Umut vermek

“Ağır ağır ölüyor yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.”

PABLO NERUDA

Bu haftaki yazımı, duyarlı olan ve biraz da hayata soldan bakanların, yani bizlerin genel ruh hali üzerine yazacağım. Belki de bu yazıdan sonra çok eleştiri alacağım. Buradan yola çıkarak önemli gördüğüm bir hastalığımızın tanısını birlikte koymak isterim Muradım, görüşlerimin olumlu bir tartışma yaratması.

Geçen pazar günü, sabahın erken saatlerinde bilgisayarımı açtım. Haberlere bakmadan, nefes almak için çok sevdiğim ve dramatik bir şekilde genç yaşta ölen şarkıcı Colin Vearncombe (Black) dinlemeye başladım. Dinlerken ‘Now You’re Gone’ şarkısını Twitter’dan paylaşmaya karar verdim. Şarkıyı bilenler elbet vardır. Oyun havasında ya da öyle dans edilecek pop bir parça hiç değildir. Sonuçta aylardır müzik paylaşmadığımı fark etmiştim. Beni yakından tanıyanlar her koşulda müziksiz yapamadığımı bilirler.

Öyle üst düzey müzik eğitimi almış falan da değilim. Buna rağmen iyi bir dinleyiciyimdir ve sanırım kulağım da kötü sayılmaz. Bu sayede Grup Abdal ve Anadolu Quartet gibi iki önemli grubun seslendirdiği iki şarkı için kendi bilgim ölçüsünde destek vermişimdir. Bu şarkılar albümlerinde yer almıştır. Hatta Grup Abdal’ın ilk albümünde bana teşekkür yazısı bile yayınlamışlardı. Anadolu Quartet de bir konserinde beni halka tanıtarak teşekkürlerini sundular. Hayatımda en mutlu olduğum anlardandı. ‘Murad arkadaşım, müziğe olan ilgini neden bu kadar anlatıyorsun?” diye merak edenler olabilir. Fakat yazımın bütünlüğü için, kısmen de olsa, müziğin benim için önemini anlatmak zorunda olduğumu düşünüyorum.

Nerdeyse son üç haftadır ülke gündeminin hepimizi üzdüğü malum. Bunun dışında yakın çevremde sevdiğim ve saygı duyduğum üç kişiyi bir ay içinde peş peşe kaybettim. Her duyarlı insan gibi ruh halimi tahmin etmeniz zor olmayacaktır.

Bu psikolojide olmama rağmen güzel ve umut dileyen sözlerin yer aldığı bir yazı ile ‘Now You’re Gone’ şarkısını Twitter’da paylaştım. Fakat sonrasında, gerçekten çok üzüldüğüm bir durumla karşılaştım. İsmini vermek istemediğim ve hocam dediğim, reel tarihi anlatan bir arkadaşımız büyük harflerle beni eleştirdi. Olsun, eleştirebilir tabii. Fakat eleştiri dili solun kırıcı söylemlerini bile aştı.

Böyle bir ortamda nasıl olur da müzik paylaşır ve umut dilermişim, tarzında sözlerle eleştirildim. Bu konuyu basit şahsi bir tartışma olarak görenler olabilir ama bana göre bu konu bizler için çok derin.

Ne yazıktır ki eleştiri dilimizin, benzer yaklaşım şeklinin yansıması olduğunu inkâr edemeyiz. Dilimiz bazen o kadar sert oluyor ki yıllarca yol yürüdüğümüz insanlarla bile bir anda ayrışabiliyoruz. Sol için umut sadece sloganlaşmış klişe sözlere sıkışmış durumda. Umut etmenin ve umut vermenin ne kadar hakkını verebildik bugüne kadar? Daha da ileri gideyim. Kendimiz buna ne kadar inanıyoruz?

Bu yaklaşımlarımızın ve konuşma dilimizin toplumla olan diyaloglarımızda kopmalar yarattığını hiç fark etmedik. Bu nedenle toplumun geneline özellikle 1980 sonrası ne kadar ulaşılabildik? ‘Ben acılara senden daha fazla duyarlıyım’ deme hakkını nereden buluyoruz? Buna, ‘Ben senden daha solcuyum’ kafasından başka bir açıklama getirmek mümkün değil.

Twitter üzerinden yaşadığım üzüntü sonrası aklıma çok eski bir dostumun anlattığı bir anekdot geldi. Bir Yahudi iş insanının işleri bozulmuş ve o gün eşini aramış ve “Hanım, hazırlan. Seni bulunduğumuz şehrin en iyi lokantasına götüreceğim. En sevdiğimiz şarabın da siparişini verdim” demiş. Eşi şaşırarak tepki vermiş. “Ya Salamon, iyi de işlerin bozuldu. Neden şimdi gidiyoruz?” demiş. Salamon da cevap vermiş: “İşler iyi olduğunda benim o lokantaya gitmeme gerek yok. Esas bu halimde o lokantaya gidip moral ve umut depolamam gerekir. Ancak bu sayede kendime gelir ve doğru kararlar alabilirim.”

UMUT VE MÜCADELE

Umut, mücadele ve yas söz konusu olduğunda herkesin kendine göre bir yolu, yöntemi vardır. Müzik ise çoğu zaman sadece eğlenmek için dinlenmez.

İşin özü aslında, sol taraftan bakınca, kendimizin çok bildiğini sanıp kendi dışımızda olanları eleştiriyoruz. Belki de fazlasıyla büyük egolarımızdan dolayı etrafı fark edemiyoruz. Toplumun gerçekleri neyse bizler bunları yok sayamayız. Bazen futbol da izleyebiliriz, müzik de dinleyebiliriz ve sonrasında ‘SAVAŞA HAYIR!’ da diyebiliriz. Bu durumları birbirleriyle çelişen olgular görüyorsak bence hatalı yol alıyoruz.

Ben bu sene kombine alarak Fenerbahçe’nin tüm maçlarına oğlumla gitmeye çalışıyorum. İmkân oldukça takip ettiğim sanatçıların konserlerine de gidiyorum. Bunun dışında basın açıklamaları ve birçok siyasi içerikli konularda duyarlı olmak adına isyan bayraklarını yeri geldiğince açıyorum. Her daim tepkimi ortaya koyuyorum. Hayatın doğal akışında toplum içinde yaptığım bu faaliyetlerin beni her anlamda beslediğimi düşünüyorum. Eleştirimiz birbirimize tabii ki olacak ama eleştiri tarzı kimseyi aşağıya çekmek üzerine olmamalı. Bu eleştiriler yol gösteren bir yerden yapılmalı. Belli bir yaştaysanız gelecek için umut vermek, eleştiri adı altında kırıp dökmekten çok daha önemli hale geliyor.

80 öncesi hatta sonrasında, sol yapıların içinde olan ve bu yazıyı okuyan çok dostum olduğunu biliyorum. ‘Bir daha yan yana gelmeyeceğiz’ diyerek tartıştığımız ya da daha vahimi kavga ettiğimiz kişilerle, birçok kez faşizme karşı omuz omuza siyaset yapmak durumunda kalmadık mı?

Hepimizin malumu, hayalini kurabildiğimiz bir süreçte değiliz. Dostlarımız cezaevlerinde ve savaş siyaseti hepimizin ortak eleştirisi. Karamsarlık tuzağına düşmeden yüksek sesle buna itiraz etmeli ve bir yandan da umudu dimdik ayakta tutmalıyız. Ben umudumu müzikle koruyorum. Bu hiçbir zaman duruşumu da etkilemiyor. Tartışma kültüründen uzaklaşmak ise sadece ve sadece tribünlere oynamaktır.

TAHİR ELÇİ’Yİ SAYGIYLA ANIYORUM.

28 Kasım 2015 tarihinde basın açıklamasında katledilen, hukukçu ve Kürt aktivist TAHİR ELÇİ’Yİ saygıyla anıyorum. Yıllardır tıpkı HRANT DİNK’in katledilişinde olduğu gibi mahkemeler ellerine verilen senaryoyu berbat bir şekilde oynuyorlar. TAHİR ELÇİ, AMİD’de yeri geldi katledilen yakınım SEVAG BALIKÇI’nın yanında oldu, yeri geldi ismi duyulmamış bir mağdurun. Elbet TAHİR ELÇİ’nin katledilmesinin gerçek sorumluları bulunacak. O gün bu ülkede eses devrim gerçekleşmiş olacak.


Murad Mıhçı: Ermeni yazar, siyasetçi, aktivist. 1975’te İstanbul'da doğdu. 2010’da Eşitlik ve Demokrasi Partisi Parti Meclis üyesi oldu. 2014’te İstanbul Halkların Demokratik Partisi İl yönetiminde görev alıp basın sözcüsü görevini yürüttü. 2015 yılında yapılan 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde HDP İstanbul 1. Bölge Vekil adayı oldu. 2016 ve 2017 'de Halkların Demokratik Partisi 2 Kongresi’nde Parti Meclis ve Merkez Yürütme Kurul üyesi görevlerini üstlendi. Halklar İnançlar ve Genişleme Komisyonlarında çalışma yürüttü. Turnusol, Agos Gazetesi (misafir yazar), Demokrat Haber'de yazarlık yaptı. ''Yeniden İnşa Et '' kitap yazarlarından.

Önceki ve Sonraki Yazılar