Bugünlerde BBC, ABD Eski Başkanı Donald Trump’ın dış politikasına ilişkin bir belgesel yayınlıyor. Belgeselin ikinci bölümü, Ortadoğu’ya ayrılmış. Erdoğan - Trump ilişkileri konusunda ayrıntılar ele alınmış. Trump’ın Erdoğan’a “Beni ne zaman istersen özel telefonumdan arayabilirsin” dediği, golf oynarken bile ara verip Erdoğan’la görüştüğü gibi bilgilere de yer verilmiş. 

Dolayısıyla yeni başkan Joe Biden’ın göreve başlamasının üzerinden 1 ay geçmesine rağmen henüz telefon talebine yanıt vermemiş olması, Erdoğan’ın kolay kabulleneceği bir durum değil. 

Üstelik de Gare’de, PKK tarafından rehin tutulan polis, MİT mensubu ve asker 13 Türkiye vatandaşı için en azından bir başsağlığı mesajı beklenirken. 

Eminim, hafta boyunca gelişmeleri izlediniz. ABD Dışişleri’nden gelen “Eğer PKK’nin elindeyken öldürüldükleri teyit edilirse mümkün olabilecek en sert şekilde kınarız” açıklamasındaki “Eğer” şartı Büyükelçi David Satterfield’ın Dışişleri’ne çağrılmasına neden oldu. 

Ardından da ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile telefonda görüştü. Telefon görüşmelerine ilişkin bir takvim olmadığı için bu görüşme ile Satterfield’ın Dışişleri’ne çağrılması arasında bir ilişki var mı bilmiyoruz.  

Ancak bildiğimiz 2 şey var. Birincisi, görüşmenin ardından Ankara’nın yaptığı açıklama ile Washington’ın yaptığı açıklama arasındaki fark. 

Washington tarafından yapılan açıklamada, Blinken’in terörizme karşı mücadelede iş birliğinin yanı sıra demokratik kurumların, kapsayıcı yönetimin ve insan haklarının önemine vurgu yapılırken Ankara’nın açıklamasında bu bölüm hiç yer almadı. 

Bir diğeri de Blinken’in Çavuşoğlu’nu aradığı gün, Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikolaos Dendias ile de bir telefon görüşmesi yaptığıydı. 

Blinken’in tweet’leri ise adeta iki görüşme arasındaki farkı vurgulamak için atılmıştı. Blinken, “Mevlüt Çavuşoğlu ile çok eskiye dayanan Türk - ABD ikili ilişkilerinin önemi hakkında konuştum” derken, “Nikos Dendias ile ABD-Yunanistan ikili ilişkilerini daha da güçlendirme taahhüdümüzü yenilediğimiz bir konuşma yapmak zevkti” diye tweet attı.  

Türkiye - ABD ilişkilerinin giderek daha da açmaza girdiğini söylemek için böylesi kanıtlara da ihtiyaç yok. Göreve atanabilmesi için bundan 1 ay kadar önce ABD Senatosu’nda yaptığı konuşmada Blinken açık açık Türkiye için “sözde stratejik ortak” tanımı yapmıştı.   

ABD senatörlerinin Biden’a yazdığı mektubun ayrıntılarına da girmeyeceğim. Çünkü şu anda tartışılması gereken asıl sorun, bundan sonra ne olacağı. 

İki ülke arasındaki ilişkileri geren konuların başında Kürt meselesi geliyor. Türkiye’nin tezi belli: Suriye’de IŞİD’e karşı mücadelede ABD’nin YPG’ye sağladığı destekten rahatsızlığını her fırsatta ifade ediyor. Sadece sözle değil, eylemle de bunu kanıtlamaya çalışıyor. Fakat her ne hikmetse “Eğit-Donat” projesi kapsamında sağlanan silah ve teçhizatın IŞİD ya da El Kaide militanlarının eline geçmesi örneğinde olduğu gibi her seferinde ters tepiyor bu girişimi. 

ABD’nin yeni yönetimi, işbaşına geldiği günden bu yana YPG’ye desteğini saklamıyor. 

AMAÇ REHİNE KURTARMAK MI?

Dolayısıyla Ankara, tezini desteklemek için YPG yerine uluslararası desteği daha zayıf olan PKK’ye, Suriye yerine Kuzey Irak’a yönelerek bir anlamda ABD’yi test etmeyi denedi. 

Muhtemelen amacı da rehine kurtarmak değil, mümkünse yönetici düzeyinde PKK hedeflerini vurmaktı. Böylelikle çarşamba günü Erdoğan, içerideki seçmene zafer duyurusu yaparken dışarıda da insan hakları ve demokrasi konusunda adım atmasını isteyenlere, “Ne yani terörizmle mücadelede yanımızda yer almıyor musunuz?” mesajı yollayacaktı. 

İlk etapta Milli Savunma Bakanı tarafından “büyük başarı” diye duyurulan ardından Erdoğan'ın bile “başaramadık” dediği ve rehinelerin yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan bu operasyon da amacına ulaşamadı. 

İçeride ilk kez muhalefet olmanın gereklerini yerine getiren Millet İttifakı, iktidarın hamasetine sarılmak yerine operasyona ilişkin karanlıkta kalan soruları sorma cesaretini nihayet gösterdi.

ABD ise sonradan yumuşatsa da bu rehinelerin ölüm şekline ilişkin endişelerini ifade ettiği yazılı metnini henüz geri çekmedi, eğer şartına ilişkin bir yeni açıklama da yapmadı. 

ABD, ne istediğini saklamıyor: 

“S400’lerden vazgeçeceksiniz,

Doğu Akdeniz'de gerginliği düşüreceksiniz,

Kıbrıs’ta BM gözetiminde görüşmelere başlayacaksınız,

Suriye’de ABD ile iş birliği yapacaksınız,

insan hakları konusunda adım atacak, ilk olarak da AİHM kararlarını uygulayacaksınız” diyor. 

Erdoğan yönetimi ise bu konuda bugüne dek sürdürdüğü “mış gibi yaparız, inandırırız” politikasına devam ediyor. Politikasının temeli, “NATO da, ABD de, Batı da bizden nasılsa vazgeçemez” üzerine oturuyor. 

BATI BİZDEN VAZGEÇMEZ

Ayrı bir konuşma metni yazma zahmetine bile katlanmayan, başbakanlığı döneminde Binali Yıldırım’ın yaptığı bir konuşmayı Erdoğan’a okutan Saray’ın İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un NATO konulu bir toplantının açılışında bu hafta yaptığı konuşma, bu görüşü teyit ediyor. Erdoğan’ın son yıllarda yaptığı bütün konuşmalar ve Rusya ile yakınlaşma, S-400 alımı dahil atılan bütün adımlar da bunun üzerine. İktidar, “NATO’dan ayrılırız, Batı’dan uzaklaşırız” tehdidinin bugüne dek işe yaradığı görüşünde. 

Ancak ABD’nin yeni yönetiminin kolay kolay bu tehdide boyun eğmeyeceğine ilişkin endişelerin de arttığına tanık oluyoruz. 

Üstelik de Rusya ve Putin’in, Türkiye’nin bu tehditlerine geçmişte alabildiğine olanak sağladığı, Türkiye’nin elini güçlendirmesine katkıda bulunduğu herkesin malumu. Ayrıca son yıllarda Putin-Trump politikalarının uyumu konusu da Türkiye’nin bu ikilinin içerisinde kendisine alan açmasını kolaylaştırmıştı. 

Ancak durum şimdi Rusya açısından da farklı. Putin de iktidarını sürdürme kaygısı taşıyor. Özellikle ambargolar, Rusya'nın pandemiyle birlikte daha da zora giren ekonomisi için ağır bir yük. Bir de ülkede muhalefetin Batı tarafından gördüğü destek var. Yani Putin’in eli de Erdoğan’a uzanacak kadar güçlü olmayabilir bu dönemde. Erdoğan'la yaptığı son telefon görüşmesinde Putin, Gare operasyonu için PKK adını ağzına bile almamış. 

O zaman Türkiye ne yapacak?

NATO’YA DA BATI’YA DA SIRT ÇEVİREMEZ

Çünkü iktidar, ne NATO ile ne ABD ile ilişkilerini kesebilecek cesarete ya da güce sahip değil. Bir aydır ABD’den telefon bekleyen Erdoğan yönetiminin ABD’de güçlü lobi şirketlerine yüzbinlerce dolar ödeyerek, Türkiye’yi yeniden F-35 programına aldırmak için uğraştığı ortaya çıktı. 

Bazı kendini bilmez aklıevveller de bunları görmezden gelip, “ABD ile gerekirse çatışırız” naraları atıyorlar. 

Uzaya gitme vaadi yetmemiş, uçuşlar çoktan başlamış… 

Aşı peşinde koşuyor, Çin’e taviz üzerine taviz veriyorsun. Uygur Türklerinin evlerine yaptığın baskınlar, Batı medyasının gündeminde. Açıkça “Uygur Türkleri Türkiye’nin satışına geldi” diye haberler çıkıyor. Ekonomin baş aşağı gidiyor. 

Kiminle çatışıyorsun, nerede, nasıl, hangi gücünle diye bir soran çıkmaz mı? 

Bunu aklından geçirenlerle tartışamazsın bile. 

Şimdi yapılacak tek şey, Gare operasyonundan sonra oluşan iktidarın arkasında hizalanmak yerine soran, sorgulayan anlayışı kesintisiz olarak kararlılıkla sürdürmek…

O zaman ilk seçimlerle giderler, hem de tıpış tıpış. 

ABD ya da Batı istediği için değil. 

Onların tek katkısı olsa olsa, Erdoğan’ı iktidarda tutmak için verdikleri desteği kesmek olabilir. 

Yeter ki Türkiye’de barış içinde birlikte yaşamayı isteyen muhalefeti büyütmeyi başaralım. 

O zaman savaş naraları atanlara yanıt Kardeş Türküler’in “Tencere Tava Havası’yla gelsin… 

Amman amman, bıktık valla

Amman amman, şiştik valla

Bu ne kibir, bu ne öfke

Gel yavaş gel, yerler yaş...