Dün bizim İngiltere dediğimiz ama aslında İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’yı kapsayan Birleşik Krallık’ta erken genel seçimler yapıldı (bu noktadan itibaren ben de İngiltere diyeceğim). Sonuçlar sol İşçi Partisi için büyük bir hezimet oldu. Seçimden büyük bir zaferle çıkan ve mecliste büyük bir çoğunluğa kavuşacağı kesinleşen Muhafazakar Parti’nin oyunda iki sene önceki seçimden bu yana sadece yüzde bir civarında bir oy artışı görülüyor ama bunların meclisteki koltuklara yansıması çok büyük. Oyların sadece %43’u ile Muhafazakarlar 640 koltuktan 360'ından fazlasını kazanacak gibi duruyor. Benzer bir şekilde İşçi Partisi’nin oy oranı, 2017’deki yüksek noktadan (%40), 2015 oy oranları civarlarına düşmüş durumda. İşçi Partisi %32.6 civarındaki oy oranıyla şimdilik 204 koltuk kazanma yolunda. Yani tarihi olarak o kadar büyük bir sapma yok gibi duruyor ama aslında İşçi Partisi tarihinin en büyük hezimetlerinden biriyle karşı karşıyayız çünkü İngiliz seçmen haritasında 50 yılı aşkın süredir görülmemiş kırılmalar yaşandı. Bunun nedenini anlayabilmek için, ülke hakkında birkaç temel şeyi bilmemiz gerekiyor: Seçim sistemi, Kızıl Duvar, kemer sıkma politikası ve Brexit.

Öncelikle ve kısaca, seçim sisteminin neden çok önemli olduğunu anlatayım. İngiltere seçim sistemi bizden oldukça farklı. Sonuçları ülke çapındaki oy oranları üzerinden tartışmak yanıltıcı çünkü İngiliz seçim sisteminde yerel sonuçlara bakmadan resmi anlamak imkansız. Bütün ülke meclisteki koltuk sayısı kadar seçim bölgesine bölünüyor ve her bölgeden en yüksek oyu alan aday milletvekili seçiliyor. Yani bir parti ülkenin her yerinde %49, diğeri de ülkenin her yerinde %51 aldı diyelim. %51 alan parti, meclisin tamamını kazanıyor. Fakat %49 alan parti, bazı yerlerde 0 oy alıp, bölgelerin % 90’ında %51 oy alırsa, bu sefer milletvekilliklerinin %90’ini kazanıyor. Yani %49 oy alan bir parti, diğer partiden sadece %2 daha az oy aldığı halde, teorik olarak, tek bir koltuk dahi kazanamayabilir, ya da meclisin %90’ini ele geçirebilir. Bu da demek ki, alınan oy oranı kadar önemli olan bir şey de, oyların dağılımı. Çünkü bu sistemde, önemli olan mümkün olan en çok sayıda seçim bölgesinde, en yüksek oyu alan parti olmak. O nedenle küçük partilerin - bölgesel partiler değillerse - bu tip sistemlerde pek şansı olmuyor. Aldıkları oylar oldukça yüksek olsa da, önemli olan bazı seçim bölgelerinde birinci olup olmadıkları. Yani kazanan her şeyi alıyor, kaybeden her şeyi kaybediyor bir seçim bölgesinde. Ortası yok. Demokratik iradeyi sandığa oldukça çarpık biçimde yansıttığı için, seçimlerin daha demokratik olmasını isteyen siyaset bilimciler tarafından genellikle pek sevilmeyen bir seçim sistemi bu, ancak istikrar sağladığını söyleyerek savunanları da çok. Bu seçimde de gördüğümüz, %10 gibi bir farkın, mecliste iktidar ve ana muhalefet partisi arasında 360-200 gibi büyük bir farka yol açabilmesi mümkün.

O halde aslında İşçi Partisi’nin yenilgisi o kadar da büyük denilebilir, buradan bakarsak. Ama bu da doğru değil çünkü tek tek seçim bölgelerini inceleyince, bu seçimin İşçi Partisi için gerçek anlamda bir hezimet olduğunu görüyoruz. Çünkü 50-60 yıldır sadece İşçi Partisi’nden milletvekillerinin kazandığı bazı seçim bölgelerinde Muhafazakarlara kaybetti. Bu bölgelere Kızıl Duvar deniliyordu bu güne kadar. Yani Muhafazakarlar ülke çapında ne kadar oy alırsa alsın, bu bölgelerden milletvekili çıkarmayı başaramıyorlardı. İşçi Partisi’nin cepte gördüğü koltuklardı bunlar. Buralar ülkenin kuzeyindeki sanayi ve madencilikle geçinen işçilerin ağırlıklı olduğu, uzun süredir ekonomisi gerileyen yerler. Nesillerdir işçi olan ve kendini “işçi sınıfı” olarak tanımlayan insanların çoğunlukta olduğu, Thatcher’ın Neoliberal devrimine en çok direnmiş, sınıf bilinciyle oy veren bir kitle. İşçi Partisi’nin buralarda oy kaybetmiş olması, daha da kötüsü, koltuk kaybetmiş olması, ülke genelindeki oy kaybından bile önemli bir gösterge olabilir.

Henüz kesin bir şey söylemek için erken olsa da, İşçi Partisi'nin oy kayıplarının Brexit çizgisinde yaşandığı ve Brexit taraftarlarının çok olduğu kızıl bölgelerde koltuk kaybettiği görülüyor. Peki Brexit ne? İngiliz Muhafazakarları bizim girelim diye olup bittiğimiz Avrupa Birliği’ne ilk günden mesafelilerdi. İngiltere’de Avrupa Birliği’ni ülkenin bağımsızlığını kısıtlayan bir güç olarak gören bir kesim, hem Muhafazakar Parti’de, hem de medyada en başından beri yüksek sesli bir azınlığı oluşturuyordu. Avrupa Birliği şüpheciliği tüm kıtada artarken, kendini daima Avrupa'nın dışında gören adada bu “ayrılalım” itirazı ve “AB bize gem vuruyor” serzenişi arttı. Popülist siyasetçiler türeyip, 2008 krizi sonrası yaşanan ekonomik sıkıntılardan, İngiltere’nin yaşadığı prestij kaybına dek her şeyi göçmenlere, mültecilere ve Avrupa Birliği’ne, yani “yabancılara” yüklemeye başladılar. AB’den ayrılma isteği gittikçe yaygınlaştıkça ve Muhafazakar Parti tabanında da karşılık bulmaya başlayınca, dönemin başbakanı Muhafazakar David Cameron, bu yükselen talebe karşı bir kumar oynadı. Cameron AB’den ayrılmaya karşıydı ama bir referandum yaparak, halka soracaktı. Anketler halkın büyük bir oranda AB’den ayrılmaya karşı olduğunu gösteriyordu. Hesaba göre, referandumu kalalımcılar kazanacak ve Cameron da eleştirileri susturmuş ve kendinden oy çalanları elimine etmiş ayrılıkçılardan kurtulmuş olacaktı. Anketçiler için utanç verici bir seçim sonucunda, beklenmedik şekilde İngiliz halkı %52’ye yakın bir oranda “ayrılalım” oyu verdi. David Cameron, bu şok edici sonuç üzerine istifasını verdi ve sonraki üç yılda, Brexit, yani AB’den çıkış, İngiltere’nin bitmeyen, bitemeyen, halkı bıktıran gündemi oldu.

Theresa May başbakan Cameron’ın yerini aldığında, halka kısa ve sancısız bir ayrılık vaat etmişti. Ancak tabii ki çocuğu ve malı bol olan bir çiftin boşanması ne kadar kolaysa, Brexit de o kadar kolay olabilirdi. Hadi eyvallah, deyip ayrılamıyordu İngiltere. Brüksel’de önlerine bir sürü belge konuluyor ve ayrılırlarsa kaybedecekleri, geri vermeleri gerekenler anlatılıyordu. İngiliz Hükümeti biz kendi istediğimiz şartlarda ayrılırız, dedikçe, AB kahkahalar atıyordu. Bütün kartları elinde tutarken taviz vermeyi reddediyor ve İngiltere'yi pişman etmeye kararlı görünüyordu. Brexit referandumunda söz verilen hiçbir şey gerçek olamıyordu. İngiltere, AB üyesi olduğu onyıllar içinde, yastık malzemesinden, araba koltuğuna, sınai atık kurallarından, üniversite hibelerine kadar her konuda AB kural ve regülasyonuna ayak uydurmuş, İngiltere’nin ayrılma taraftarı olan, daha yoksul bölgelerine AB’den pek çok kaynak aktarılmış, birçok Britanya vatandaşı AB ülkelerine yerleşmiş ve AB vatandaşları da Britanya’ya yerleşmişti. Bu kadar göbeği bağlı bir İngiltere’nin taviz vermeden, pazarlıksız olarak AB’den çıkması ancak büyük zararlara razı olmasıyla mümkün olabilirdi. May bu zararı göze alamadığı için pazarlık yapmaya çalıştı. Ve İngiltere’nin son 3 yılının gündemini bu sonuçsuz pazarlık çabaları belirledi. 

Halkın yarısı Brexit olsun ve bu iş bitsin derken, diğer yarısı yeni bir referandum istiyor ve AB’de kalmayı umuyordu. Kalmak isteyenler özellikle Londra’da ve diğer büyük şehirlerdeki profesyonel, eğitimi iyi, uluslararası bağları olan ya da göçmen geçmişli gruplardı. Göreve geldikten sadece bir yıl sonra, 2017’de May yıpranmış, kararsız bir lider olarak görülmeye başlamıştı bile. 2017’de yapılan seçimlerde Brexit belirsizliği Muhafazakar Parti’ye oy kaybı olarak döndü ve meclis çoğunluklarını yitirdiler. Kuzey İrlanda’nın DUP partisinin desteğiyle, hükümet kurdular. Pazarlık var, pazarlık yok, derken bitmeyen Brexit dansı ülkeyi yormaya, halkı bölmeye devam etti. 2017 seçimlerinin büyük kazananı Jeremy Corbyn’di. İşçi Partisi’nin lideri Corbyn, İngiltere’nin kırk yıldır görmediği bir lider profili sergiliyordu. Gençliğinden beri sosyalist duruşundan hiç taviz vermemiş Corbyn’i medya hiç sevmiyordu. Halk arasındaki popüleritesi de oldukça düşüktü. Parti kodamanları ise Corbyn’den çok rahatsızdı. O halde nasıl olmuş da, kimsenin sevmediği, önemsiz bir siyasetçi İşçi Partisi’nin başkanı olmuş ve oyları kimsenin beklemediği şekilde arttırmıştı?

Corbyn’i anlamak için, Muhafazakar Parti’nin 2008 yılı ekonomik krizi sonrasında -krizi bahane ederek- uygulamaya koyduğu kemer sıkma politikasını anlamamız gerekiyor. Bizim acı reçete de dediğimiz ve IMF ile özdeşleştirdiğimiz bu politikalar kamu harcamalarında büyük kesintiler yapılması anlamına geliyordu. Bu da eğitim, sağlık ve yoksulluk karşıtı harcamaların kısılması demekti. Orta ve altı sınıf gruplar bu politikalarla çok sarsılırken, İngiliz sağlık ve eğitim sistemi her sene ciddi gerilemeler yaşamaya başladı. Bu kesintiler kaçınılmaz gibi sunulurken, zenginlere ekonomiyi canlandırmak adına vergi kesintileri yapılmaya devam ediliyordu. İngiltere ABD haricinde, Batı’nın en yüksek ekonomik eşitsizlik seviyelerine sahipti. Üniversiteler hem paralı olmuş, hem de bütçe kesintileri yaşamıştı. Bu İngiliz sol gençliğini Blair’in sosyalizm ve kapitalizm arasındaki “üçüncü yol”u seçen İşçi Partisi’nden soğutmuş, daha radikal, eski model, sosyalist bir parti özlemi yaratmıştı. Corbyn tam aranan kişiydi. Partisi ne kadar merkeze, hatta sağa kayarsa kaysın, o sosyalizmden hiç vazgeçmemişti. Onyıllardır aynı sakal, aynı kıyafetler ve aynı inançlarla siyaset yapıyordu. Parti tabanının desteği ve Corbyn’in vaat ettiği İşçi Partisi’ne duyduğu özlemle partiye üye olanların da yardımıyla Corbyn parti yönetiminde kendine karşı olan husumete rağmen başkan seçildi. Fakat ne parti yönetimi, ne de medya bunu kabullenebildi. 2019 seçimleri öncesinde medya sürekli Corbyn hakkında olumsuz yazılar, suçlamalarla dolmaya devam ediyordu. Medyanın zengin patronların elinde olduğunu düşünürsek, Corbyn çizgisinin onlara neden büyük bir tehdit oluşturduğunu anlayabiliriz. Corbyn çizgisi, Thatcher ile beraber Tony Blair ve üçüncü yolu da reddetmek demekti. Düzene karşı bir mücadele başlatmıştı. Orta yolu bulmak istemeyen bir taban ve lider vardı artık.

2017’de Corbyn beklenmedik biçimde İşçi Partisi oylarını %40’a çıkardı. Muhafazakar Parti ile aralarında sadece %2 oy kalmıştı. Bu onu eleştirenleri susturmasa da, yerini korumasını sağladı. 2019 seçim manifestosu büyük bir kırılmaydı İşçi Partisi için. Corbyn bunun bir neslin en önemli, belirleyici seçimi olduğunu söylüyordu. Özelleştirilen tren yollarını, hatta ezelden beri özel olan zengin kolejleri kamusallaştırma sözü veriyordu. İngilizlerin çok sahip çıktığı Ulusal Sağlık Sistemi’nin de satılma tehlikesinde olduğunu iddia ediyordu ve onu sadece İşçi Partisi koruyabilirdi. Zenginlerin vergilerini arttıracaktı. Okullara, sağlık sistemine, işsizlere para aktaracaktı. Kemer sıkma politikalarıyla kapanmış kütüphaneleri açmaktan, yeni konut projelerine dek çok sözü vardı dev seçim manifestosunda. Parti artık Blair’in partisi değildi. Oysa Muhafazakar Parti başka bir seçimde yarışıyordu sanki. Theresa May Brexit’teki hezimetlerinden sonra istifa etmiş, yerine kimsenin güvenmediği, yoksullardan dünya liderlerine aşağılayıp, hakaret etmediği az grup olan, yabancı düşmanı, ırkçı, popülist Boris Johnson gelmişti.

Johnson’ın meselesi Brexit’ti. Baştan beri ayrılmacıların liderlerindendi ve başkan olabilmesinin sebebi de Brexit karmaşasıydı. Johnson bunu hiç unutmadan ise koyuldu. İngiltere AB’den çıkacaktı ve bunu nasıl yapması gerekiyorsa öyle yapacaktı. Anlaşmasız Brexit yapıp, bir an önce çıkmak istiyordu ancak bunu gerçekleştirecek meclis çoğunluğuna sahip değildi. Böylece, daha 2 yıl önce seçim olmuş olmasına rağmen, erken seçim çağrısı yaptı. Johnson seçim kampası stratejisini tamamen Brexit üzerine kurdu. Bana oyunuzu verirseniz, bu karmaşaya son vereceğim ve AB’den hemen -ama hemen- çıkacağız dedi. Ekonomik politikalar konusunda ise “evet, kemer sıkmak gerekiyordu ama biraz abarttık, düzeltmeler yapacağız” gibi bir tavırları vardı. Ancak asıl konu Brexit idi. Yani iki parti bambaşka kampanyalar yürütüyordu. Parti tabanı Corbyn’in Brexit konusunda kesin bir tavır almasını ve “kalma” partisiyiz demesini istiyordu. Corbyn bunu hiç demedi. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi Corbyn de aslında AB’ye hiç güvenmeyenlerdendi. Onunki milliyetçi kökenli bir kuşku değil, AB’nin teknokrasisi tarafından ülkelere empoze edilen sermaye canlısı regülasyonlara karşı duruşuydu. AB çerçevesinde İngiltere’nin gerçek anlamda sosyalist politikaları hayata geçirebileceğine hiç inanmamıştı. Ancak seçim boyunca bunları söylemedi. Sadece Brexit konusundaki seçimi halka bırakacağını. Seçildiği takdirde, 6 ay içinde yeni bir referandum yapacağını söyledi. Böylece ne ayrılma, ne de kalma taraftarlarını tatmin edebildi. Ancak Corbyn’in Brexit konusundaki ikircikli tutumunun tek sebebi kişisel görüşleri değildi. İşçi Partisi’nin kalesi sayılan seçim bölgelerinde, özellikle yaşlılar arasında da Avrupa’dan ayrılma taraftarları az degildi ve bu bölgelerin milletvekilleri de Brexit’e karşı açık bir tutum alarak, oy kaybetmekten korkuyordu.

SEÇİM SONUÇLARINI ANLAMAK

O zaman gelelim seçim sonuçlarına. Sizi çok uzun bir yoldan getirdiğimin farkındayım ancak arka plana bakmadan yapılan yorumların çok havada kalacağını düşünüyorum. 2017’den bu yana ne değişti? Öncelikle seçim süresince anketler İşçi Partisi’ni oldukça geride gösteriyordu. Hatta son hafta farkın azalması beklenirken, son anketlerde daha da açıldığı görüldü. Ancak anket sonuçları son yıllarda İngiltere’de de çok güvenilir olmamaya başlamıştı ve seçim bölgelerindeki oynamalara göre, İşçi Partisi’nin tahmin edilenden çok koltuk kazanması, hatta çok ufak bir ihtimal de olsa, Muhafazakarlar net çoğunluk elde edemezse, küçük partilerin desteği ile azınlık hükümeti kurabilecek kadar oy alması olası idi. Ben bu ihtimale inanmak istemiştim. Seçime yüksek katılımın da, İşçi Partisi’nin genç tabanındaki Corbynci coşku olabileceğini ummuştum. Ancak umduğumun aksine anketlerdeki eğilimler seçim sabahına kadar devam etmiş ve makas Muhafazakarlar yönünde açılmış. Yeniden belirteyim, İşçi Partisi’nin oy oranları 2015 civarına gerilemiş durumda. Asıl mesele bu değil. Mesele ne o zaman?

Johnson bu seçimi bir Brexit referandumuna çevirdi. Mesajı tek ve netti. Oyunuzu bana verin, bu işi hemen bitireyim, kurtulalım. Çok ayrılmak istemeyenlerin bile, yeter artık, bitsin bu işkence, ayrılacaksak ayrılalım, bıkkınlığı işine yaramış ve stratejisi çok başarılı olmuş görünüyor. 1960’lardan beri İşçi Partisi’ne oy veren işçi kasabalarından bazılarını, hatta Tony Blair'in seçim bölgesini dahi kazandı bunun sonucunda. İşçi Partisi ise Londra’da ve büyük şehirlerde güçlenmeye devam ediyor. Yani sınıfsal tabanında kayıplar yaşarken, şehirli, okumuş, farklı ırksal, dini ve milli kökeni olanların partisi olma özelliği güçlendi. Bu da demek ki, pek çok ülkede "yerli ve milli" unsurlar ile "ötekiler" arasinda yaşanan “popülist” kırılma İngiltere’de iyice olgunlaşmış durumda, bu kendini Brexit üzerinden gösterse de. Corbyn ise seçimi sosyalizm ve kapitalizm arasında bir tercihe çevirdi. Yani temelde Johnson'ın yerli ve milli kimlik siyasetine karşı, ekonomik, sınıfsal siyaset yaptı. Şimdi soru şu. İngiliz halkı Brexit’i mi seçti, yoksa Corbyn’in ekonomik politikalarını mı reddetti? Çünkü iki farklı kampanya yürütüldü.

Neler biliyoruz? Corbyn’in şahsının halk arasında hiç sevilmediğini biliyoruz. Halkın sadece %20-25’i onun hakkında olumlu fikre sahip. Oysa Johnson’ı bile sevenler %50’ye yakın. Bu 2017 seçimlerinde Corbyn aleyhine işlemedi ama bu kadar büyük proje ve sözlerle geldiği bu seçimde, insanlar şunu sorgulamaya devam etti. Bu adama güvenebilir miyim? İnsanlar sevmedikleri kişilere güvenemiyor. Bu Corbyn için büyük bir handikaptı. Halktaki bu soğukluğun bir sebebi medyanın Corbyn’e karşı aldığı tavır. The Guardian gazetesi gazete aplikasyonlarından telefonlara gönderilen seçim bildirimlerindeki başlıklara baktığında, neredeyse tüm gazetelerin İşçi Partisi hakkında çok daha olumsuz bildirimler gönderdiğini bulmuş. Corbyn’e kişisel saldırılar, eleştiriler de çok yüksek seviyedeydi. Johnson açık olarak ırkçı şeyler söylediği halde, Corbyn İsrail’i eleştirdiği için, Yahudi düşmanlığıyla suçlandı ve partisindeki gerçek antisemitik bazı partililerin yeterince cezalandırılmaması da, buna delil olarak sunuldu. Buna ek olarak, Türkiye’dekine benzer bir “teröristlerle” arkadaşlık etmiş birisi olarak damgalandı, İrlanda konusundaki geçmiş tutumu, eylemleri ve görüşmeleri nedeniyle. Kişiliği tartışıldı. Bunlar ısıtılıp ısıtılıp getirildi gündeme.

Ancak belki daha temel bir sorun, Corbyn’in ve politika önerilerinin sürekli olarak “radikal”, “aşırı”, “hayalci” olarak sunulmasıydı. Yani politikaların aşırı ve kötü, ülkeyi komünist yapacak, ekonomiyi öldürecek politikalar olarak sunulması şüphesi olanların şüphelerini güçlendirdi. Devletin kesesinden tembellere para dağıtacak söylemi peşini bırakmadı. İkincisi ise, politikaları teoride beğenenlere yönelikti. Hangi parayla yapacaktı bunları? Boş, altı doldurulmamış vaatlerdi bunlar, dürüst değildi, insanları kandırıyordu. Bu propagandanın etkisi oldu mu? Elbette ama Brexit hepsinden daha önemli bir faktör gibi görünüyor. Mesela Brexit’e net olarak karşı çıkan Liberal Demokratlar da seçimin kaybedenlerinden. Diğer partilerden transfer ettikleri milletvekillerinin, hatta parti başkanının koltuklarını koruyamadılar. Bu da seçimin Brexit referandumu olduğunu işaret ediyor yine.

Gelecek için ne diyebiliriz? Bu seçim iki şeyi net olarak gösterdi. İngiliz halkı Brexit’i “halletmek” istiyor ve “Brexit’i bitireceğim” diyen Johnson’a bu görevi verdi. Hiçbir halk belirsizliği, sürüncemeyi sevmez. Ne olacaksa olsun, ip inceldiği yerden kopsun, hissi bu seçimi kazanmış görünüyor. Yani halk en kötü şartlarda da olsa, AB’den çıkmayı istiyor artık. İkinci olarak da Corbyn parti başkanlığını bıraktı çünkü halk her ne sebeple olursa olsun, Corbyn’i desteklemediğini de açıkça bellirtmiş oldu. Bu kaybın 10 senelik Muhafazakar iktidarından, 2 Muhafazakar başbakanın rezil olarak istifasından, yıllar süren kemer sıkma politikalarından sonra gelmesi de çok önemli. Yanı bu şartlarda dahi Muhafazakarları, ya da Brexit’i tercih etti halk.

Ancak hatırlamamız gereken şey Corbyn'in sadece bir kişi olmadığı. Yani onun istifası Cameron, ya da May’in istifalarına benzemiyor. O bir hareketin, bir sosyalist canlanmanın temsilcisiydi. Üstelik sınırları aşan bir sol canlanmanın sözcüsüydü (tıpkı Johnson’ın da sınırları aşan, ırkçı, popülist bir trendin parçası olması gibi). O zaman bu harekete, ardında bıraktığı manifestoya ne olacak? Partinin merkezci kodamanları tekrar partiyi ellerine geçirip, ortanın solu çizgiye geri mi dönecekler? Yoksa parti tabanı sosyalist çizgiyi korumak için devam mı edecek? Kırmızı duvarın Brexit taraftarı yaşlı seçmenlerinin Johnson’a oyu bir kerelik, “hadi hallet şu AB karmaşasını” oyu mu idi, yoksa kalıcı kırılmalara, İşçi partisinden temelli bir kopuşa mı şahitiz? Şu anda bunları bilmemiz mümkün değil.

Ancak şunu biliyorum. Ortayolcu sol ve anaakım medya gerek Amerika’da, gerek Avrupa’da, bunu sosyalizmin hezimeti olarak sunacak bizlere. Bakın, halk bunu istemiyor diyecekler. Kendi ülkelerinden çıkacak Corbyn muadillerine hatırlatacaklar Corbyn’in başına gelenleri. Merkeze çekmeye çalışacaklar sosyalist liderleri. Bu aşamada da şunu hatırlayalım o zaman. Merkezden kımıldayaman, sosyalist politikalara yüzünü çeviren Alman Sosyal Demokratlar her sene eriye eriye iyice küçük bir parti haline geldi, gençliği tamamen kaybediyor. Oysa onların başına gelenler korku hikayesi olarak anlatılmıyor. Gençler demişken, İşçi Partisi’ne oy verenler arasında gençlerin oranı, Muhazakar Parti’ye oy verenler arasında da yaşlıların oranı çok yüksek. Bu durum pek çok Batı ülkesinde böyle şu anda. 2008 krizi sonrasında büyüyen gençlik ekonomik eşitsizliklerden, güvencesizlikten, sosyal devletin zayıflamasından ve iklim felaketinden çok rahatsız. Corbyn’in parti içi destekçileri arasında da gençler çoktu. Yani burada nesiller arası bir çatışma var. Gençleri cezbedemeyen partiler de, uzun dönemde sıkıntılar yaşayacaklar, Alman Sosyal Demokratları gibi.

Corbyn gitti. Şimdi soru şu, sadece İngiliz solu değil, uluslararası sol bundan hangi dersi çıkaracak? Çünkü çözüm ortayolculuk değil. Çözüm halkı ikna etmek. Belki başka bir liderle, belki başka türlü kampanyalarla. Güle güle, Jezza. Ben seni çok sevmiştim. Sol için mirasın umarım kayıptan çıkan bir ortayolculuk değil, yenilenmiş bir sosyalist mücadele azmi olur.