Toplumun en küçük birimi olarak kabul edilen ailenin kapalı kapıları ardında olup bitenler, “doğduğun ev kaderindir” keskinliğinde olmasa bile, kişinin anlam ve yön bulma çabasını belirleyebiliyor. Kaçarak ya da kovularak, ölmeyip sağ çıkabildiğin bir evden; yani yeni aileni ellerinle yaratabilmek üzere ayrıldığın evden, muhtemelen güçlülükle ayrılıyorsun çünkü. Eğer şansın yaver giderse ev kazalarını, yeni ailenin diğer özneleriyle birlikte sağaltabiliyorsun. Çünkü hayat, anlam katabildiğin, yaşamsa çoğaltabildiğin kadar senin. En derininde bunu hep biliyorsun. ‘Mecbur’ ya da ‘zorunda’ olsaydık, ne küçücük çocuklar resim çizerek hikayesini anlatmanın peşine düşebilirdi ne de 1 Temmuz’da kadın ve LGBTİ+ hareketleri barikatları zorlayabilirdi. Devletlerin, kendinin yapamadığı her şeyi üzerine yıktığı bugünün ailesi için de ‘başka bir aile mümkün’ seslerini yükseltebiliriz pekala. LİSTAG Gökkuşağından Hikayeler Serisiyle ‘ev’in içine ışık tutmuş ve hepsi pek değerli tiyatro oyuncuları, bu hikayelere ses vererek can katmış. Bensu onlardan biri. İyi okumalar dilerim.

Bensu, seslendirdiğin hikayeden bahseder misin? Ve senin için etkileyici olan yanlarını paylaşabilir misin?

LGBTİ+ bireyin ailesi olmanın ötesinde okuduğum hikayenin sonunda çocuğun söylediği bir cümle vardı; ailem benden utanmıyor. Her ne olursa olsun şöyle bakıyorum; ötekileştirilen bir bireyin, çocuğun ailesinin onun yanında durması çok önemli bir şey. Bu herhangi bir dezavantajlı ya da farklılık gösteren bir birey/çocuk olabilir. Kör olabilir, geç anlayan bir çocuk olabilir… Her ne olursa olsun ötekileştirilen bir çocuğun, çok önemli olduğunu düşündüğüm “ailem benim yanımda” güveninden mahrum olarak büyüdüğünü düşünüyorum. Şu geldi şimdi aklıma; ben ilkokuldayken, öğretmenim annemi sınıf annesi yapmıştı ve ben bundan dolayı çok acı çekmişim, annem anlatmıştı. Sınıfta kayırıldığımı hissedip çok üzülmüşüm -ki annem sınıftayken benimle hiç ilgilenmiyordu aslında- bu hikaye bana biraz da onu hatırlattı. Onun ötesinde, LİSTAG’a destek vermeyi de şöyle istedim; heteroseksüel olmayan çok arkadaşım var ve özellikle biri kardeşim gibi. Beraber büyüdük, hayatın her aşamasında yan yana durduk. Onun ile yaşadığım bu kardeşlik ilişkisinden dolayı ve tüm LGBTİ+ arkadaşlarım için tabii ki borç bildim ve yapmak zorundaydım, yaptım.

Bu hikayeleri duymaya neden ihtiyacımız var Bensu?

Çünkü böyle çok aile olduğunu düşünüyorum. Gay olduğu için bir noktadan sonra mesleğinde yükselemeyen çok kişi ile karşılaştım. Cinsel tercihinden dolayı aile tarafından dışlanan, reddedilen çok kişiyle de karşılaştım. Bu bir hastalık değil bu bir seçim. İnsan bunu küçük yaşta da seçebilir yaşı ilerlediğinde de seçebilir, hiç seçmeyebilir ama arkadaşları olabilir. Bunun da hayatın bir parçası olduğunu kabul etmek zorundayız. Onur Haftası ile ilgili paylaşımlarda bulunduğum zaman çok hakaret mesajları aldım. Biz bunu görmezden gelemeyiz, görmezden geldiğimiz her şey bize katlanarak geri geliyor ve sırtımıza yük olarak biniyor. Toplumda yüzleşmemiz gereken pek çok şey var, tarihimizde, coğrafyamızda, dünyamızda… Şu an iklim krizi de yaşıyoruz mesela. Bunlarla yüzleşmediğimizde plastiklerle, petrolle yüzleşmediğimiz sürece bize felaket olarak geri dönecek. Ruhlarımız hastalanıyor biz bunlarla yüzleşemezsek. Hasta ruhlarla da iyi bir toplum, iyi bir dünya yaratamayız. Bir şekilde bununla yaşayarak da mutlu bireyler olabileceğimizi, daha iyi bireyler olabileceğimizi anlamamız lazım. Her türlü farklılıkla ve her türlü duyguyla yüzleşmemiz lazım. Bazen ailemizle ya da yakınlarımızla bir takım problemler yaşıyoruz. Yüzleşmediğimiz kaçındığımız zaman o problemler büyüyor ve psikosomatik hastalıklar şeklinde yaşamaya devam ediyoruz. Ve aslında kaçmış da olmuyoruz. Toplumların iyileşmesi ancak yüzleşmeyle olur diye düşünüyorum.

Biz seni Türkiye’nin en uzun süreli dizisi olan Bizimkiler’den tanıyoruz, 13 sene boyunca aynı dizide oynamak nasıldı ve o zamanın dizileri ile şimdiki zamanın karşılaştırmasını yaparsak neler söyleyebilirsin?

13 senenin farklı iki senesinde yoktum. Birinde Paris Konservatuarı’nda burs kazanmıştım. Dizide de beni yurt dışına okumaya yolladılar. Bir dönem de kendi isteğimle ayrıldım çünkü hem tiyatro hem dizi beni çok yormuştu. Eve gelip yorgunluktan ağladığımı biliyorum. Daha çok tiyatroya odaklanmak istedim ama sonra çok özledim ve döndüm. Yine o dönem doğum yaptım, oynarken hamileliğimi gizledik. Şimdi bakıyorum hamileliğinden büyük paralar kazananlar var. Çocuk endüstrisi çok gelişmiş durumda, ben sonuna kadar sakladım. Benim özel hayatımdı çünkü ve özel kalsın istedim. Orası benim için okuldu. Çünkü Güner Namlı (yapımcı) olsun Umur Bugay(senarist) olsun çok değerli kişilerdi. Oyuncu kadrosunun yüzde doksan dokuzu tiyatro kökenliydi. Tiyatro disiplininin getirdiği başka bir sinerji vardı. Mehmet Akan’dan Savaş Dinçer’den ben çok şey öğrendim. Kuliste nasıl davranmak gerektiğini ya da nasıl yaklaşmak gerektiğini… Bir keresinde Sevgili Rutkay Aziz bana bir ip ucu vermişti, Misyon diye bir oyun çalışıyorduk, modern kölelerdik hepimiz avangard bir oyundu, kravattı aksesuarım. Kravatın bir darağacı ipine dönüşebileceğini göstermişti ve ben onu oyunda kullanmıştım. Hiç ummadığın bir anda hiç ummadığınız bir şey size yol/kapı açıyordu çünkü. Hakikaten bugünde Türk Tiyatrosu’nda Türk Sineması’nda çok önemli isimler bana ustalık etmiş şimdi daha iyi farkına varıyorum. O zaman da farkındaydım ama hep o ustaların içindeydim. Şimdi onların birçoğu öbür dünyaya göçtü, bir kısmı devam ediyor, iyi ki de devam ediyor. Şimdi yavaş yavaş belki biz usta olacağız ama kendimi hala öğrenci olarak görüyorum.

Şimdiki dizilere kıyasla diye sordun; bence en büyük özelliği bizim içimizden olmasıydı. Kapını açtığında apartmanda görebileceğin ya da mahallende görebileceğin herhangi bir Şükrü Bey, herhangi bir Nazan Hanım, herhangi bir kapıcı, herhangi bir yönetici ya da apartmanda oturan herhangi bir sarhoştu. Şimdiki dizilerde çok şiddet var çok entrika var belki Amerikan dizilerinden kaynaklanıyor, Avrupa dizilerinde var mı bilmiyorum ama orta sınıf yok. Ya çok zengin ya çok fakir var. Mafya var, şiddet var… Tabii ki bunun toplumu körüklediğini düşünüyorum ama toplumdaki şiddet illa ki televizyondaki dizilerden kaynaklanmıyor. Zaten dünya çok zor bir dönemden geçiyor. Ve insanlar çocuklarını öldürüp sonra intihar ediyorlar. Bu az buz bir şey değil, en azından ben böyle bir dizi görmedim. Bu duruma gelmek çok büyük bir çaresizlik belki de izansızlık sonucunda olan bir şey. Herkes de psikopat değil ki! Çocuğunu, karısını tarayıp sonra da kendisi intihar ediyor. Ya da bu kadar çok mu sapık var, çocuklar cinsel istismara uğruyor biri de bunu seyrediyor, sonra da çocuklar bunu çiziyor. Artık dünyanın bir toparlanması lazım. Etik değerlerin belki yeniden sorguya çekilmesi lazım. Biz etik değerlerimizi ne kadar yitirdik, nerede yitirdik, bunların yeniden masaya yatırılması, yüzleşilmesi lazım diye düşünüyorum.

Bir de galiba insanlar kendilerini görmeyi sevmiyor artık. Orta sınıf dizileri sadece dijital ortamda var, ben orada görüyorum. Ötekini görmek istiyor. Başkayı, zengini görmek istiyor. “Bak ben böyle değilim”, şiddeti görmek istiyor, “Bak ben şiddet uygulamıyorum”. Ama kendini gördüğü diziler yok artık.

Neden görmek istemiyor bu kadar? Neye bağlıyorsun?

Yüzleşmekten korkuyor diye düşünüyorum.

Yine aynı yere çıktık.

Hep bir öteki…. Hep güzel kızlar var, güzel adamlar var. Yan rollerde tiyatrocuları oynatıyorlar, onlarla destekliyorlar. Yılların oyuncularının baş rolünde oynadığı ve onun sürüklediği diziler yok. Bizimkiler böyle bir diziydi. Benim ailemde annemi, babamı oynayan zaten yılların oyuncuydular. Babamı oynayan yıllar içinde değişti, annemi oynayan hiç değişmedi her zaman onunla görüşüyorum. Kardeşimi oynayan, yeniden oyunculuğa başladı ama apartmandaki diğer bütün oyuncular, hayatlarının o döneminde olmasa bile -çünkü dizi çok yoğun gidiyordu- hayatlarının bütün dönemlerinde tiyatro yaptılar hala da yapıyorlar.

Şehir Tiyatroları’nda mesleğine devam ediyorsun, Corona sürecini nasıl geçirdin biraz anlatmak ister misin?

İlk Corona sürecinde oyunum yoktu. Youtube’dan yabancı oyunları izledim. Ve bu bayağı bir ufkumu açtı. 2009’da yogaya başlamıştım ve ara ara hep yaptım. Fakat son iki senedir devamlı yapıyorum. Bir sabah rutinim vardı. Sonra müzikle ilgileniyordum. Müzik de beni çok kurtardı. 2013’den beri düzenli şan dersleri alıyorum ve ciddi bir repertuarım oluştu.

Söylüyor muydun?

Düzenli olmasa da epey bir bar programım oldu. 100’e yakın Türkçe, İngilizce ve Fransızca şarkı söyleyebiliyorum. Hala şan derslerine devam ediyorum. Kendi kendime sol anahtarını öğrendim, parçalarımı sol anahtarıyla deşifre ediyordum. Müzik çok hayatımı kurtardı. Bir de dediğim gibi yabancı oyuncuların paylaşımlarını çok izledim. Özellikle …. Comedie Française’i çok izliyordum. Ve onlarla aşağı yukarı aynı süreci yaşadık biz de. Mesela Comedie Française in şöyle bir toplantısı olmuş; “biz ne yapabiliriz dijitalde, şunu mu yapalım bunu mu yapalım” derken zoom toplantısında oyuncular çok heyecanlanıp ağlamaya başlamış. Aynı şey bana oldu. Birinci pandemide yoga yapıyorum birgün, yoga yaparken ağlamaya başladım. “Ne zaman sahneye çıkacağım?” diye. Derken bir hafta sonra Youtube üzerinden Şehir Tiyatroları benim de içinde olduğum Aşk-ı Memnu’yu yayınlayacaklarının haberini verdi. O kadar sevindim ki, izlerken hıçkıra hıçkıra ağladım. Sonra bir Whatsapp grubu kurduk Aşk-ı Memnu ekibiyle yeniden oynayalım, şöyle yapalım böyle yapalım diye… Valla sık sık ağlıyordum tiyatroyu nasıl yapacağız diye, iyi ki o dönem şan derslerine devam edebildim, terapi gibi oldu.

Sanat kurtarıyor di mi?

Evet, tabii ki…Ben sanatçıyım ama sanatın başka bir dalı hem hobi gibi geliyor hem de sanatla uğraşmak gibi geliyor. Çünkü tiyatro mesleğin sonuç olarak. Müzik ve yoga kurtardı beni. Bir de senin de içinde olduğun bir kadın grubumuz var, oradaki dayanışma da çok iyi geldi bana. Başta biraz korkarak yaklaştım, hiç kimseyi tanımıyordum. Ve sen dahil bir sürü kadını sadece ekrandan tanıyorum. Yüz yüze geleceğimiz günü hakikaten iple çekiyorum. Orada yazı atölyeleri yaptık sonra ekonomik olarak zor durumda olan meslektaşlarımız için destek projeleri yaptık. Bunlarla kurtuldum. Birinci pandemi bittikten sonra da provaya girdim ben.

Prova yaparken çekincen var mıydı?

Tabii ki, çok korkarak iki ay yaşadık. Geçen Eylül 15’den Kasım 15’e kadar. Oyunumuz 7 kişilik bir oyundu ve hepimiz İstanbul’un dört bir köşesinden geliyorduk. 7 kadın sahnede, en aşağı 7 görevli aşağıda, bir de teknik görevlilerimiz vardı ve korku içindeydik tabii ki… Kah maskeli, kah maskesiz… Ama sevgili yönetmenimiz Yelda Baskın, Bilgesu Erenus’un yazdığı Yaftalı Tabut oyunumuz. Türkiye’nin ilk solcularından ve bence aktivist, devrimci kadınlarından. Maalesef ki 30 küsur sene sonra anlaşılmaya başlamış, Fatma Nudiye Yalçı Hanımefendinin hayatını oynuyoruz. Türkiye’nin ilk kadın oyun yazarı olarak nitelendiriliyor. Çok korkarak prova yaptık ama bütün mizansenleri duruma göre ayarladık, ettik ve oyunun çıkmasına on gün kadar kalmıştı ki bırakmak zorunda kaldık.

Oyun şu açıdan çok ilginçti; oyundaki bütün karakterleri biz yedi kadın oynuyoruz, erkek rolleri de dahil. Nazım Hikmet’te var oyunda, Hikmet Kıvılcımlı’ da var, bir takım esnaf var. Ben Rum bir esnafı oynuyordum çok da severek oynuyorum. Heyecanla tekrar oynayacağım anı bekliyorum.

Bir takvim var mı?

Sanıyorum ağustosta provaya gireceğiz, bu arada ben bu oyunla ilgili şöyle araştırmalar yapıyorum; o oyunu hazırlayan dönemi araştırıyorum. Osmanlı zamanındaki feminist hareketle ilgili bir takım eğitimler aldım Youtube üzerinden ve daha sonra Fatma Aliye, Fatma Aliye de çok öncü, çok devrimci kadın romancılarımızdan ama çok bir kenara itilmiş, silinmiş feminist bir yazar. Onun üzerine eğitim alıyorum. Ben ayrıca Fatma Aliye’yi oynamıştım 2010-2011 sezonunda. Osmanlı’daki ilk Türk sanatçı beş kadını oynadık. Fatma Aliye bana düşmüştü. O dönem bir araştırma yapmıştım ama sevgili Senem Timuroğlu o konuda sanırım doktora teziydi onunla eğitimler almıştım ve bu konular çok ufkumu açmıştı. Şimdi bütün o dönem yazarları okuyorum. Suat Derviş, Halide Edip… Ve bu benim ufkumu açıyor, Osmanlı sonu ve Cumhuriyet öncesi dönemi siyasal tarih, kadın hareketi, feminist hareket… Osmanlı’da feminist hareket zaten olmuş ama sonra Osmanlı diye kesintiye uğramış.

Ne kadar az biliyoruz di mi?

Hiç bilmiyoruz. Halbuki o zamanki ivmeyle devam edebilseydi bugün belki kadın cinayetleri  olmayacaktı. Fatma Aliye ve sonraki kuşağı Suat Derviş, Halide Edip gibi yazarlar ve daha nicelerini okuyorum ve ben bunları nasıl bilmiyorum diye kahroluyorum. Öğrenmenin yaşı yok. Bugünün pek çok söylemini bu kadınlar yüzyılın başında söylemişler. Onları yeniden okuyorum Virginia Woolf’u yeniden okuyorum. Tabii bütün bu okumalarım Yaftalı Tabut’a kaynak olacak, çok büyük malzeme sağlıyor.

Tabii sistem unutturmak için, sindirmek için elinden geleni yapıyor ve her fırsatta buduyor. Geçmişle geleceğin bağlarını kurmak çok değerli, ellerinize sağlık.

Bu noktada ben şunu da fark etmeye başladım; ben zaten feminist bir ailede büyüdüm. Annem de babam da feministmiş. Babam anneme ev işlerinde yardım eder gibi bir durum yok üstelik.

Baban salata yapan erkekten fazlası öyleyse,

Evet biz babamın yaptığı makarnayı daha çok beğenirdik. Evin tüm işleriyle ilgili sorumluluk alırdı babam. Hatta annem kızardı “yapma herkes ne diyecek” diye. Babamın koynunda uyudum, babam beni yedirdi, babam yıkadı, babam masal anlattı… Hatta ablam “Babam beni doğurdu, ben babamı doğurdum” dermiş. Tabii böyle bir evde büyümenin getirdiği başka şeyler varmış kafamda ki ben de böyle bir yol seçmişim. Oğlumu da böyle yetiştirmeye çalışmışım. Laftan lafa atlıyoruz belki ama bu örneği hep veriyorum; oğlum zeytinyağlı yaprak sarmasını çok severdi, ben de yapardım. Fakat o kadar yorucu bir iş ki o, artık bir gün “sen de saracaksın” dedim. “Bu çok yorucu bir şey” dedim. 11 yaşındaydı, oturttum onu, küçücük elleriyle sardı ve çok da güzel sardı. Hatta şimdi bir araya geldiğimizde muhakkak beraber yaparız. Bundan çok mutluyum.

Ben bunu söylediğimde bir sürü insan tepki göstermişti. “A a, çocuğa böyle şeyler öğretilir mi, ne yapacaksın çocuğu yanlış yola sevk edeceksin” gibi tepkiler almıştım, en güvendiğim kişilerden. Ama şundan gurur duyuyorum ki tek başına ayaklarının üzerinde duruyor. Yemeğini de temizliğini de yapıyor.  Çünkü bunlar insana mahsus işler. Ne kadın ne de erkek işi.

Mahalle baskısına ne kadar çok maruz kalıyoruz değil mi, çoğu zaman iç sesimizi bile duyamıyoruz. Annenin etraf ne diyecek kaygısı ya da çocuğun üzerinden yaşatılan “ya yanlış yola sevk olursa” gibi ya da Onur Haftası paylaşımların üzerine sana gelen mesajlar…

Ben oğlumun babasıyla 12 sene sonra ayrıldım ve şimdiki hayat arkadaşımla evli değiliz. Ayrı evlerde yaşıyoruz ama böyle çok mutluyuz ve birbirimizi çok seviyoruz. Onun çocukları benim doğurmadığım çocuklarım, benim oğlum onun ikinci oğlu. Hep birlikte tatil yapıyoruz fırsat buldukça. İlk pandemi dönemini ben yarı onda geçirdim yarı kendi evimdeydim. Norm olanı yaşamak zorunda hissetmiyorum kendimi.

Kendi evimde kaldığım 2. pandemiyi de gitar öğrenerek geçirdim. Şu an 20’ye yakın parçayı çalıyorum ve söylüyorum. Ona da Yaftalı sebep oldu. Provada “kimin ne becerisi var” diye soruldu, “ben gitar öğrenmeye başlamıştım” dedim. Bir ara bar programı yapıyorum fakat her seferinde eşlikçi bulmak sorun oluyor, arkadaşların çok yoğun oluyor derken gitar en kolay taşınan alet, bari öğreneyim dedim. Fakat bir başladım, bıraktım aradan bir sene geçti. Yelda bize sorunca, geçen Haziran’da gitara yeniden başladım. Birkaç özel ders yaptım ama tabii pandemide de çok olamıyor bu dersler. Hala şimdi günde bir saat çalışıyorum.

Bu süreyi çok verimli kullanmışsın, öyle duyuyorum.

Eğitim çok önemli. Çünkü beyin durduğu yerde duruyor. İlk dönem izlediğim yabancı diziler sayesinde dilimi unutmadım, 2. dönemde de delirmemi gitar öğrenmem engelledi. Çünkü zaman zaman çok bunalıyordum, alıyordum elime gitarı “a bu şarkı böyle, a bu şarkı şöyle” derken bir anda kendimi unutuyordum. Girdiğim eğitimler de çok faydalı oldu. Şu anda senin de içinde bulunduğun tiyatroda meslek etiği oluşturmak için çıktığımız yolda da öğrenmek zorundayız.

Ayrıca bir erkek çocuk annesiyim, oğlum 26 yaşında. Ayrıca kız erkek gözetmeden, “eğitimde suistimali nasıl önleyebiliriz, hayır demeyi nasıl öğretebiliriz” gibi konularda epey mesai yapıyoruz. Çünkü şimdinin gençleri ileride başkalarına öğretecek. Ben de ustalarımdan çok şey öğrendim. Umarım ben de bir şeyler öğretebilirim. Galiba yavaş yavaş ruhum eğitimciliğe doğru kayıyor. Bu kadar şey öğrendikten sonra bir şekilde de öğretmek istiyor insan. Çünkü bilgiyi kendine hapsetmek de bir anlamda çok ahlaklı gelmiyor bana. Paylaşmak lazım ki çoğalsın. Ayrıca siz öğretirken de karşındakinden muhakkak bir şeyler öğreniyorsunuz.

O zaman son soruya da hafiften girmiş oldun, önünde neler var ve hayallerin neler?

Öncelikle Yaftalı Tabut var. Bir de biz 2 Kadın diye bir oyun oynamıştık. 9 Eylül’den Fatma Özcan’ın doktora teziydi, kadının kadına yaptığı zulüm üzerine bir oyundu. Oyunu çok açık etmek istemiyorum ama bir kocanın çevresinde dönüyor. Kocanın metresi ve dul eşi arasında geçen bir hikaye. Onu Tatavla Sahne’de oynamıştık. Çok severek çalıştığım bir işti. Sağ olsun, Eraslan Sağlam ve Tuğba Sağlam bize sahnesini açtı ve biz Tatavla Sahne’de oynadık. O devam eder diye ümit ediyorum. Tiyatroyu ölene kadar yapabiliyor olmak istiyorum. Bir söyleşimde “sahnede ölmek istiyorum” demiştim ama daha gençtim. Şimdi sahnede ölerek kimseyi korkutmak istemem ama ölene kadar mesleğime devam edebilmeyi çok istiyorum. Oyuncu olarak, eğitmen olarak sonraki kuşağa yol göstermek adına. İnsanlara başka bir dünyanın da var olabileceğini anlatmak adına. Çünkü hakikaten tiyatro da bir yüzleşme. Seyrettiğiniz de çok şeyle yüzleşiyorsunuz. Bu 2 Kadın oyununda çok şeyle yüzleştiler seyredenler. Bir kadının diğer kadına yapabileceği zulüm üzerine. Belki genellikle erkek üzerinden konuşuyoruz ama insan insana zulmediyor nihayetinde.

“Ölene kadar sahnede olmak isterim” dediğin için ek bir soru sormak isterim; sence yaşlı kadın oyuncu ile yaşlı erkek oyuncu arasında da bir ayrımcılık oluyor mu? Ya da yaşlı olmak ile genç olmak arasında da olabilir belki. Bununla ilgili gözlemlerin var mı?

Yaşlı oyuncu olmak, kişinin kendine iyi bakması ile imümkün olabilir diye düşünüyorum. Genco Erkal var 80 küsur yaşında olmalı ve sahnede. Cemile Toyon var aklıma ilk gelen. Sanıyorum rollerde insanlar genç oyuncuyu sahnede görmek istiyor. O yüzden yaşlı kadın ve erkeğe ait rol pek az gördüğüm kadarıyla. Dilerim oyun yazarları bu konuyla ilgili kalemlerini çalıştırırlar çünkü yaşlı insan görmek size çok büyük bir hayat tecrübesi kazandırıyor aslında. Belli bir yaşta insanı sahnede seyretmek ayrı bir zevk. Birkaç sene önce Nevra Serezli’yi seyrettim ve çok mutlu olmuştum. Biraz yaşlılıktan korkuyoruz gibi geliyor bana. Toplumca ve dünyaca da. Yaşlılık demek ölüm demek gibi. Halbuki genç ölümler de var hayatta ucu ölüme çıkıyorsa. Yaşlı demek ölüm demek değil, yaşlı demek hayatın belli bir tecrübesini kazanmış insan demek. Bu günkü yaşlılarımız bence çok bilinçli, bu arada ben de 56 yaşındayım ve bilinçle yaşıyorum. Kendime dikkat ediyorum. Bedenimi zedelememeye çalışıyorum. Yaşlı kişilerden çok şey öğrenilebileceğini düşünüyorum.

Yazları anneannemin yayında geçirirdim, benim üvey anneannem olduğunu 15-16 yaşlarında öğrendim. Öz anneannem olsaydı bu kadar sever miydim bilmiyorum. O beni hep arkadaşlarıyla toplantılarına götürürdü ya kumar oynamaya götürürdü ya mevlüde götürürdü. Oralarda çok farklı kadınlarla bir arada olurdum. Annem beni doğurduğunda 36, babam da 39 yaşındaymış. Yaşlı bir anne babaydı ama onların hayat tecrübeleri çok şey geçiriyor size, hayata dair. Annem, babam vefat ettiği için şimdi arkadaşlarımın yaşlı anne babalarını gördüğümde hemen yapışıyorum onlara. Çünkü onlar size çok şey öğretiyor. Belki de hayatın sonlarına yaklaştıkları için daha hoşgörülü olabiliyorlar. Kötü huylu insan da var elbette ama benim karşılaştığım pek azı kötü huylu. Kötülüğü genç ve yaşlı diye ayırmamak da lazım ama çoğunluğu çok tatlı insanlar ve size çok şey öğretiyorlar.

Comedie Française de mesela sadece yaşlılarla ilgili bir oyun vardı. 65 yaş üstü 8-10 kişi o kadar muhteşem oynadılar ki ve bu izleyene çok büyük bir ufuk açıyor. Ben çok pişmanım zamanında anneannemle, dedemle, annemle daha fazla sohbet edebilirdim. Gerçekten çok büyük bir hayat tecrübesi, meslek tecrübesi. Hayata dair çok şey var. Bana annem ölmesinden çok az bir zaman önce hayatta en güzel şeyin aşk olduğunu söylemişti. Ve benim de hayata karşı mottom o. “Ne yaparsan yap aşk ile yap”. Herhangi bir şeyi severek yaptığın zaman temizliği bile severek yaptığında daha farklı parlıyor. Aşkla yaptığın, aşkla yaşadığın zaman mutlu oluyorsun.

Bensu Orhunöz | Tiyatro Sanatçısı