Ragıp Zarakolu
Hey Gidi Bakü Komünü
Stockholm. Ronald Grigor Suny’nin Ermeni soykırımının 100 yılı vesilesiyle hazırladığı "Ancak Çölde Yaşayabilirler / Bir Soykırımın Tarihi"(Türkçesi: Ebru Kılıç, Aras yayınları,2016) kitabının kendisi tarafından yapılan sunumunu izledik, Södertörn Üniversitesi’nde Soykırımın 100 yılında İletişim Yayınları'ndan sonra Aras Yayınları'nın da Ermeni soykırımının tarihine ilişkin kitapları yayınlamaya başlaması sevindirici. (Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı, İletişim Yayınları 2015)
2015 Mayıs'ında New York’da, Amerikan PEN’inin Dünya sesleri Festivalinde, "Ermeni Soykırımı, Karanlık Bir Paradigma" başlıklı toplantıda da yolumuz kesişmişti Suny ile Peter Balakian ile birlikte.
Ama onunla yolumuzun ilk kesişmesi, araştırmacı Kudret Emiroğlu’nun onun mükemmel, "Bakü Komünü / Rus Devriminde Sınıf ve Ulusallık" adlı kitabını çevirmesi ve onu 1990 yılında yayınlamamız vesilesiyle olmuştu.
Sonra onun "The Making of the Georgian Nation" adlı kitabını hep yayınlamak istedim olmadı. Her ulusun bir resmi tarihi vardır. Resmi Gürcü tarihçiliği de pek hoşlanmamıştı bu kitaptan.
İlk yüz yüze tanışmamız ise, galiba 2006 yılında New York Üniversitesindeki WATS (TheWorkshop for Armenian/Turkish Scholarship (WATS) toplantısı sırasında olmuştu.
Türkiye’de soykırım araştırmacılığının gelişmesine büyük katkısı oldu WATS’ın.
Daha sonra kimi Ermeni kökenli araştırmacılar da Türkiye’deki az sayıda liberal üniversitelerde, kısa dönemli dersler de verdi.
Suny’nin katkısının önemi, dar milliyetçi ya da din temelinde yapılan açıklamaların ötesine geçmeye çalışması, bir soykırımı mümkün kılan koşulları, nefret söylemi, psikoloji de dahil, her boyutu ile izah etmeye çalışmasındadır.
Kimilerine göre, soykırımı anlamaya, niçin olduğunu çözümlemeye çalışmak onu onaylamak olmasa bile meşrulaştırmak anlamına gelir.
Bence soykırımların yinelenmesini önlemek için Suny ve Kevorkian ya da Marc Nishanian’ın yaptığı daha derinlikli, tarih ve siyaset bilimi yanında, felsefe ve psikolojik boyutu, söylem boyutunu kapsayan çalışmalar büyük önem taşıyor.
Ne yazık ki, Marc Nishanian’ın yapıtları hala tercüme edilmeyi bekliyor. Keşke İletişim ve Aras yayınları buna da el atsa. Onun "Writers of Disaster: Armenian Literature in the Twentieth Century" adlı kitabının, akademik çalışması sırasında Elif Şafak’ı nasıl derinden etkilediğini, dikkatini Zabel Yeseyan’a çektiğini, bir yerde "Baba ve Piç" kitabının yazılmasını fişeklediğini biliyorum.
Konferans sonrasında geçen hafta Belge Yayınları arasında, "arkasında bandrol olmadığı" gerekçesi ile el konan 2 bin 170 kitap arasında, 1990 yılında yayınlanan "Bakü Komünü"nün de olduğunu söylüyorum Suny’ye.
O da Ankara’daki bir konferans sırasında mütercim Kudret Emiroğlu ile nasıl tanıştığını, onun kendisine kitabın çevrilme macerasını anlattığını söylüyor.
Kitap yayınlanalı 27 yıl olmuş!
Türkiye Solu 90 küsür yıl sonra Paramaz’ı keşfetmeyi becerdi ama, Bakü Komünü ve onun fişekleyicisi Ermeni Bolşevik Şaumyan’ı hala keşfedecek.
Belki birgün, 12 Eylül’ün 50 idamından biri olan, Kitabın, az sayıda da olsa, son derece kötü bir kağıda basılmış olan mevcudu hala vardı. Gerçekten ilgilenenler için. Ama anlaşılan sonunda sistemin dikkatini çekti. Gelip el koydular.
Erivan’a her gittiğimde Stepan Şaumyan’ın hemen otelin karşısındaki parktaki son derece estetik heykelini görmek beni heyecanlandırır.
Nagorno-Karabakh/Artsakh Cumhuriyetinin başkenti Stapanakert’in adıda zaten Stepanoviç Şaumyan’dan gelir. Şaumyan’ın orada anaparktaki heykeli de çok başarılı bir sanat yapıtı. Genellikle anıtları sevmem. Ama Şaumyan’ın iki heykeli de, gerçek bir sanatsal duyarlılık ürünü.
Bizim solumuz Paris Komününü biraz bilir de, Ekim Devriminden hemen sonra kurulan Bakü Komünü nedense ilgisini çekmez.Bakü modern teknoloji yanında en bilinçli işçi sınıfı hareketine sahip kentlerden biriydi.
97 gün süren (Paris Komünü 71 gün sürmüştü) Bakü Komünü dünya devriminin en önemli deneyimlerinden biridir. Farklı siyasetlerden ve kimliklerden 26 komiserin İngiliz ordusu tarafından karşı devrimcilere teslim edilmeleri ve kurşuna dizilmeleri de dünya devriminin en unutulmaz hikayelerindendir.
Petrol kenti, İngilizinden Almanına büyük güçlerin hepsinin ağzını sulandırıyordu. Kentin 26 Temmuz 1918’de İngilizler ve Çarlık yanlıları tarafından düşürülmesinden sonra, 15 Eylül 1918’de ise, İttihatçıların Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa (Kıllıgil) komutasındaki Kafkas İslam Ordusu Baku’yu ele geçirdi. Bu kentte yaşayan 30 bin Ermeninin yaşamına mal oldu.
Bakü’nün en görkemli yerlerinden biri de mezarların konulduğu parktaki anıttı. Burası Gezi Parkı gibi yeniden düzenleme bahanesi ile yok edildi 2009 yılında Aliyev rejimi tarafından. Her ne hikmetse, Şaumyan dahil 3 Ermeni komiserin kemikleri ise kayıptı. Azeri yetkilileri, o zaman Sabah’ta çıkan bir habere göre, kemikleri İngilizlerin Hindistan’a götürdüğünü iddia etti. Park yerine, Gezi parkı gibi büyük bir alışveriş merkezi inşa edildi.
Bu komiserlerden biri Şaumyan gibi mühendis olan Azerbeycan’ın ilk Marksistlerinden Meşedi Azizbeyov idi. Diğer bir komiser ise toprak reformundan sorumlu halk komiseri, Sol Sosyalist Devrimci Partinin/SR sol kanadından Mir Hasanoğlu Vezirov’du. Vezirov Karabağ beylerinin soyundan ve Şuşalıydı.
1990 yılında kitabı heyecanla yayınlarken, kapak için Rainer Maria Rilke Worpswede sanatçı ve edebiyatçı kolonisinin üyelerinden biri olan Johann Heinrich Vogeler‘in Bakü kentini resmeden yapıtını seçecektim.
Dünya solunun trajik hikayelerinden biri olan, Kızıl Kürdistan gibi Sovyetlerin en ücra köşelerini resmeden Vogeler’in hikayesini de bir dahaki sefere anlatayım.
Geçenlerde Bremen Alevi Kültür Merkezindeki konferansı kabul ederken, Worpwede’yi yeniden ziyaret etmeyi umuyordum. Olmadı. Bir dahaki sefere artık.