.

Sözü, hukuk devletine bağlarsak. Günümüzde artık aksini iddia edemeyiz ki, her devlet bir hukukî varlıktır, yâni hukuk devletidir. Bunun anlamı, devletin kendisini vâr eden anayasa ve sâir mevzûata uyumlu hareket etmesidir. Devlet, eğer bunu yapmıyorsa ve hatta böyle yapmayabileceğini Anayasa ve kanunlara yerleştirdiği ifâdelerle bildirmişse, o zaman dehşet ya da tedhiş o devlet düzeninin de bir parçası hâine gelmiş demektir. Düşünsenize: Yaya geçidine adım attınız, araçlara kırmızı ışık yanıyor ama kural tanımaz biri olanca hızıyla sizi eziyor. Bunun gibi, devletin seçimle belirlenen organları için vatandaşlık hakkınızı kullanıp seçime girmişsiniz. İtiraz eden olmamış, olmuşsa geçersiz sayılmış. Herhangi bir başka engeliniz de yok. Seçimi kazanmışsınız. Bir süre sonra, bir soruşturma açılıyor ve görevden alınıyorsunuz, geçici filân deniyor ama, yok öyle değil.

Düzen, kendi düzensizliğini, yâni kendisini devlet yapan hukuku yok saymanın imkânını kendi içine yerleştirmiş, uygulama bu imkânı genişlettikçe genişletmiş ve hakkaniyete göre hüküm kurması gereken yargı da bu yeteneğini kaybetmiş. Terörle mücâdeleyi hukuk devletine gereken özeni göstermemenin mâzereti olarak gördüğümüzde içine düştüğümüz trajik konumun ifâdesidir bu. Böylece, komedi bir yanda, trajedi öbür yanda, birinden diğerine savrula savrula tükenmekteyiz.


Levent Köker kimdir?

Ankara Hukuk Fakültesi mezunu (1980). Yine Ankara'da, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyaset Bilimi doktorası yaptı (1987). Gazi Üniversitesi'nde, Siyasal Teoriler doçenti (1990) ve Genel Kamu Hukuku profesörü (1996) oldu. ODTÜ, Bilkent, Atılım ve Yakın Doğu üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. 1997'de Yakın Doğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin Kurucu Dekanlığını üstlendi. Oxford , Princeton, New School for Social Research ve Northwestern (2017-18) üniversitelerinde konuk araştırmacı olarak çalıştı. Barış İçin Akademisyenler'le birlikte "Bu Suça Ortak Olmayacağız" beyanında bulunduğu için, Yakın Doğu Üniversitesi'ndeki görevinden uzaklaştırıldı (2016). Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İki Farklı Siyaset, Demokrasi, Eleştiri ve Türkiye adlı kitapların yazarıdır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Levent Köker Arşivi