İngilizler Avrupa’dan, İskoçlar Krallık’tan ayrılmak istiyor



Artı Gerçek

Birleşik Krallık’taki seçim sonuçları haritasına bakıldığında İskoçya’nın tercihi ile İngiltere’nin tercihi arasındaki farkı görmek zor değil. Peki şimdi ne olacak?


Birleşik Krallık’ın Londra'daki parlamentosuna 59 vekil gönderen İskoçya'da, İskoç Ulusal Partisi SNP sandalye sayısını 35'ten 48'e çıkararak oransal olarak bakıldığında seçimin en büyük kazananı oldu. Bu sonuçlar, hem Birleşik Krallık hem Avrupa hem de bütün dünyada azınlıklar ve bölgesel yönetimler açısından 13 sandalyeden çok daha büyük bir anlam taşıyor.

Türkçede kolaycılık ya da alışkanlıkla İngiltere dediğimiz yer, hem coğrafi hem de siyasi olarak bu tanıma sığmayacak kadar geniş ve karmaşık bir yapı aslında.

Önce en geniş tanımdan başlayalım.

Birleşik Krallık denildiğinde İrlanda adasının bir bölümü olan Kuzey İrlanda ile Büyük Britanya adasını oluşturan İskoçya, Galler ve İngiltere anlaşılır. Her bölgeden seçilen milletvekilleri de Birleşik Krallık parlamentosunu oluşturur.

İrlanda ile çatışmalı süreci bitiren 1998 yılındaki “Hayırlı Cuma” anlaşmasının (Good Friday) ardından Kuzey İrlanda özerk parlamentosunun kurulmasını, İskoçya ve Galler’de özerkliğin tanınması izledi. Özerk parlamentolar, o dönemde iktidar olan Tony Blair başkanlığındaki İşçi Partisi’nin en büyük başarısı olarak anılmaya bugün de devam ediliyor. Her ne kadar izlediği savaş yanlısı, neoliberal politikalar ile göçmen karşıtlığı bugün yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İşçi Partisi’nin doğal tabanıyla ilişkilerini kesmesine yol açmış olsa da -ki bunun kanıtlarını geçen haftaki yazımda ele almıştım - Blair’in özerklik konusunda attığı adımların önemine değinmeden geçmek olmazdı.

Tabii ki o güne kolay gelinmedi. Çoğumuzun “Cesur Yürek” filmiyle tanıdığımız ve 1300’lü yılların ilk dönemine damgasını vuran William Wallace’ın İngiltere krallığının İskoçya’yı boyunduruğu altına almasına karşı verdiği mücadele de dahil yüzlerce yıllık bir bağımsızlık mücadelesinden söz ediyoruz İskoçya için.

Ama yazıyı tarihçeye boğmak yerine biraz daha seçimler ve yaratacağı sonuçlara bakmakta yarar var. Birleşik Krallık’ın 12 Aralık seçimleri, elbette ki Kuzey İrlanda ve Galler açısından da önem taşıyordu.

Kuzey İrlanda’nın İngiltere ile birliğinden yana, faşist diye tanımlanan Demokratik Birlik Partisi (DUP) 10 sandalyesinden ikisini, soldaki Sosyal Demokrat Kuzey İrlanda Partisi SDLP'ye kaptırdı. Bu kayıptaki en büyük rolün DUP’un Theresa May azınlık hükümetine verdiği destek olduğunu tahmin etmek zor değil. Sinn Fein ise yine 7 milletvekili çıkardı ancak Sinn Fein vekilleri Kraliçe'ye bağlılık yemini etmeyi reddettikleri için parlamentoya gelmiyorlar.

Galler'deki İşçi Partisi'ne yakın ulusal parti Plaid Cymru'nun 4 olan vekil sayısı aynı kaldı.

Dolayısıyla seçim sonuçları açısından bakıldığında en çarpıcı değişim, İskoçya’da gerçekleşti. Sadece İskoçya ele alındığında sonuçlar şu şekilde ortaya çıktı:

İskoç Ulusal Partisi (SNP- Scottish National Party): % 45 - 48 milletvekili (Oy oranı yüzde 8.1, milletvekili sayısı 13 arttı)

Muhafazakâr Parti (Conservative Party): Yüzde 25.1 - 6 milletvekili (Oy oranı yüzde 3.5 ve milletvekili sayısı 1 azaldı)

İşçi Partisi (Labour Party): Yüzde 18.6 - 1 milletvekili (Oy oranı yüzde 8.5 ve milletvekili sayısı 6 azaldı)

Liberal Demokrat Parti: Yüzde 9.5 - 4 milletvekili (Oy oranı yüzde 2.8 arttı, milletvekili sayısı değişmedi)

Seçim haritasına bakıldığında İskoçya’nın tercihinin Birleşik Krallık’tan farkı açıkça görülüyor.

Yaklaşık 5 milyon nüfuslu İskoçya, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkması referandumunda da yüzde 62 oranında hayır diyerek Birleşik Krallık’ın genelinden farklı bir tercih ortaya koymuştu.

Vergi koyma ve toplama konusunda bazı yetkilerle de donatılan İskoçya Parlamentosu, başta eğitim, sağlık olmak üzere Birleşik Krallık parlamentosundan ayrı bir karar mekanizmasına sahip. Ancak Krallığın bütününü ilgilendiren konular ile dış politika, savunma gibi konularda İskoçya’nın geleceğine ilişkin karar yetkisi yok.

İskoçya’nın bağımsızlık talebi yeni değil. 2014 yılında İskoçya’da yapılan referanduma katılanların yüzde 55’i bağımsızlığa hayır demişti. O günlerde henüz Brexit sorunu gündemde değildi.

O günün temel sorunları olarak;

Başta Trident füzeleri atan nükleer denizaltılar olmak üzere İskoçya topraklarındaki Birleşik Krallık askerî üsleri,

Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz rezervleri ile bu rezerv gelirlerinin paylaşımı sayılıyordu.

İskoçya’nın bağımsızlığı halinde ise Avrupa Birliği ile ilişkiler, para biriminin ne olacağı tartışılıyordu.

Sorunlar hala önemini koruyor ama tartışma konuları, Brexit için düğmeye basılınca yeni bir boyut kazandı.

İskoç Ulusal Partisi, Avrupa Birliği’nde kalmaya devam etmek istiyor, kendi bölgelerindeki iradenin de bu yönde olduğundan yola çıkan parti, “AB’den çıkışı bize dayatamazsınız” görüşünde. Sınırlarını AB’den gelen göçmene de kapatmak istemiyor İskoçya.

Son yıllarda Avrupa’da ayrılık talebini yükselten özerk bölgeler, İskoçya ile sınırlı değil. Katalonya’daki tartışmalar da, İspanya genelindeki seçim sonuçları da çok benzer bir tabloyu ortaya koyuyor.

“Kendi yaşadığımız yerlerde kendi kararlarımızı vermek istiyoruz” iradesine karşı çıkan ya da bu konuda bir çözüm önermeyen partilerin eriyişine de tanıklık ediyoruz bu bölgelerde.

Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi için oldukça zor bir sınav vardı. Genel Başkan Jeremy Corbyn’in İskoçya’nın bağımsızlık referandumundan yana olduğu biliniyor. Ancak Corbyn, İskoç Ulusal Partisi’nin İskoçya’da yeni bir bağımsızlık referandumu talebine net bir yanıt veremedi. Bu sözü verse, Birleşik Krallık genelinde oy kaybedeceği kesindi. Çünkü Muhafazakâr Parti’nin Corbyn’e en fazla saldırdığı konuların başında İrlanda ve İskoçya’nın bağımsızlık için yeni referandum taleplerine sıcak bakması nedeniyle “bölünme sendromu”nu kullanması geliyordu.

Belli ki bu kez de İskoçyalı seçmen hem Brexit’e toptan karşı çıkmayan hem de bağımsızlık referandumuna açık destek vermeyen İşçi Partisi’ni cezalandırdı.

İspanya’nın yeni sol partisi Podemos’un da Katalonya konusunda bir çözüm önerisi olmaması oylarının erimesinin önemli bir gerekçesi sayılıyor.

Belçika’da Flamanların ayrılma talepleri de benzer özellikler gösteriyor.

2000’li yılların bağımsızlık talepleri sadece klasik ulus devlet ya da milliyetçilik kavramları ile açıklanamayacak kadar karmaşık.

Artık bu bölgelerdeki özerk yönetimler, sadece sosyal konularda değil, ülkelerinin her alandaki geleceğine ilişkin söz sahibi olmak istiyorlar.

Nedenlerini bugüne dek bu bölgelerden yükselen seslere duyarsız kalan, kulaklarını tıkayanlarda da aramak gerek.

Belli ki Muhafazakâr Parti, İskoçların yeni bir referandum talebi ile ilgilenmeyecek bile. “Örnek olur” korkusu taşıyan Avrupa Birliği’nin de İskoçya’ya destek olması zor görünüyor.

Ama bu ilgisizlik muhtemelen sorunun daha da büyümesine yol açacak.