Koronavirüsün ilk dalgasının Hindistan’ı neredeyse teğet geçtiği üzerine başarı öyküleri yazılıyor, Hindu bağışıklığı efsaneleri dilden dile dolaşıyordu. Bunu, dinsel ya da kültürel etkilere ya da zaten kötü olan hijyen koşullarının bağışıklığı arttırdığına bağlayan da vardı. 

Hindistan, gerçekle şimdi yüzyüze, hem de en ağırından.

Televizyon kanalları ve gazeteler sokaklarda yakılan cesetlerin ülkeyi tam bir cehenneme çevirdiği görüntülerle dolu. 

Hindistan, 1.4 milyara yaklaşan nüfusuyla dünyanın Çin’den sonra en kalabalık ikinci ülkesi. 2014 yılından beri başbakanlık koltuğunda koyu bir Hindu milliyetçisi olarak bilinen, ülkesindeki diğer etnik ve dinsel azınlıkları açıkça düşman ilan eden, ırkçı ya da faşist diye tanımlanan Narendra Modi oturuyor. ABD’nin yenik başkanı Donald Trump’ın popülist sağ çizgisinin müritlerinden. Şüpheler zaten vardı ama şimdi ortaya çıkıyor ki,  o da “ne kadar az test o kadar az korona” şiarını benimsemiş. Ülkede pandemiyle ilgili olarak ilan edilen neredeyse tüm rakamlar yalan ya da yanlış. Bu rakamlar üzerinden kendisine zafer destanı yazan ve bunu eyalet seçimlerinde oya dönüştürmeye çalışan Modi, muhteşem mitingler yapma peşine düşmüş. Batı Bengal eyaleti seçim mitinginde halkı, “Hayatımda bu kadar kalabalık bir miting görmedim” diye selamlamış. Salgın büyük bir hızla artarken ülkede karaborsada bile oksijen tüpü bulamayan hasta yakınlarının tüm dünyaya yaptıkları çaresiz yardım çağrıları giderek yükseliyor. 

Buna rağmen Modi hükümeti, Ganj nehrinde yıkanarak günahlarından arınacaklarına inanan milyonlarca Hindu’nun  Kumb Mela Bayramı'nı kutlamalarına herhangi bir yasak getirmemiş. 

Hindistan doğumlu ünlü yazar Arundhati Roy, Guardian gazetesinde yayımlanan “İnsanlığa karşı işlenen cinayete tanıklık ediyoruz” başlıklı yazısında okuru 2017 yılında Modi’nin bir seçim mitingine götürüyor. Müslümanların yönettiği bir eyalette Kabristan denilen müslüman mezarlıklarına, Şamşan diye adlandırılan Hindu ölü yakma yerlerinden daha fazla ödenek ayrılmasını eleştiren Modi’ye mitinge katılanların “Şamşan, Şamşan” diye karşılık verdiğini hatırlatıyor. “Modi belki de şu günlerde dünya medyasındaki toplu cenaze yakma törenlerinden yükselen alev alev görüntülerin birinci sayfalarda yer almasından mutludur. Ülkesindeki tüm kabristanlar ve şamşanlar, hizmet ettikleri nüfusla doğru orantılı ve kapasitelerinin çok üzerinde  çalışıyorlar” diyerek durumu en dramatik haliyle anlatıyor. 

Hindistan’dan gelen son verilere göre ülkede günde 3 bin 500’den fazla insan ölüyor, ve her gün yaklaşık 350 bin de yeni vaka kaydediliyor. Ülkenin yetişkinlerinin yaklaşık yüzde 10’una 1 aşı ve sadece yüzde 2’sine de 2 aşı yapılmış. 

Hindistan’dan hiç de geride olmayan Brezilya’ya da baktığımızda karşımıza bire bir aynı manzara çıkıyor. Ülkenin devlet başkanı, azılı bir Irkçı ve faşist diye anılan Jair Bolsonaro. Coronavirüs ona göre aldatmaca. Maske, kapanma falan Brezilya’yı ekonomik olarak çökertmek ve kendi iktidarını zayıflatmak için ortaya atılmış yalanlar. Ülkede son zamanlarda günde 100 bine yakın yeni vaka kaydediliyor ve 3 bin kişi yaşamını korona nedeniyle yitiriyor. Sonunda Brezilya Meclisi, Bolsonaro hakkında soruşturma başlatsa da o bu soruşturma için büyük bir rahatlıkla “hiç de endişeli değilim” yorumu yapıyor. 

Durum, Batı diye tanımlanan gelişmiş ülkelerde de çok da farklı seyretmedi aslında. İngiltere’de örneğin bugünlerde, Başbakan Boris Johnson’ın karantina ilan etmektense ceset yığınlarının yükselmesini tercih ederim sözlerini gerçekten söyleyip söylemediği tartışılıyor. Ülkede virüs, Oxford Üniversitesi’nin Astra Zeneca işbirliğiyle ürettiği aşı sayesinde geriledi, yoksa koronadan günde yaşamını yitirenlerin sayısı binlerle ifade ediliyordu. 

Eminim başka ülkelerde de benzer inisiyatifler vardır ama İngiltere’de korona virüsten yaşamını yitirenlerin yakınlarının başlattığı siyasilere karşı hukuk mücadelesi veren oluşum, örnek olması açısından önemli. Johnson hükümeti, bu grubun açılmasını istediği soruşturmayı “yersiz” buldu ve “hükümetin buna ayıracak kaynağı yok” diyerek reddetti. Grup, bağış kampanyası açarak masrafları karşılamayı planlıyor, bunun için mücadele ediyor.

Aslına bakacak olursak Almanya’dan Fransa’ya, Macaristan’dan İtalya’ya kadar korona karşısında hükümetlerin yeterince önlem alıp almadıkları, aşı dağıtımı konusunda üzerlerine düşenleri yerine getirip getirmedikleri tartışmalı. Çoğu sağ, neo liberaller tarafından yönetilen bu ülkelerden sorunu en sıkı önlemlerle çözmeye çalışan Almanya’nın bile aşı konusunda hiç de başarılı olmadığını söylemek gerek.  

Trump’ın yönettiği ABD’de de durum tam da böyleydi. 

Bu mücadelenin farklı bir şekilde de yapılabileceğinin örneğini dünyaya Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern göstermişti. 

Liderin ya da partinin iktidarda fark yaratacağının örneğini ise şu anda canlı olarak ABD’de izliyoruz. Trump’ın yarattığı yıkımın tersine Joe Biden, göreve geldiği ilk gün verdiği 100 günde 100 milyon aşı sözünü neredeyse 3’e katladı. 100. Gün nedeniyle ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada selefinin tersine “salgın nedeniyle işsiz kalmanız, yoksullaşmanız, yakınlarınız kaybetmeniz sizin suçunuz değildi” dedi. “Salgınla mücadele sorumluluğu devletindir” diyerek her isteyen ABD’li yetişkinin şu anda aşıya rahatlıkla ulaşabildiğini hatırlattı. 

100. Gün konuşmasını dinlerken sık sık kürsüdeki gerçekten ABD’nin yeni başkanı Biden mı, yoksa sosyalist aday Bernie Sanders mı diye düşünürken buldum kendimi. 

Kürsünün arkasında Senato’nun da Başkanı sıfatı ile yardımcısı Kamala Harris ile Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi oturuyordu. Biden, konuşması sırasında bu 2 güçlü kadına sırtını dayamanın rahatlığı içerisindeydi, bunu hem sözleriyle hem davranışlarıyla gösterdi. 

Bernie Sanders’ın ABD’nin gençlerini arkasından sürüklediği söylemlerin, vaatlerin neredeyse tümünü sahiplenmiş, onları artık Demokrat Parti’nin ve kendi yönetiminin vaatleri haline getirmişti Biden.

Mavi yakalılar dedi, sendika dedi. Bu ülkenin kurucusu Wall Street değil orta sınıftır vurgusu yaptı. Asgari ücreti 15 dolara çıkarma sözünü yineledi. Kadınlar için ücret ve fırsat eşitliği, çocuk yoksulluğunu bu yıl yarı yarıya indirme sözü verdi. 

Yardım kuruluşu OXFAM’ın her yıl yayınladığı gelir adaletsizliği raporunu açıklıyordu sanki kürsüde Biden. Yoksulların gelirlerini milyarderlerin ise vergilerini arttıracağını ilan etti. 

İnsan hakları konusundaki söylemleri de bir o kadar radikaldi. ABD’de ırkçılığın kurumsal olduğunun altını çizdi, George Floyd’u andı. Bugün ülkeye yönelen en ölümcül terör tehdidi beyaz üstünlükçü terörizmden geliyor" ifadelerini kullandı.

Kongrenin LGBT Eşitlik yasasını en kısa zamanda masasına getireceğini umduğunu söyledi ve “özellikle gençler, çok cesursunuz ve Başkanınınz sizi destekliyor” mesajı verdi. 

Bir kez daha otokrasiye karşı demokrasinin galip geleceği vurgusu yaptı. Demokrasinin sürdürülebilir olduğunu dünyaya göstermeliyiz. Dünyaya liderlik edeceksek, demokrasimizle, eğitimimizle liderlik edeceğiz” dedi. 

Dedim ya Biden’dan çok Sanders’ı ya da İngiliz İşçi Partisi’nin bir önceki dönem lideri Jeremy Corbyn’i dinler gibiydik. Onların NATO ve uluslararası ilişkiler konusundaki görüşleri Biden’dan farklı olurdu ama bu yazıda o eleştirilere girmeyeceğim. Yalnız örnek oluşturması bakımından CHP içerisinde kendisine sol kanat diyen grubun Bernie Sanders’ın Biden’ı nasıl dönüştürdüğüne sizce de bakmaları gerekmiyor mu? Biden’ın en azından iç politikadaki sözlerine bakarak demokratik sosyalist denebilecek bir program açıklaması adım adım incelenmeye değer.

Biden’ın koronavirüs mücadelesinde ortaya koyduğu tavır, yoksullara sağladığı destek, İngiltere’de örneğini verdiğim “siyasilerin hukuki sorumluklukları soruşturması” açısından da temel alınabilecek bir ölçü. Belki vürüsü tamamen yok etme başarısını bilim henüz gösteremedi ama geriletmek siyasilerin sorumluluğundaydı, yalan yanlış bilgiler yerine halk gerçeklerle bilgilendirilmeliydi en azından. 

Arundhati Roy’un Guardian gazetesinde yayımlanan yazısında kullandığı “İnsanlığa karşı işlenen cinayete tanıklık ediyoruz” başlığını bu açıdan yeniden düşünmeliyiz. Tanıklık ettiğimiz cinayet, sayısı, dünyada 3 milyon 200 bin kişiye ulaştı. İnsanlığı hedef alan bu soykırıma göz yuman siyasilerden şimdi hesap sorulmalı ki, insanlık tarihçilerin insafına kalmasın.