Salgının birinci dalgasında ülkelerin -bazen birbirine çok benzer gibi görünen komşu ülkelerin- tepkileri ve salgını yavaşlatmaktaki başarıları birbirinden oldukça farklı oldu. Yazımın bugünkü bölümünde, bugüne kadarki farklı tepkilerin bazı nedenlerinden, daha sonra yayımlanacak bölümünde ise farklı ülkelerden örneklerle şu anda ne gibi farklılaşmalar olduğundan ve önlemlerin ne şekilde gevşetildiğinden, neleri örnek alabileceğimizden bahsedeceğim.

NÜFUS YAPISI

Nüfus yapısı önemli. Mesela İtalya yaşlı nüfusu çok yüksek bir ülke, özellikle yaşlılara zarar veren bir salgın İtalya gibi ülkelere daha çok zarar verir. İtalya bu konuda yalnız değil, çoğu Avrupa ülkesinin nüfusu yaşlı. Ancak Kuzey Avrupa’da başka bir faktör devreye giriyor. Nüfusun çok büyük bir bölümü tek başına yaşıyor, geniş, çok kuşaklı evlerde değil. Ayrıca bazı ülkelerde nüfus yoğunluğu çok düşük. Bu da salgını doğal olarak yavaşlatabiliyor. 

Kadınların ekonomiye katılımının yüksek olduğu ülkelerde de okulların kapanıp, küçük çocukların evde kalması, halkta daha büyük rahatsızlık yarattı. Bu kadınların evden de olsa çalışamaması anlamına geliyordu. Bu da okulların tekrar açılması için (hatta hiç kapanmaması için) daha fazla baskı yarattı.

COĞRAFİ ETKENLER

Ada ülkelerinin salgınlara karşı tedbir alması daha kolay. Bu tek başına bir etken değil, İngiltere’de de gördük. Ama Singapur, Tayvan, Hong Kong, Yeni Zelanda ve Avustralya gibi ada ülkeleri sınırlarını dilerlerse çok daha rahat kontrol edebiliyorlar. Bu avantajlarını kullandılar ve oldukça başarılı oldular. Binlerce kilometre kara sınırı olan ülkeler için bu çok daha zor. 

KURUMSAL ETKENLER

ABD gibi ağırlıklı olarak özel sigortaya dayanan, bölük pörçük sistemler bu tür krizlerde özellikle dezavantajlı. Herkesin sigortalı olduğu ve sağlığa erişimin oldukça eşit olduğu ülkeler ise bu açıdan daha iyi durumda. 

Yapısal kemer sıkma politikaları ile hastane ve yatak sayısı azaltılan, doktor ve hemşire istihdamını düşüren ülkeler de elbette salgınla baş etmekte daha çok zorlandı.

Sorun sadece salgınla baş etmek değil. Sosyal devletin güçlü olduğu ülkelerde, alınan önlemlerle salgın nedeniyle artan iş ve gelir kayıplarının korkunç seviyelere ulaşması bir nebze olsun engellendi. İnsanlar işsiz kalsa dahi aç ve sağlık sigortasız kalmadı kolay kolay. Esnafın krize dayanma şansı daha yüksek oldu. Devletten çeşitli şekillerde destek geldi. Kriz yine de çok kötü etkiledi ve etkileyecek elbette ama şiddeti azaltıldı ve nüfusun en kırılgan kesimleri daha iyi korunabildi. Sosyal devletin zayıf olduğu ülkelerde ise evde kalmanın birinci gününde açlık kaygısı söz konusu. 

KÜLTÜREL ETKENLER

Kültürel olarak İskandinavlar birbirine oldukça mesafeli. Konuşurken karşısındakinin burnunun dibine giren, bol bol sarılıp öpüşen kültürler değiller. Bu açıdan sokulgan kültürler dezavantajlı salgında.

Kültür kurallara uyma ihtimalini de etkiliyor. Doğu Asya’da ise kolektivist kültür daha ağır basıyor. Bu da kişinin yaptıklarında kendi kadar, içinde bulunduğu topluluk ve toplumu düşünerek hareket etmesinin beklenmesi ve toplumsal kurallara uyma geleneğinin ve baskısının bu kültürlerde nispeten daha güçlü olması. İsveçliler de kendi halklarının yüksek sorumluluk bilincine sahip olduğunu, bu nedenle baskıya ve resmi kurallara gerek kalmadan tavsiye edilen kurallara uyacaklarını iddia ediyorlar. (Aslında İsveçliler çok da sorumluluk sahibiymiş gibi davranmıyorlar bu aralar, ülkelerindeki ölümler artarken, bize ne kadar sorumluluk sahibi olduklarını söyleyip duruyorlar sadece.)

Birçok ülkede göçmenlerin salgından çok ağır etkilendiği görüldü. Bunun pek çok nedeni var. Göçmenlerin salgının en çok vurduğu büyük ve uluslararası şehirlerde yoğun olarak yaşaması, yoksulluk nedeniyle nüfusun geri kalanından daha sağlıksız olması gibi… Ancak birisi de devletlerin kısıtlama ve tehlikeleri anlatmak için yeterli çaba göstermemiş, göçmen dillerinde yeterince iletişim kurmamış olması. Bu kültürel bariyer de göçmen gruplarının tehlikenin farkına daha geç varmasına yol açmış gibi görünüyor.

HAFIZA

Bu çok önemli bir faktör. Daha önce de yazmıştım. İnsanlar gelecek değil, geçmiş tehlikelere daha çok hazırlanıyor. Doğu Asya’nın bu salgındaki bir avantajı da bu oldu. Özellikle SARS (ve kısmen MERS) salgınından en çok etkilenen ve o zaman salgına karşı pek çok geniş tedbir geliştiren ülkeler olarak, Covid-19 salgınına hızla ve etkin olarak tepki verebildiler. Dünyanın geri kalanı aylar sonra hâlâ maske iyi midir, kötü müdür konuşadursun, Singapurlu, Koreli, Tayvanlı, Çinli insanlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, salgın haberini duydukları zaman çantalarından maskelerini çıkarıp, kendilerine tuhaf tuhaf bakanlara aldırmadan tedbir almaya başladılar.

Hindistan’da yakın dönemde kötü bir salgın yaşamış olan Kerala eyaleti de- Hindistan standartlarında dahi fakir bir eyalet olmasına rağmen Komünist Partinin politikalarının etkisiyle eğitim ve sağlıkta başarılı bir eyalettir- salgına çok etkili bir tepki verebildi. Geçmiş salgından kalan altyapısını kullandı. Afrika’da bazı ülkelerde de Ebola salgınlarının hafızası taze.

Oysa son büyük salgınını bir asır önce yaşamış Batı ülkeleri, durumu idrak etmekte daha çok zorlandı. 
 
MESAFE

Gözden ırak, gönülden de ırak oluyor gerçekten. Salgının ilk başladığı yer Çin idi ve salgına karşı en sıkı ve hızlı tedbir alan ülkeler de Çin’e komşu olan ülkeler oldu. Benzer şekilde İtalya’da salgın kötüleşince, komşu ülkeler hemen önlemlerini sıkılaştırdı. Ancak salgının merkezinden uzaklaştıkça, ülkelerin tepkilerinde de bir yavaşlama görülebiliyor, fiziksel mesafe duygusal mesafeye dönüşebiliyor. ABD, Çin ve Avrupa’da ilerleyen salgını kendi kıyısında salgına dönüşene dek çok ciddiye almadı. Bunda pek çok faktör var ama birazı da kendine uzak görmeye devam etmesi olabilir.

LİDER

Liderlerin 2 noktada etkili olduğunu gördük. Birincisi eski liderler olası bir salgına ne derece hazırlık yapmışlardı? Bu noktada hazırlıklı o kadar az ülke vardı ki… İkinci olarak, salgına verilen ilk tedbirlerde liderin dünya görüşü ve kişiliği önemli bir rol oynadı. Bilimsel altyapısı kuvvetli olan ve daha tedbirli kişiliği olan liderler daha hızlı ve sert tedbirler aldılar. Salgında bilinmez çoktu. Çok kötü sonuçlar doğurabilirdi. (ama doğurmayabilirdi de.) Uzmanlar genellikle kötü olasılıklara hazırlanılması gerektiğini savundu ama bu çok masraflıydı, ekonomiyi de çok sarsacaktı. Kimi liderler bu nedenle ciddi tedbirler almakta tereddüt etti, hatta bekleyip görmeyi tercih ettiler. Bu bir kumardı, kazanırlarsa kârlı çıkacaklardı, kaybederlerse de büyük kaybedebilirlerdi. Kimi liderler ise tehlikenin yaratacağı olası bir felaketi göze alamadı ve çok daha sıkı tepki verdiler. İsveç dışında zayıf tepki verenler, kısa süre sonra U dönüşü yapıp, tedbirleri sıkılaştırdı. 

Ancak özellikle otoriter ve otoriterleşmekteki ülkelerin sağ-popülist, otoriteryen liderleri krizi derinleştirdi. Bunu salgının ciddiyetini -hatta varlığını- reddederek, salgın bahanesiyle anti-demokratik yasalar ve kararnameler çıkartarak, kendi taraftarlarını zenginleştirecek kriz paketleri hazırlayarak, salgının ortasındaki bir ülkeyi kutuplaştırıcı söylemleriyle bölmeye devam ederek, önemli bilgileri halktan saklayıp, her şeyin çok iyi gittiğini iddia ederken, güvensizlik yaratarak, haber ileten medya kurumlarına saldırarak, yerel yönetimlerle kavga ederek ve politikaların halk sağlığı ve iyiliği üzerine etkisi yerine, kendi oy oranları ve güçlerine etkisini düşünüp karar alarak ve şaşırtıcı derecedeki cehaletleriyle halkı yanlış yönlendirip, uzmanları dinlemeyerek yaptılar. Trump, Bolsonaro, Orban akla gelen bazı örnekler.

Kadın liderlerin de genellikle salgını daha iyi yönettiğini gördük. Bu bir tesadüf mü, kadın lider seçen ülkelerin zaten daha demokratik ülkeler olması mı, yoksa gerçekten toplumsal cinsiyetin sonucu mu, ancak ayrıntılı bir incelemeyle anlaşılabilir. Ancak iş hayatında kadın ve erkek yöneticilerin birbirlerinden farklı yönetim tarzları olduğunu, insanların da kadın ve erkeklerden farklı beklentileri olduğunu yapılmış araştırmalardan biliyoruz. Krizde toplumsal cinsiyetle bağlantılı tarz ve beklenti farklılıklarının yansımalarını da gözlemlemiş olabiliriz.

ŞANS

Bazı ülkelere salgın daha erken geldi. Örneğin, İtalya bu açıdan Avrupa’nın en şanssız ülkesiydi. New York ise ABD’nin en şanssız şehri oldu. Global ekonomiye entegre ülke ve şehirler salgının ilk ulaştığı yerler oldu doğal olarak. Küresel Güney ekonomileri bu açıdan ABD ve Avrupa ülkelerine göre biraz daha şanslı idi. Bu da salgının (Türkiye gibi) biraz daha geç girdiği ülkelere hem zihnen, hem de sistem olarak hazırlanmak için vakit kazandırdı. Özellikle konser, maç gibi toplu etkinliklerin yasaklanmasında bir haftalık bir gecikmenin dahi ölüm sayılarında dramatik farklara yol açtığını gördük. Ama bazı şeyler biraz tesadüf oldu. Almanya’da ilk hasta olan grup kayak tatilinden dönmüş, ortalamanın üstünde genç ve sağlıklı bir gruptu. Bu arada hastalığın yaşlılar ve sağlıksız insanlar arasında yayılmasını biraz geciktirdi ve bu arada tedbirler alınabildi. İtalya ve İspanya’da ise ölüm oranları hastalığın özellikle huzur evlerinde yayılmasıyla çığırından çıktı. Gerçi bu şanssızlıktan çok, yeterli tedbir alınmamasından kaynaklı gibi görünüyor.

Özellikle ekonomik güç konusundan bahsetmiyorum, çok tartışılıyor ve zaten ilk akla gelen etken oluyor hep. Ama salgın politikalarında ve başarıda farklılaşmanın burada saydığım (ve sayamadığım) başka pek çok nedeni olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor.  

Ve bu güne özel bir not: İşçilerin her zamankinden daha zor durumda olduğu ve daha kötü şartlarda çalışmaya ya da işsizliğe mecbur edildiği bugünlerde: Yaşasın 1 Mayıs!