türkiye’de ezelden beri, okullarda pazartesi sabahı ve cuma ders bitiminde istiklâl marşı okunur. 12 eylül öncesinde bir sürü öğrenci –daha doğrusu disiplin teröründen korkmayanlar- marşı söylemez, sadece ağzını oynatırdı; marşla bir dertleri olduğundan değil, sadece itaat etmemek için. marşın, “korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” kısmını “çayeli’nden öteye gidelum yali yali…” diye başlayan türkünün bestesiyle okumak yaygın bir şakaydı, tören öncesi söylemek adettendi. dillere destan prozodisi sayesinde, marşın ne dediğini anlaşılmadığı gibi anlamaya da çalışan da yoktu. ben mesela ilkokuldayken “al sancak”ı uzun zaman izmir alsancak sandım ama gerisini de merak etmedim. 

darbe kendisine resmi söylem olarak atatürkçülüğü seçti. resmi ideoloji de diyemiyorum çünkü din dersinin zorunlu kılınması gibi birçok uygulama kemalist laisizmle bağdaşmıyordu. 

bu hamle de istiklâl marşı’na okullarda yapılan muameleyi değiştirmedi, “hazrol”, insanın gülmemek için kendisini tuttuğu bir an, marşın söylenmesi de arkadaşlarla bakışılıp gülmemeye çalışılan bir zaman oldu. disipline meraklı bir öğretmenle göz göze gelinir, gülme arzusunu bastırmak için gözler aşağıya, tırnaklara çevrilir. çocuklara, gençlere layık gördüğümüz tekdüzelik içinde küçük maceralar. 

bir şey resmi kültürün parçası haline geldiğinde, otorite tarafından dayatıldığında, insanlar git gide daha fazla, sadece ağzını oynatmaya başlıyor. 

türkiye’nin siyasal kültürüne o kadar çok simge yüklendi ki bugün genel bir simge yorgunluğundan söz edebiliriz. simge okuma becerileri siyasal bilincin yerini aldı, simgelere dayanan siyaset birbirimizi dinlememizi engelliyor ve bu da en çok azınlıkta olanlara zarar veriyor. iktidar da bunu gayet iyi biliyor.

ama işte belli simgelerin, siyasetin dayatılmasının özellikle gençlerde ters tepki verebileceğini bilmiyor. bunda iktidar bloğundaki farklı güçlerin itaat geleneğinden gelmesinin etkisi var, bence. akp iktidarıyla birlikte türkiye’nin kurumları dinselleşti, laiklikten uzaklaştı. ama özellikle son yıllarda nüfusun dindarlaşmaktan uzaklaştığına dair çok işaret var. 

diğer yandan, her kanalda sürekli konuşan aynı insanlar da bir süre sonra ister istemez inandırıcılıklarını kaybediyor. hele gerçekleri ifade etmiyorlarsa… ve her kesim, sıra mevzu kendisine geldiğinde, gerçeklerin ifade edilmediğini görüyor. bu, başka anlatılanları da sorgulamasını sağlıyor. zaten en azından düzenli internet erişimi olanlar açısından farklı mecralardan haberdar olmamak, insan istese bile mümkün değil. 

iktidar emekçilerin tek güvencesi olan kıdem tazminatına, bir kere daha göz dikti, diğer yandan pandemiyi kendi ihtiyaçlarına uyacak şekilde kullandı, cezaevlerinde siyasi mahkûmlar salgının insafına terkedildi, kürt illerinde, cizre’de, urfa’da artan vaka sayısı görmezden geliniyor. 

onur haftası vesilesiyle, lgbti+’ler bir kere daha hedefe konuldu, kadınlar ve kadın hareketi hep hedefte. insan, gözlerini kapatmadığında her şeyi görüyor. 

yukarıda da andığım 12 eylül darbesinden sonra türkiye’de çok fazla işkence yapıldı. amaç solu, demokratik hareketleri, sendikaları ve sağın artık ihtiyaç duyulmayan kesimlerini sindirmekti. ama bu işkenceler, baskılar gizlenmeye, inkâr edilmeye çalışıldı.

bugün yine işkence ve baskı tırmanıyor, geçtiğimiz günlerde diyarbakır’da sevil rojbin çetin’e yapılanlar bu konuda yeni bir eşik. (yeri gelmişken yazmak istiyorum, köpeklerin insanları korkutmak, canlarını yakmak üzere eğitilmeleri ve kullanılmaları hayvan istismarı, hayvan hakları savunucuları umarım buna itiraz eder.) ancak 12 eylül dönemiyle bir fark var; 12 eylülcüler, politik hareketleri imhaya çalışıyordu, bu kez göz korkutulmaya da çalışılıyor. geçtiğimiz haftalarda bir gencin, işkence görmüş çıplak fotoğrafının ve işkence altındaki bir insanın sesinin sosyal medyada paylaşılması bu yönde bir adımdı. 

herkesi korkutacak şeyler var, kimi salgından, kimi işkenceden, kimi işsiz kalmaktan, bir başkası uzun hapis yatmaktan, bir diğeri malının mülkünün elinden alınmasından, kimi de üniversitesinin kapatılmasından korkabilir. ve korkulacak her şeyin yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. 

ama işte bir cendere haline getirilen eğitimden, değişen kararlardan, pandemiden bıkan binler olunca, dislike butonuna basmaktan korkulmuyor. yüzlerce kişi bir araya gelebilince ankara’ya yürümekten, çağlayan adliyesi’ni doldurup slogan atmaktan çekinilmiyor. 

su yolunu buluyor, halk kendi yollarını, kanallarını açıyor.

iktidar bloğu, kendisi dışındaki her partiyi, siyasal hattı düşmanlaştırma siyaseti izliyor. ama düşmanlaştırdığı her partinin muhalefet etmeyi hedeflediğini söylemek doğru olmaz, iyip gibi, iktidar ortağı olmaya itiraz etmeyecekler de var. olumlu ve olumsuz dinamikler barındıran bütün bu karmaşa içinde, siyasetin seçimlerden ibaret olmadığını söylemeye zaten gerek yok da, muhalefet etmeye çalışan partilerin bütün bu dislike’lara layık olmaya çalışacağını, bunları birer oy çuvalı değil de türkiye’yi dönüştürecek bir dalga olarak göreceğini umuyorum.