Obama‘nın seçildiği akşam Philadelphia sokaklarında mutluluktan sarhoş gibi kalabalığa karıştığımızı hatırlıyorum. Kalabalık sevinçten ne yapacağını şaşırmış; bir şey bulamayınca da insanlar sokak lambalarına tırmanmaya, şarkılar söylemeye, ıslıklar çalmaya, tek katlı binaların çatılarına çıkmaya başlamıştı. Daha sonra Gezi‘de hissettiğim bir coşku vardı ama bir şey daha vardı. Bir kurtuluş, büyük bir rahatlama. Senelerce Bush yönetiminde yaşadıktan sonra büyük bir yük kalkmıştı omuzlarımızdan. Obama‘nın seçim ofisinde gönüllü olarak çalışıyordum. Arabası olmadığı için oy vermeye gidemeyenleri evlerinden alıp sandığa götürüyorduk. Bazıları yağmur yağan yerlerde şemsiye getiriyordu oy sırası bekleyenlere. İnsanlara oy vermelerini hatırlatıyorduk telefonla ya da ev ev dolaşarak. Her çeşit insandık. İspanya‘dan tatile gelmiş birisiyle beraber çalışmıştık bir gün. Tatilini bu şekilde geçirmeye karar vermiş. Obama‘yı çok seviyordu. Yaşlı, siyah bir kadın bize çikolatalı ekmek muhallebisi, kurabiye ikram ediyordu. Beyaz bir genç kadınla kasabaları dolaşıyorduk. Obama miting için mahallemize gelmişti. Gitmiştik. Ne o zaman, ne bugün Obama’yı çok sevdiğimden değildi bu çabam. İdeolojik olarak aramızda dağlar vardı. Politikalarını onaylamayacağımı biliyordum, seçim vaatleri bile bana kötü geliyordu. Ama o anda bunların önemi yoktu, ırkçıların başkanı Bush gitmişti, yerine siyah bir adam gelebilirdi. Ne büyük bir dönüşüm, umut var diye düşündüm kendi kendime. Seçim sabahının gazetesini atamadım, yıllarca sakladım. Sararmış duruyor olmalı bir yerlerde.

Ama hemen o hafta insanlar artık Amerika‘da ırkçılığın aşıldığını, Obama‘nın seçiminin bunun kanıtı olduğunu yazmaya başladı. Ciddi siyasi analizler yapılıyordu bu konuda. Irksallık-sonrası Amerika‘ya vardık sonunda diyorlardı. Irksallık sonrası ne demek hiç anlayamadım. Ben o sırada doktora tezimi yazıyordum. Tezim Batı ülkelerindeki sosyal devlet söylemleri ile ilgiliydi ama ciddi bir kısmını ırkçılığa ayırmıştım çünkü ABD’de sosyal devletin doğuşunu da, bugününü de belirleyen en önemli etken ırkçılıktı. Bir etken değil, en belirleyici etken. 

Obama seçilmişti ama ırk her şeydi, her şeyin belirleyicisiydi. Irksallık sonrası bir Amerika yoktu. Bunu demek için kör olmak gerekirdi, kör olmak da ancak ırkçılıkla mümkündü. Ama zaten herkes ırkçıydı bu ülkede. Ben de beyaz kabul edildiğim için o ırkçılığın içinde yer alıyordum. Varlığım siyah bedenleri kenara itmeye yetiyordu. Benim yaşayacağım mahallelerden çıkarılıyorlardı. Beni rahatsız etmesinler diye polisler sokakları dolaşıyordu. Ben her karşılaşmada haklı olacaktım. Bir insan hem siyah bir adaya oy verebilir, hem ırkçı olabilir miydi? Araştırmalar tam da onu gösteriyordu zaten. Bir insanın en yakın arkadaşı da siyah olabilirdi ve bu ırkçılığa engel değildi. Irkçılık psikolojik bir rahatsızlık falan değil, her şeyden önce sistemli bir tahakküm mekanizmasıydı.

Amerikan ırkçılığı ile yıllar öncesinde başka bir yerde, bir Güney kasabasında ilk karşılaşmamı hatırladım. Okula gitmek için yanımızdaki dikenli telli bahçenin etrafından yürümek zorunda kalışımı ve bu nedenle gereksiz yere yokuş çıkmamı. Bu kadar güvenli bir mahallede (biz Türkiye‘de yaşadığımız taciz ortamından çıkmanın coşkusuyla sokak kapımızı 24 saat açık tutan iki şuursuzduk o sırada, kendimizi güvende sanıyorduk) insan neden sitesinin etrafına tel çeker? Sonra öğrendim. Onlar bizden korunmuyormuş. Biz onlardan korunalım diye devlet çekmiş o teli. İçerdekiler devlet yardımı alan, tek katlı küçük evlerde oturan siyah ailelerdi, Beyaz mahallenin Siyahları. Kadınlar ve çocuklar daha çok. O teli takmak etraftaki evlerin değerini yükseltiyordu. Teller bizim alıştığımız gibi içeriyi dışardan değil, dışarıyı içerden koruyordu. Okul binasındaki bütün temizlik görevlileri siyahtı. Bütün hocalar beyazdı. Bir siyah hoca vardı, ertesi sene gitti. Sonra onun yerine gelen siyah hoca gitti. Tek bir siyah hocayı barındıramıyordu bölüm, onun da nedenlerini yıllar sonra siyah hocaların deneyimlerini okurken anladım. Ve bu iş bölümü kimseye tuhaf gelmiyordu. Alışmışlardı. Buna doğmuşlardı. Başka bir şey bilmiyorlardı. Sınıfımda devlet okulu olmasına rağmen ve eyalet nüfusunun yüzde otuzu siyah olmasına rağmen sadece birkaç siyah öğrenci olurdu. Bembeyazdı sınıf. Çoğu zengindi. 300 dolarlık elbiseler giyer, jiplerle dolaşırlardı. Hepsi burslu okuyordu. Bu da normaldi. Siyah öğrencilerime nasıl hissettiklerini sormuştum. Ne zaman bir mağazaya girsem, hırsızlık yapmayayım diye başıma dikiliyorlar, ben de kasaba merkezine gitmez oldum, demişti öğrencim. Kasaba merkezi de -okul binası kadar olmasa da- bayağı beyazdı. Kasabanın onca siyahı neredeydi? Okumaya başladım, nedenlerini öğrendikçe öfke doluyordum.

Kasabaya taşınan bazı göçmenler de birkaç hafta sonra siyahlar hakkında konuşmaya, kıyafetlerinden aksanlarına her şeyleriyle dalga geçmeye başlıyordu. Bulaşıcı bir hastalık gibiydi siyah karşıtı ırkçılık. Bazı göçmenler ise benim gibi aptallaşıyordu gördükleri karşısında. 

O dikenli telin etrafından yürüdükçe, ben de ırkçı mıyım diye sormaya başladım kendime. Herkes ırkçı da, ben sütten çıkmış ak kaşık olabilir miydim? Çok olası gelmedi bana. Bunu anlamak için önyargılarımın farkına varmam gerekirdi öncelikle. Kör noktam nerede diye soruyordum. Bu beyazlar nasıl göremiyorsa etraflarındaki bu apaçık zulmü, ben neyi göremiyorum? En zoru kendimizle hesaplaşmak. Türkiye‘ye döndüğümde daha hassaslaşmış buldum kendimi. Hayatın her yanına sızmış, daha az görünür olsa da daha az yıkıcı olmayan küçüklü büyüklü pek çok ayrımcılık gözüme çok daha batar oldu. Kendi imtiyazlarımı görür oldum. Kendinle yüzleşmek hoş ve rahat bir şey değil. Amerika‘da ırkçılığı çalışmaya başladım birkaç sene sonra. Bazı şeyleri moda mod çevirebileceğimi fark ettim. Tarihler farklıydı, olaylar farklıydı, yapı farklıydı, bağlam farklıydı ama Türklerin Kürtlere yaklaşımı ile Beyazların Siyahlara yaklaşımı ne kadar ortaktı. Türkiye‘deki ayrımcılık da yapısaldı, hayatın her alanına sızmıştı ve ben orada da bundan faydalanan gruptaydım. O apayrı ve çok uzun bir hikâye.

Obama seçildi. Ben temkinli bir umut duyuyordum. Sadece iki sene sonra umudumun boşa çıkmasının ötesinde, ırkçılığın şahlanmakta olduğunu görmeye başladım. İnternet köşelerinde fark ettim önce, yeni siyasi örgütlenmelerde. Çok sinsiydi, ırkçılığın ifade biçimlerini okuyup yazıyor olmasam gözümden kaçardı herhalde. Sonra onlara karşı örgütlenmelere şahit olmaya başladım. Yetişkin ama genç erkeklerle genç kızlar, liseli kızlar, internette capsler ile çekişiyordu. Irkçılık, feminizm ve LGBT hakları üzerine resimler, şakalar, videolar üzerinden süren bir kavga. Araştırmalara bakarsak (ki etrafımda da görüyorum), ırkçılığın cinsiyeti yok, yani erkekler kadınlardan daha ırkçı değil. O nedenle internetteki bu kız-erkek kavgası ilk bakışta tuhaftı. Belli ki aralarında organize oluyorlardı. Bir şeyler oluyordu. Ha onu da zamanla anladık. Olan şey ırkçı erkeklerin siyahlarla kadınları aynı anda düşman ilan etmiş olmasıydı ve internetteki hedef tahtalarına da en kolay av diye gördükleri genç kızları oturtmuşlardı. Ama onlar da boş durmuyor, kendi içeriklerini yaratıp yayıyordu. Ortaokul hesaplarında Judith Butler’dan alıntılar oluyordu. Irkçılık karşıtlığından çok feminizm itici güçtü ama zamanla ikisinin birleştiğini görmeye başladım, her zaman değil ama gittikçe daha çok. Belki de karşılarındakiler hem ırkçı, hem kadın düşmanı olmasa böyle olmayacaktı. Anaakım medya kördü yine. Ama büyük bir hareketlenme vardı iki tarafta da. Bir yandan nefret körükleniyordu, bir yandan da ırkçılık karşıtı farkındalık artıyordu. Bu hareketin bizi Trump‘a ve bugüne getireceğini hayal edememiştim o zamanlar (kabul edin, kimse 2010 yılında bu adamı ve yaptıklarını öngöremezdi) ama bir huzursuzluk yükseliyordu. Şimdi görüyoruz. 

İki gündür ortaokul-liseli kızların Twitter‘daki bütün ırkçı etiketleri ele geçirip, beyaz ırkçılara savaş açmasını ve kazanmasını izlerken o kavgalar geliyor yine aklıma. Onları da biraz takip etmeye başlamıştım. Genç kızlar, karmakarışıklar, bildiğiniz gibi değil. Uzun uzun konuşmak lazım. Ama aralarında taparcasına hoşlandıkları Koreli pop şarkıcılar için hayran grupları kurup, onlarla ilgili çılgın sanat eserleri üretip (evet, sanat, yaptıkları resimleri, videoları, yazdıkları hikâyeleri görseniz, yeteneklerine, emeklerine, ürettiklerine inanamazsınız ama RTÜK‘ten geçecek kadar masum değiller ve o içerik 18 yaş altına uygun da değil), dünya çapındaki hayran ağlarını ırkçılarla kavga etmek için harekete geçirmişlerdi. Alemlerdi, komiklerdi, dayanılmaz derecede saplantılı, bıktıran şekilde dramatik ve bize örnek olacak kadar ilerdelerdi, şahanelerdi. Ha evet, tuhaf ama iyi şeyler de oluyor diyorum. Koreli pop şarkıcılarının ortaokul-liseli fan gruplarının ırkçılıkla mücadeledeki rolü hakkında yazacağım benim de aklıma gelmezdi. Dünya tuhaf bir yer. O kızların nereden geldiğini ve nereye gittiğini de konuşmalıyız. 14 yaşında GIF‘lere sıkıştırdıkları feminist ve ırkçılık karşıtı kavramları, dili, kavgayı. George Floyd protestolarını başkaları anlatıyor. Ben de size arada Amerika‘dan başka hikâyeler anlatayım biraz. Irkçı tıp, ırkçı şehir planlaması, ırkçı eğitim, ırkçı moda… Ama siz de söz verin, bunlardan Amerikalılar da amma ırkçı dersini çıkarmayacağınıza. O zaten bir veri, o zaten öyle. Bunları alıp etrafınıza bakın. Amerikalılar bunları araştırmış, yazmış, tekerleği yeniden icat etmeye gerek yok, bizde benzer neler oluyor diye egzersiz olsun bu hikâyeler, bu tarihler bize. Kendimizle yüzleşmek için okuyalım bu hikâyeleri. Bu bizim (de) hikâyemizdir diyerek.