Alevilik meselesi yoktur, Sünnî devlet meselesi (Diyanet) vardır

Başka bir ifadeyle de Alevilik meselesi yoktur, Alevilik bir mesele değildir, Aleviler neden mesele olsunlar, mesele olan devletin laik olmayan, Sünnî İslamı temel alan idari ve zihni yapısıdır (Diyanet İşleri Başkanlığı).

Türkiye’de bir Kürt meselesi de yoktur, Kürtler neden mesele olsunlar, Türkiye’de agresif ve dışlayıcı devlet eksenli bir Türk milliyetçiliği meselesi vardır.

İlk kez yazmıyorum bu konuyu, laiklik ve etnisite konuları aynı madalyonun iki yüzü gibidirler.

Türkiye’de bir laf vardır, bu lafa doğru muamelesi yapılır, çok yanlıştır, devletin inanç ve ırk konularına eşit mesafede durması gerektiği söylenir.

Ne demek eşit mesafe?

Uzak mı, yakın mı, ne kadar uzak, ne kadar yakın?

Doğrusu, bir hukuk devletinin vatandaşın inanç ve etnik aidiyetine mutlak kör olması gerektiğidir.

Türkiye’de durum nedir?

Çok entelektüel tartışmalara hiç gerek yoktur, Anayasaya bakmak yeter.

Anayasa 136 Türkiye devletini Sünni Müslüman bir devlet yapmaktadır, bir anayasal kamu kurumunun başına bir Alevi, bir Hristiyan vatandaşımız gelememekte ise, bırakın başına gelmeyi, o kurumda görev bile yapamıyorsa, o kurumun anayasal bir statü taşıdığı devlete laik bir devlet demek mümkün değildir.

Türkiye’de bir Alevilik meselesi yoktur, Diyanet İşleri Başkanlığı kurumsal yapısı ve zihniyeti meselesi vardır, mesele bir Ali Erbaş meselesi değildir, Diyanet’in kurumsal yapısı meselesidir.

Mesele Alevilik meselesi değil Türkiye devletinin laiklik meselesidir.

Sadece belirli bir inanca hizmet götüren bir anayasal (!!!) kurumun genel vergilerle finanse edildiği bir devlette laiklik ilkesinden bahsetmek komiktir.

Laik bir devlette devlet yurttaşın inancına kördür, yakın ya da uzak mesafede olamaz.

Gelelim madalyonun ikinci yüzüne.

Devlet vatandaşın sadece inancına değil, etnik kökenine de kör olmalıdır ve bu körlük devletin anayasasına, yasalarına tüm teknik terminolojisi ile yansımalıdır.

Bizim ülkemizde devletin tüm vatandaşların etnik aidiyetlerine kör olduğunu iddia edebilecek biri var mıdır?

Anayasa 66 “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” demektedir.

Bu ifade ilk okunduğunda sanki “vatandaşlık bağı” hukuki ifadesi ön plana çıkmaktadır ama durum hiç de öyle değildir, vatandaşlık sıfatı olarak “Türk” sıfatı benimsendiği sürece devletin vatandaşın etnik kökenine kör kalacağını iddia etmek mümkün değildir çünkü Türk kavramı reel, tarihi bir kavmi gerçekliktir, fiktif bir kavram değildir ama hukuki bir kavram da hiç değildir.

Bulgaristan Türkü, Arnavutluk Türkü, Azerbaycan Türkü, Kıbrıs Türkü diyorsak ki, bu tabirler doğrudur, tarihsel gerçekliklerdir, demek ki Türk kelimesi Anayasa 66’da zannedildiği gibi hukuki bir kelime değildir, bir kavmi aidiyet kavramıdır, anadili Türkçe olan herkes için kullanılabilir.

Ancak, Türkiye içinde bir vatandaşlık sıfatı olarak (Anayasa 66) Türk kelimesi anadili Türkçe olmayan vatandaşlar için kullanılamaz, anadili Türkçe olmayan vatandaşımız Türk değildir ama herkes kadar Türkiye devleti vatandaşıdır.

Görüldüğü gibi Türkiye devletinin laiklik ve vatandaşlık hukuku sorunları bir madalyonun iki yüzü gibidirler, özünde aynı sorunun farklı yansımalarıdır, o sorun da Türkiye devletinin vatandaşın inanç ve etnik kökenine kör olmamasıdır.

Türkiye devleti kendini de, vatandaşı da Sünni Müslüman Türk devleti ve bu devletin Sünni Müslüman Türk vatandaşı olarak tanımlamaktadır.

İyi de, vatandaşın azımsanmayacak bir bölümü, yaklaşık yarısından fazlası, bu tanımlama ile kendi aidiyet, kimlik dünyası arasında büyük bir uyumsuzluk hissetmektedir.

Kürt vatandaşlarımız, Alevi vatandaşlarımız, anadili Türkçe olmayan vatandaşlarımız, Hristiyan vatandaşlarımız, Musevi vatandaşlarımız, agnostik vatandaşlarımız, seküler yaşam tarzına yakın vatandaşlarımızın büyük bölümü kendilerini Sünni Müslüman Türk vatandaş olarak tanımlamamaktadırlar.

Bakalım bu dayatmalar nereye kadar gidecektir?

Anayasa 136 ve 66 eski devletin temel şifreleridirler.

Önceki ve Sonraki Yazılar