ABD Başkanı Donald Trump 6 Aralık Çarşamba günü, Kudüs'ü başkent olarak tanıdığını ve ABD'nin Tel Aviv Büyükelçiliğinin Kudüs'e taşınacağını ilan etti. Bu tarih bir kaç açıdan önemli. İlki, Beyaz Saray'daki geleneksel (Musevi bayramı) olarak kutlanan Hanuka Bayramı etkinliklerinden 1 gün önce yapıldı bu açıklama. Üstelik de geleneklerin tersine, Demokrat Parti senatörleri de İsrail'in yayılmacı politikalarına karşı çıkan reformcu Yahudiler de Noel kutlamaları için süslenmiş Beyaz Saray'daki Hanuka partisine davet edilmediler. Bu partide Kudüs'ü İsrail'in başkent olarak tanıyan evsahipleri Donald Trump ve bu kararda önemli bir pay sahibi olan Yahudi damat Jared Kushner idi. Böylelikle, Beyaz Saray'a taşınmalarının birinci yılı dolarken, seçim kampanyalarına maddi ve manevi desteklerini bol keseden harcayan muhafazakar Yahudilere de teşekkür etmiş oldular.

Ama işin bundan çok daha önemli boyutu, Trump'ın seçim kampanyasına Rusya'nın destek olup olmadığı soruşturmasında yatıyor. Özel Savcı Robert Mueller'in Alman Deutsche Bank'tan Başkan Donald Trump ve ailesine ait hesaplarla ilgili veriler talep ettiği haberleri medyada yer almıştı.

DEUTCHE BANK'TAN SAVCIYA TRUMP BELGELERİ

Ne tesadüf ki, Çarşamba günü Kudüs kararı ile Deutche Bank'ın Mueller'e bu belgeleri verdiği haberleri yan yana sütunlarda yayınlandı. Ertesi günü yapılan yorumlarda ise bu zamanlamanın hiç de tesadüf olmadığının üzerinde duruldu.

Trump daha Temmuz ayında yaptığı bir açıklamada, Mueller'in finansal bilgilerini araştırmasını "kırmızı çizgim" diye nitelemişti. Zaten Ulusal Güvenlik Danışmanı iken istifaya zorlanan Michael Flynn'in Mueller ile anlaştığı haberleri nedeniyle Trump ve yakınlarının zor günler yaşadığı kimse için sır değil. Dolayısıyla, seçim kampanyasında sözünü verdiği Kudüs'ü başkent olarak tanıma ve ABD elçiliğinin Kudüs'e taşınması kararını açıklamak için Trump açısından en uygun zamandı.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson'ın, "elçiliği taşımamız, kolay değil en az iki yıl alır, ayrıca Kudüs'ün İsrail'in başkenti olarak tanınması 'Kudüs'ün nihai statüsü konusunda gösterge' değil" açıklamaları da Trump-show'u açıklar nitelikte.

FİLİSTİN'İ SAVUNACAK ÜLKE KALMADI

Artı Gerçek yazılarımda, elimden geldiğince dünyadaki gelişmeler konusunda dosyalar hazırlayacağım. Bu dosyalar, tahmin edebileceğiniz gibi çoklukla köşe yazılarından uzun olacak. Bu yazımda da Filistin halkını zor durumda bırakacak sonuçlar yaratacak Trump-show'un nasıl bu kadar rahat oynanabildiğine, bu kararın nasıl bir siyasi ortamda ilan edildiğine bakmak için biraz gerilere gidelim istiyorum.

Filistin mücadelesinin tarihi ayrıntılarına girmek değil amacım. Sadece bazı önemli tarihlere ve bu sorunun aktörü olarak görülen bazı ülkelerin durumuna dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi İsrail Devleti'nin kuruluşu 14 Mayıs 1948'de Tel-Aviv'de toplanan Yahudi Milli Konseyi tarafından ilan edildi. Aynı tarihte Britanya, sömürgesi konumundaki Filistin topraklarından çekildiğini açıklamıştı. Amerika Birleşik Devletleri kurulan devleti fiilen de olsa hemen tanıdı. 15 Mayıs tarihinde ise Mısır, Ürdün, Lübnan Suriye ve Irak orduları İsrail Devleti'ne karşı savaş ilan ettiler. Stalin yönetimindeki Rusya da savaş ilan eden devletlerle yakınlığına rağmen İsrail devletini 17 Mayıs 1948'de hem de resmen tanıdı. 1 yıl süren ve Suudi Arabistan'ın da katıldığı savaştan İsrail, galip ve topraklarını genişleterek çıktı. Türkiye de henüz 1. Arap İsrail savaşı sürerken Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler bünyesinde kurulan ve daha önce İsrail'in bağımsız devlet ilanına karşı çıkan ülke olarak Filistin Uzlaştırma Komisyonu'nda yer aldı. Ancak Türkiye de 28 Mart 1949'da da ilk Müslüman ülke olarak İsrail'i fiilen tanıdı. İran ise o yıllarda kendi iç sorunlarıyla uğraştığından bu savaşta yer almadı.

1948 yılında İsrail'e karşı Filistin'i savunan bu ülkelerin bugünkü durumuna baktığımızda karşımıza çıkan tablo, İsrail'in giderek güçlendiği buna karşılık Ortadoğu Arap ve Müslüman devletlerinin ise İsrail'e karşı sesini bile çıkaramayacak hale geldiği bir tablo ile karşı karşıyayız. Mısır, malum darbeci General Abdülfettah El Sisi yönetiminde tamamen ABD-İsrail yörüngesinde bir politika izliyor. Suriye ve Irak'ta süren iç savaşlar nedeniyle yönetimlerinin şu anda Ortadoğu politikasında söz söyleyebilecek halleri bile yok. Ortadoğu'nun en kanlı diktatörlükleri olan Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri Trump'ın ilk olarak kendi ülkelerini ziyaret ettiği günden bu yana dünyaya "demokratikleşme" masalı olarak anlatılan ve özünde İran'a karşı İsrail'e yanaşma diye özetlenebilecek bir politikanın peşinde. Lübnan ise yıllardır İran-Suudi Arabistan'ın güç savaşlarının sürdüğü ve Şii Hizbullah'ın askeri ve politik ağırlığının hissedildiği bir ülke. Son olarak yaşanan Başbakan Saad Hariri'nin istifası ve arkasından Suudi Arabistan'da rehin tutulması olayının da İsrail oyunu olup olmadığı hala tartışmalı.

ÜRDÜN'DEN KONFEDERASYON ÖNERİSİ

7 Ağustos 2017'de Ürdün Kralı Abdullah ile Filistin Devlet Başkanı arasında Ramallah'ta yapılan görüşmede, iki bağımsız devletten oluşacak Filistin Ürdün konfederasyonu fikrini yeniden tartışmaya başladıkları haberleri medyada yer almıştı. Bu fikir, İsrail yönetimini başından beri tedirgin ediyor.

Bu noktada Filistin'de Hamas hareketinin yükselmesine de gözatmakta yarar var.

1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü ve askeri kolu El Fetih, dinsel bir savaştan çok, Filistin'in kurtuluşuna bir özgürlük mücadelesi olarak bakan bir örgüttü.

Her ne kadar daha önce FKÖ içerisinde yer alsa da Hamas, Gazze'de 1987 yılındaki ilk İntifada sırasında Müslüman Kardeşlerin ideolojik kollarından biri olarak kuruldu. Kurucusu Şeyh Ahmed Yasin, örgütün kuruluş amacını, bugünkü İsrail, Batı Şeria ve Gazze bölgesinde bir İslam Devleti kurulması olarak tanımladı.

El Fetih ile Hamas arasındaki ilk ayrışma, Oslo Barış Anlaşması sonucunda ortaya çıktı. 1993 yılında dönemin ABD Başkanı Bill Clinton, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve FKÖ Lideri Yaser Arafat arasında imzalanan bu anlaşmanın ardından El Fetih, silahlı eylemlerini durdurdu. Hamas ise bombalı intihar eylemleri dahil İsrail'e yönelik her türlü saldırıya devam etme kararlılığını açıkladı ve FKÖ'yü davaya ihanetle suçladı. 2000 yılı Temmuz ayında ABD Başkanı Clinton'ın başkanlık konutlarından birisi olan Camp David'deki zirve de dönemin İsrail Başbakanı Ehud Barak'ın talebiyle yapıldı. Clinton-Barak-Arafat'ın Camp David zirvesinden bir sonuç çıkmasa da iki taraf da müzakerelere en yakın zamanda bir anlaşmaya varma amacı ile devam edecekleri sözü verdiler. Bundan yaklaşık 2 ay kadar sonra bu görüşmeleri dinamitleyen bir gelişme yaşandı. Eylül 2000 yılında İsrail Başbakanlığına aday eski Savunma Bakanı ve Filistinliler'in "Beyrut Kasabı" diye adlandırdıkları Ariel Şaron El Aksa'yı ziyaret etti. Yahudiler için özel bir önem taşıyan bu ziyaret Müslümanlar açısından dini değerlere saldırı sayıldı. Çünkü bu kutsal alana Müslüman olmayanların girmesine izin verilmiyordu. İkinci İntifada eylemlerinin başlamasına yol açan bu ziyaret, Şaron'a başbakanlık yolu açtı ama sertlik yanlısı Hamas'ın daha da güçlenmesini sağladı. 2004 tarihinde önce Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin, İsrail saldırısı ile öldürüldü. Arafat da aynı yıl, ölüm nedeni konusunda spekülasyonların hala sürdüğü şüpheli bir hastalık sonucu yaşamını yitirdi. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başına Arafat'ın ölümü üzerine Mahmud Abbas geldi. 9 Ocak 2005 tarihinde yapılan seçimlere El Fetih'in adayı olarak giren Abbas, oyların % 62.52'sini alarak Filistin Devlet başkanı seçildi.

"BÖL VE YÖNET" İŞBAŞINDA

İsrail'i tanımayı reddeden Hamas ise , Filistin'de 2006'da yapılan genel seçimleri ezici çoğunlukla kazandı. Seçim sonrası Hamas üyesi İsmail Haniye liderliğinde bir ulusal birlik hükümeti kuruldu. Ancak İsrail ve Batılı ülkeler Hamaslı kabine üyelerini tanımadılar. 10 Haziran - 15 Haziran 2007 tarihleri arasında Hamas üyeleri, Gazze'de faaliyet gösteren El Fetih yetkililerinin tamamının görevlerine el koydu. Yaşanan çatışmalarda 118 Filistinli öldürüldü, 550'nin üzerinde Filistinli yaralandı. 14 Haziran tarihinde Mahmud Abbas mevcut hükümetin lağvedildiğini açıkladı ve Hamas'ın politik lideri İsmail Haniye'nin görevine son verildi.

Bu hareketle birlikte Filistin de facto olarak iki bölgeye ayrıldı. Hamas, Gazze'nin hakimiyetini eline alırken, El Fetih de Batı Şeria'nın idaresine devam etti.

Böl ve yönet politikası bir kez daha başarı kazanmıştı.

El Fetih ile Hamas bir birlik hükümeti kurulması ve seçime gidilmesi konusunda ilk kez Nisan 2014'te uzlaştılar.

Temmuz 2014'te Hamas'ın üç Yahudiyi kaçırıp öldürdüğü iddiası üzerine İsrail Gazze'ye saldırdı. Aralarında çok sayıda çocuğun olduğu 1000'den fazla sivilin ölümü ile sonuçlanan 7 haftalık bir bombardıman gerçekleştirdi.

Bu tarihten sonra iki taraf arasındaki ilk yakınlaşma, geçtiğimiz ay sağlandı.

Kasım 2017'de Filistin'de yönetimi elinde bulunduran gruplar, 11 yıl sonra ilk kez meclis seçimlerine gidilmesi konusunda uzlaştılar. 2018'de yapılması planlanan seçimin tarihini Mahmud Abbas belirleyecekti. Bu plan da muhtemelen Trump'ın Kudüs'ü başkent olarak tanıması kararıyla askıya alınacaktır.

Filistin meselesine bakarken üç devletin durumunu ele almadık. Bunlardan birincisi İran ki, Ortadoğu'da İsrail'i en çok korkutan ülkelerin başında geliyor. 5+1 ülkeleri ile İran'ın yaptığı ve Obama yönetimi tarafından desteklenen nükleer anlaşma, İran'a yönelik ambargoları kaldırma hedefi taşıdığından İsrail'i son derece tedirgin ediyordu. İran ambargosu, İsrail tarafından her dönemde savunuldu. Güçlü bir İran, İsrail'in en çok karşı çıktığı şey. Dolayısıyla Trump'ın İran'la sertleşme politikaları İsrail tarafından büyük destek buluyor.

RUSYA HEM DOST HEM DÜŞMAN

Rusya ise İsrail - İran ilişkileri konusunda son derece ilginç bir pozisyonda. İran'ın yanındaymış gibi görünen Rusya, 2010 yılında İran'a ambargo uygulanması yolundaki BM kararını tartışmasız desteklemişti. İsrail'i Stalin döneminde resmen ilk tanıyan ülke olan o dönemin Sovyetler Birliği benzer tavrını Putin Rusyası ile de sürdürüyor. İsrail ile Rusya arasında son derece sıcak bir ilişki var. İran'la da arası oldukça iyi görünen Rusya'nın, İran'ın bölgede kendi denetiminde ama zayıf bir ülke konumunda kalmasını istediği kesin. Çünkü her iki ülke de doğalgaz üretiminde birbirinin rakibi konumunda. Güçlü ve Batı ile iyi ilişkileri olan bir İran, Rusya'nın da işine gelmiyor.

Son olarak Türkiye... Hamas yönetiminin Türkiye ile yakınlığı tartışmasız bir gerçek. Hatta Hamas'ın eski siyasi lideri Halit Meşal tarafından Mayıs 2017'de açıklanan "Yeni Siyaset Belgesi"nin Türkiye'nin dayatmasıyla hazırlandığı söylendi. Bu belgenin henüz açıklandığı gün, bir uçak yolculuğunda, Erdoğan'ın gazetecileri ona bu belgeyi sormuş, o da bütün ayrıntılarıyla belgeyi neredeyse satır satır anlatmıştı. Bellli ki, İsrail'le Türkiye'nin iyi ilişkileri doğrultusunda bu belge, Hamas'a dayatılmıştı. Ancak belge açıklandıktan sonra İsrail, tatmin olmadığını açıkça bildirdi. Bunun üzerine de yine Türkiye'nin baskısıyla Halit Meşal Hamas'taki siyasi büro liderliğini İsmail Haniye'ye devretti. Katar krizi sırasında da Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin şartlarından biri, Hamas'ın Katar'ı terketmesiydi. Bu karar, tartışılmadan uygulandı. Meşal ve Hamas, belli ki hamileri tarafından artık terkedilmişlerdi.

ZARRAB VE FLYYN, AKP'NİN KABUSU

Türkiye, dış politikada son yılların en zayıf günlerini yaşıyor. ABD'de süren Zarrab davası, Michael Flynn'in Erdoğan adına Zarrab'ın ve Gülen'in ABD'den kaçırılmasına yardımcı olacağı sözü vermesi ve bugünlerde bunu savcıya anlatma olasılıkları Erdoğan yönetimine soğuk terler döktürüyor. Çünkü, bu suçlamalar Erdoğan'ı uluslararası Ceza Mahkemesi'nin önüne çıkartabilecek suçlar.

Trump açısından da durum pek parlak değil. Rusya'nın Trump'ın seçim kampanyasına destek verdiği iddiası Fynn'in açıklamalarıyla güçlenirse ona da vatana ihanet suçlamasının yolu açılabilir.

İsrail Başbakanı Benyamin Netenyahu'nun durumu da bu ikiliyle aynı noktada. Ülkesinde ağır yolsuzluklarla suçlandığı protesto gösterileri var.

Trump'ın Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması kararı, hem kendisine yönelik tartışmaları hem Netenyahu protestolarını öteledi, hem de Erdoğan'a aradığı ABD düşmanlığı için yeterince malzeme vermiş oldu. Erdoğan'a iç politikadaki tıkanmışlığını aşacak bu lütuf bu kez de Trump tarafından ona bağışlandı. Yolsuzluğun, usulsüzlüğün batağındaki bu üç lider, bazen birbirlerinin sırtını sıvazlıyor bazen de en yüksek perdeden birbirine bağırıyor. Bu siyasi şova inanmaya dünden hevesli İsrail karşıtları kararı sokaklarda protesto ediyor, yanlıları da partiler düzenleyerek kutluyor. Kutlamalar da protestolar da yolsuzluklara bulanmış liderlerin ömrünü uzatıyor, güçlerine güç katıyor.

EDWARD SAİD'E SELAM OLSUN

Bu yazıda Son yıllarda özgürlük mücadelesinden çok dinsel bir mücadele olarak ön plana çıkarılmaya çalışılan Filistin halkının var olma, insanca yaşam mücadelesinin nasıl yapayalnız bırakıldığının hikayesinin bir fotoğrafını çekmeye çalıştım. Sadece Filistin meselesine, yalnızca en çarpıcı noktaları ile bakmak bile, yolsuzlukların batağındaki kirli siyasetin insanların yaşamını nasıl tehdit ettiğini, dinin, milliyetin nasıl ayrışma noktaları yarattığını ortaya koyuyor. İnsanlık ya bu kirliliğe, yozlaşmaya, hukuksuzluk ve eşitsizliğe karşı birlikte mücadele edecek ya da "aman canım, yolsuzluk yapmışsa bizimkiler yapmış, şimdi buna karşı çıkarsak Amerikancı oluruz, ya da gemimizi batırırız" anlayışlarının arkasına sığınacak.

Bıkmadan usanmadan, korkmadan, din dil, renk, cinsiyet, milliyet ayrımı yapmadan insanlık mücadelesi verenlerin, ömrünü insanlık mücadelesine vermiş Filistinli yazar Edward Said'in deyimiyle "yersiz yurtsuzların" Dünya İnsan Hakları Günü kutlu olsun.