Sokağa çıkma yasakları var çocuklara malum. Kar yağmış, çocuklar aylardır evde hapis. Sokağa çıkıp karda oynamak istiyorlar. Ama yasaklı saatte çıkmışlar. Polis gördüğünü eve göndermiş. Pencereden hasretle kara bakan çocuklar. Dört duvar arasında kasları zayıflayan, kemiklerinin yoğunluğu azalan, yağları artan, gözleri ve psikolojileri bozulan, kartopu değil, nur topu gibi ömür boyu çekecekleri bedensel ve psikolojik problemler, hatta travmalar büyüten çocuklar…

Bazı kareler vardır, bizi çarpar. Neden çarptığını da tam çözemeyiz her zaman ama hep birlikte dönüp bakarız. Bernie, Joe Biden’ın başkanlık törenine katılmış, kenarda oturuyor. Ellerinde bir öğretmenin örüp hediye ettiği -halkı, emeği, tevazuyu hatırlatan- yün eldivenler, koltuğunun altında -günün sıradanlığını vurgulayan- sarı bir evrak zarfı, üstünde rahat ve buz gibi havaya uygun, sağlam, pratik ve yıllardır kendisiyle özdeşleşmiş olan kalın bir palto. Suratında hoşnutsuz bir ifade. Elleri kucağında, bunun aslında bir müsamere olduğunu hatırlatmak için orada olma zorunluluğunu ifade eden bir poz, sahnedekilere gözüm üzerinizde ve sizi rahat bırakmaya niyetim yok, diyor. İçerde değil ama dışarı da çıkmıyor.

Oysa orada tarihi bir an yaşanıyor. Herkesin yüzünde gülücükler. Kahramanlık, demokrasi ve özgürlükten bahseden konuşmalar, şiirler okunuyor, şarkılar söyleniyor. O tarihin büyük aktörleri, önemli siyasetçiler ve onlardan da popüler eşleri birbirinden şık ve pahalı marka kıyafetleriyle, Oscar törenlerine taş çıkartıyorlar. Ertesi güne kalmadan törenin moda analizleri internette yayılıyor. Milyonlarca insan kemerden saç bandına her ayrıntıyı tartışıyor. Peki ya Lady Gaga’nın kıyafeti ve milli marş yorumu? Trump’sız bir törenin verdiği rahatlama? Bir kutlama bu, hem de görkemli bir kutlama, en ince detayına dek tasarlanmış bir güç ve ahlaki üstünlük gösterisi. Biz iyiyiz, biz doğruyuz, biz haklıyız, biz güzeliz, biz iktidarız, diyor.

Ama Bernie onların yanında değil. Tıpkı siyasette olduğu gibi alanı terk etmiyor ama yanlarında da durmuyor. Bernie’nin varlığını ve duruşunu güçlü bir ikonografiye dönüştüren de, o gösterinin bir gösteriden ibaret olduğunu, yalnızca durarak ifşa etmesi. Güçlülerin -ama Demokrat ama Cumhuriyetçi- güçlüler olduğunu, müesses nizamın ta kendisi olduklarını, halk olmadıklarını varlığıyla, paltosuyla, eldiveniyle hatırlatıvermesi ve bunu planlamadan, kendiliğinden yapması. O resimdeki zıtlık, “kral çıplak” diye bağırmıyor da, “o kral, ben halkım” diye fısıldıyor. Bu yetiyor. Anı bölüyor, o mutlu ve görkemli kutlamayı bir farsa çeviriyor. Benim gibi siyasal kutlamaları hiç sevmeyen insanların bile kendini kaptırabileceği şekilde düzenlenen bu anı “trollüyor.” O anı fakir ve günde tek öğün yiyen bir çocuğu podyumun ortasına koyarak bölemezsiniz. Sigortası olmadığı için tedavi göremeyen hasta kadını getirip koyamazsınız.  Hiçbir sistem buna izin vermez.  Koysanız dahi bir propagandaya alet olurlar ancak. Bernie orada hem inkâr edilemeyecek denli kendisi olarak duruyor, hem de bir avatar olarak. Kimin avatarı? O resme bakıp keyiflenen herkesin. Tuhaf biçimde, hiç de temsil edilmediğimizi düşündüğümüz bir yerde, birden temsiliyet kazandırıyor bize. Evet, dünyanın bambaşka bir ülkesinde, hayatında Amerika’ya gitmemiş insanlara bile.

Birinin karda oynamak için çıkamayan çocukları hatırlatması gerekiyor, kutlamaların tam ortasında. Büyük ve afili konuşmaların, kavgaların tam ortasında, evde hapis, dayak yiyen, istismar edilen, eğitimden kopmuş, işçi olarak çalıştırılan, sabahtan akşama kadar ekrana maruz kalan, gururla yere göre sığdırılamayan uzaktan eğitime ayda bir kez bile girmeyen milyonlarca çocuğu temsil etmesi gerekiyor. Açları, yorgunları, suçsuz tutukluları ve mahkûmları hatırlatması gerekiyor. ABD’nin ve Türkiye’nin siyasi podyumlarda temsil edilmeyen insanları buralarda birleşiyor. Birleşebildikleri yerler buralar.

Ama bunu hatırlatanları dinleyen pek yok. Parası olanlar çocuklarını da alıp hafta sonunu sokağa çıkma yasakları sırasında da açık olan dağ otellerinde geçirebiliyor. Onların çocukları pencerelerden karı seyretmek zorunda değil, kayak kayabilir, şömine karşısında keyif yapabilir. İnsanın tam oraya gidip bir sandalye çekesi ve sırtında kalın bir palto, elinde yün örgü eldivenlerle bu farsı kenardan seyredesi geliyor.

Gidenleri değil, bu kast sistemine izin verenleri suçluyorum. Acıda değil iyide eşitlenmemiz gerekiyor. Benim çocuğum da haftalardır karda debeleniyor, kayak ve kızak kayıyor, ormanda yürüyüşe çıkıyor. Burada -Almanya’da- sokak, park bütün çocuklara serbest. Ve oğlumun gittiği o ormanlar, kayak mekânları civar yerleşimler için ve ücretsiz. Okullar kapalı diyorlar ama çalışmak zorunda olanların çocuklarına daima açık. Suçladığım parası olmayanların çocuklarını apartman dairelerinden kar izlemeye hapsederken, evde tek başına yetişkinsiz bırakan, parası olanların çocuklarına yollarına gül döken bu iktidar; bunu yadırgamayan, sorun etmeyen bu muhalefet; neye kızacağına şaşırmış, bezmiş, tepki bile vermeye hali kalmamış bu toplum.

Eminim oteller de önlemler alınmıştır. Ama aynı zamanda biliyorum ki okullarda da önlemler alınabilirdi ve birçoğunda alındı da. Eminim karda oynamaya çıkan çocuklara izin verilebilirdi. Eminim hayat kurtarmaya giden sağlık personelinin çocuklarını okullar kapalıyken de kabul edebilirdi. Bütün bunlar salgını hızlandırmayacak önlemlerle yapılabilirdi. Ama yapılmıyor. Bir fars izliyoruz. AVM açık ama okul kapalı. AVM açık ama okul kapalı. Delirmek işten değil, tımarhane kaçkını bir model bu. AVM açık ama okul kapalı. Kar tatili serbest ama okul kapalı. Otelde kar tatili yapmak serbest ama sokakta kardan adam yapmak yasak. Bahçesi olana sokağa çıkma yasağı başka, apartmandakine başka. Adını koyalım, yasaklar da sınıfsal. Öyle değil mi? Zenginin yasağı yaşayışı farklı, büyük ve bahçeli evinde ve yatılı bakıcısı ile, hafta sonu otelde, çiftlik evinde, sayfiyesinde. Her çocuğunun bilgisayarı ve internet erişimi olan, okulu uzaktan eğitimi kesintisiz verenin maruz kaldığı yasak, annesi-babası işe gidince, bütün günü evdeki tek elektronik araç olan televizyonun başında geçiren, üstüne kapı kilitlenen çocuğun yasağından farklı.

Ben kar tatili yapabilen kesimden geliyorum. Çevrem de genellikle öyle. Tanıdığım neredeyse herkesin çocuğu özel okulda. Türkiye’de yaşasam benimki de özel okula gidecekti. Siyasetçiler de bizim gibi. İktidar siyasetçilerinin çocukları da, muhalefet temsilcilerinin çocukları da böyle. Sivil toplum kuruluşlarının başındakiler de bize benziyor. Sosyal medyada sesini duyurabilenler de. Zengin değiliz diyoruz, ama çoğumuz yoksul da değiliz. Bir şekilde çocuğumuzu kurtarabiliyoruz, ya da kurtarabildiğimizi sanıyoruz (batan gemide üst kattayız aslında). Bizden başka kimsenin de sesi duyulmuyor. Sağcısı, solcusu, milliyetçisi ve kozmopolitanı, dindarı ve ateisti- salgında en çok bunlar ayırmıyor bizi. Evimizin bahçesi, kaloriferi, çocuğumuzun bilgisayarı, eğitime erişimi, tatil yapabilme olanağı… Bunlar ayırıyor. Yarın bir gün parayla satılmaya başlanırsa Avrupa aşıları, bir de bunu ödeyebilme gücü girecek işin içine.

Kenara bir sandalye atıp, bu farsı, bu devasa farsı, ellerinde yün eldivenleriyle izleyerek ifşa edebilseydi keşke biri. Çocuklar büyüdüklerinde bugünleri iyi anmayacaklar. Çocuklar büyüdüklerinde bizi iyi anmayacaklar. Dönüp baktıklarında, mağazaları açıp, bizi evlere hapsettiniz diyecekler. Kenara bir sandalye atıp sınayan, alaycı gözlerle bakmayacaklar bize, sanmam. Daha kötüsü. Bizi umursamamayı öğrenmiş olacaklar, bizim onları umursamamış olmamızdan. Salgın bitecek, biz sokağa çıkıp sarılacağız birbirimize, kafelerde buluşacağız, düğünlerde ve cenazelerde. Ama içten içe bileceğiz hepimiz. Biz bu sınavdan kaldık. En zayıfları, en yoksulları, en ufakları yarı yolda bıraktık. Kendimizi kurtarmaya baktık. Sadece kendini kurtarmaya çalışanların bir türlü kurtulamamalarına hayret edip durdukları bir ülke olmaya devam ettik.

Açlık büyüyor. Bunu hatırlayarak ve hatırlatarak başlamalıyız. Üç kuruş daha ucuz ekmek için siyasetin karıştığı bir ülkedeyiz, çünkü üç kuruşa ve ekmeğe ihtiyacı var insanların. Çocuklarına ekmek -yemek değil ekmek- yediremiyor, her gün öğün atlıyorlar. Ve bu toprak fakirleştiğinden, tahıl verimini yitirdiğinden, nüfus arttığından olmuyor. Bu zenginin daha da zenginleşmesi için, fakiri daha da fakirleştirenlere itiraz etmediğimiz için oluyor. Eşitliği zehirli bir iksirmiş gibi, ağzımıza almamamızdan oluyor. Zenginler daha da zenginleşiyor, ülke fakirleşirken. Öğünler atlanırken, dev vergi borçları siliniyor. Sendikanın, hak savunucularının sosyal medya hesapları yıllardır yasaklanırken ses çıkarmayanlar, dünyanın en ünlü diktatör bozuntusunun hesabı, halkı ölümle sonuçlanan şiddet olaylarına azmettirdiği için kapanınca ayağa kalkıyor. Medyadan bütün dünyaya susturuldum, diye şikâyet edebiliyor, yedibuçuk milyar insana ulaşıyor “susturulmuşun” şikayeti, bunun çelişkisini göremeyecek kadar körleşiyoruz. Yıllardır köylülerin hayat kaynağı dereleri HES bahanesiyle özelleştirilir, aile geçindiren tarım toprakları kamulaştırılırken ses çıkarmayanlar, bir şirketin haksız kazancının kamulaştırılma ihtimalinin seslendirilmesi ile ayağa kalkıyor. Kafanız mı karışıyor? Karışmasın. Savunulan ifade özgürlüğü ya da özel mülk değil, güçlünün gücünü koruyabilmesi için zaten tüm medyadan yayabildiği ifadesinin gerekirse silaha dönüşüp kan akıtması önünde dahi engel olmaması ama zayıfın kendi hakkını imkan bulduğu tek mecrada savunduğunda dahi susturulmasıdır. Savunulan fakirin alın terine devletin el koyabilmesi ama zenginin haksız kazancının hak sahiplerine iade edilmemesidir. İfade özgürlüğü de, özel mülk de güçlünün hakkıdır. Şaşırmayın, bu tarih boyu böyle olagelmiştir. Ve güçsüzlerin sosyal medya hesapları kapatılmaya devam edilirken -yıllardır olduğu gibi- bundan böyle de sessizlik hakim olacaktır. Haberiniz olmayacaktır. Yeter ki Trumplara dokunulmasın.

Bir sandalye atıp, yüzünde ekşi bir ifadeyle benim avatarım olarak oturmuş oraya Bernie. Sistemin dışında da değil, tam içinde durmaya da gönlü elvermiyor. Biliyor ki bir çocuk aç, bir adam sigortasız, bir işçi çok çalışmaktan tükenmiş. İnanıyor ki dünyanın bütün Prada paltoları bu gerçeklerin üstünü örtmemeli ama biz izin verirsek örter. Öfkelenmeyi unutursak, toplum olmayı unutursak, çocukları kendimizden önce düşünmeyi unutursak, örter. Alanı terk edersek, sesimiz olduğu halde, rahatımız yerinde diye susarsak örter. Atın sandalyenizi arada bir toplumun marjinine, sınayan gözlerle bakın, yüzünüze ve dilinize vursun hoşnutsuzluğunuz. Bu bir fars deyin. Bu güçlüleri koruyan Prada paltolu bir fars ve ben bu farsa katılmıyorum ama alanı da terk etmiyorum.