Bu tablodan 'Yetmez Ama Evet' mi daha sorumlu, 367 kararı mı?

Nilüfer Göle’nin AKP’nin ilk yıllarındaki tavrına ilişkin sözlerinin ardından sosyal medyada yeni bir linç kampanyası başlatıldı. Hedefte anayasa ve yargı sisteminin değiştirilmesini destekleyen demokratlar ve liberaller var.

Önce şunu sormakta fayda var: Bu ülkenin yargı sistemi AKP ele geçirmeden önce mükemmel miydi, siyasi kayırma, işkenceye destek, devletin emrinde olmak, rüşvet gibi ilişkilerle kirlenmemiş miydi?

Amaç o zaman bir ilkesi olduğuna inanılan Avrupa Birliği yargı ilkeleri benzeri bir sistem yaratabilmekti. Bağımsız, tarafsız ve hesap verebilen bir yargı sistemi. Bu yolda en çok çabalayanların başında da muhafazakar bir isim, dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin geliyordu.

Ergin, anayasa değişikliğinin ardından konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürmeye hazırlanan CHP’lileri hem bizzat, hem medya üzerinden uyarmış ve seçim yönetiminin iptal edilmesinin yüksek yargıyı tamamen Cemaate teslim etmek anlamına geleceğini söylemişti.

Gerçekten de Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı yüksek yargının Cemaatin eline geçmesi dolayısıyla bu yapının daha pervasız, kontrolsüz hareket ve kararlarla yargı kurumunu iyice çürümesine yol açtı. AKP demokrat değildiyse, Cemaat hiç değildi. Ortaya çıkan iddialar akçeli ilişkiler, yolsuzluk konularında da benzerliğin ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyuyor zaten.

Peki ama CHP demokrat ve yargı bağımsızlığına saygılı mıydı? Uzun yıllar Doğan Medya Grubu’nda çalışmış, yazı yazmış olan herkes sadece bu grubun yargı üzerindeki etkisini, gücünü, kararlar üzerindeki belirleyici rolünü bilir. İşin ilginci Doğan’ın bu ilişkileri Cemaat yargısıyla da sürdürüp kendisini koruyabilmiş olmasıydı.

Ama yakın tarihe dönüp bakarsak ülke için en büyük kırılma noktasının "Yetmez Ama Evet"çilerin desteklediği Anayasa değişikliği değil, CHP’nin absurd biçimde Anayasa Mahkemesi’ne götürdüğü, onun da her türlü hukuk mantığını çiğneyerek kabul ettiği 367 kararı olduğunu görürüz.

Seçimden dört ay önce ortaya atılan 367 tartışmalarını hatırlayalım: Anayasa'nın 102. maddesine göre cumhurbaşkanı seçilebilmek için, ilk iki turda nitelikli çoğunluk (367 oy), sonraki iki turda ise salt çoğunluk (276 oy) aranıyordu.

Eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 26 Aralık 2006'da Cumhuriyet'te yayımlanan yazısında, anayasada belirtilen 367'nin sadece karar yeter sayısı değil, aynı zamanda toplantı yeter sayısı olduğunu ortaya attı. Bu görüşe göre oylamalara en az 367 kişinin katılması gerektiği, aksi halde sonucun geçersiz olacağı iddia edildi.

Böylece meclisteki sandalye sayısı 354 olan iktidar partisi, tek başına kendi oylarıyla cumhurbaşkanı seçemeyecekti. Aynı dönemde ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal, iktidar partisinin uzlaşma olmadan kendi adayını çıkarması durumunda oylamalara katılmayacaklarını ve 367 tartışmalarının ciddiye alınması gerektiğini söyledi.

İlk tur oylama 27 Nisan'da yapıldı. Toplam 361 oy kullanılırken, Abdullah Gül 357 oy aldı. Oylamanın hemen sonrasında, CHP 367 iddiasıyla seçimi Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

Aynı günün akşamı Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine, daha sonra e-muhtıra olarak anılacak, bir basın açıklaması konuldu. Açıklamada seçimlerde laikliğin tartışma konusu yapıldığı ve Genelkurmay’ın bu konuda taraf olduğu söylendi. Anayasa Mahkemesi 1 Mayıs'ta verdiği kararla, 367 iddiasını kabul ederek yapılan birinci tur oylamayı iptal etti. Bunun üzerine 6 Mayıs'ta yapılan iki yoklamada da toplantı yeter sayısının (367) bulunamayışı yüzünden 11. Cumhurbaşkanı seçilemedi.

Ardından erken seçim kararı aldı ve iradesine müdahale edildiğini gören halk ezici bir çoğunlukla AKP dedi ve Türkiye’yi bu batağa sürükleyen gelişmelerin yolu açıldı. Başörtüsü yasağı, ikna odaları nasıl AKP’nin yolunu açtıysa; 367 yasağı da Erdoğan otoriterliğinin yolunun temel taşını döşedi.

Neden mi? Laikçi otoriterler 367 tartışmasını açmasa, Cumhuriyet mitingleriyle askeri müdahale çağrısı yapmasa, 27 Nisan bildirisi yayınlanmasa AKP’nin cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül değil, Recep Tayyip Erdoğan olacaktı.

O dönem Sabah’ın yayın yönetmeniydim ve Sayın Gül bana başbakan olarak yapacağı ilk işin Devlet İhale Kanunu’nu değiştirmek ve bu kanunu yaz-boz tahtası olmaktan çıkarıp devlet ihalelerini temel kural ve şeffaflığa kavuşturacağını söylemişti.

Yolun engebeli olduğunu gören Erdoğan cumhurbaşkanlığı adaylığından vazgeçti hatta Abdullah Gül yerine Vecdi Gönül gibi askerin evet diyeceği bir isim çıkarmaya çalıştı. Hürriyet gazetesi üzerinden Gül’ün adaylığını zayıflatıcı yayınlar yaptırdı vs…

Sonuçta yüksek yargının "bağımsız ve laik!" olduğu dönemde verilen ve hiçbir hukuk mantığına sığmayan saçma sapan bir karar hem AKP ve Erdoğan’ı inanılmaz güçlendirdi, hem de ülkenin siyasi akibetini tamamen değiştirdi. Ödenilen bedelde o kararı verenler ve destek olanların vebali büyüktür asıl.

Önceki ve Sonraki Yazılar