Çağdaş Dans Sanatçısı ve Dans/Hareket Terapisti olduğum için şahsen tanışmadığımız halde bir süreden beri çalışmalarından haberdar olduğum Ayça Ceylan; benim de zaman zaman üzerine düşünürken bile heyecanlandığım beden politikaları, tanrıça mitleri gibi pek çok konuda yoğun bir şekilde emek veren bir Performans Sanatçısı. Bugün sorun olarak yaşadıklarımızı tek başına ele almaya çalışmanın, bize kısa vadede belki ama uzun vadede çözüm olabileceğini düşünmüyorum. Ve konuşmaya, tartışmaya, soru sormaya başlamak için bedenin, iyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple de Ayça’yı bu satırlarda ağarladığım için mutluyum. ’Toksik insanları hayatınızdan çıkarın!’ gibi davranışsal yöntemlerle raflarda yer bulan neo liberal söylemlerin; kişileri, bireysel kurtuluş umutlarına yönlendirdiklerini düşündüğüm için açıkçası faydasız hatta rotayı saptırdığı için kendi çapında tehlikeli buluyorum.  Halbuki ‘daha iyi bir yaşam’ ya da ‘başka bir dünya’ ise konumuz -ki sanat terapilerinde de en çok vurgu yaptığımız; aklın, bedenin ve ruhun bütünlüğüdür-  bütünlüklü düşünmek elzemdir. Parça-bütün ilişkisini kuramadığımız mücadeleler; bizi olduğumuzdan daha hırçın, sabırsız, çaresiz ve yorgun kılacaktır. Onun içindir ki kişisel olarak en çok,  Tanrıçalarımdan biri olan Ursula Le Guin’e bakıyorum. Ursula Le Guin, Mülksüzler adlı eserinde kahramanı Dr. Shevek’e ‘Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir’ dedirtir. Bu sözleri asla aklımdan çıkarmadan yaşamaya çalışıyorum. Her ne/kim isek ve nerede isek, onun koşullarına uygun bir tutumla; kadınsak ailede, öğrenciysek okulda, işçiysek sendikada, beyaz yakalıysak kurumlarımızda, köylüysek tarlamızda, diğerleriyle birlikte hareket etmenin olanaklarını araştırmaya; hiç değilse konuşmaya, düşünce ve hissedişlerimizi dillendirmeye başlamaya kısacası ifadeye yer açmamız gerek. Umarım; hepimiz gözlerimizi bu kadar çok bilime dikmişken, sanat hiç olmadığı kadar tutunacak dalımız olmuşken 2021 hepimiz ve gezegenimiz için şahane/harika/muhteşem bir yıl olur.

Haddini aşan bir giriş yazısına doğru evrilmeden, şimdilik burada bırakayım ve haddini aşan bu giriş yazıları için yakında bir gün daha alacağımın bilgisini paylaşayım. Umarım Ayça merakınızı cezbeder ve işlerini görme şansı bulursunuz. İyi okumalar dilerim.

BEDEN YAŞAM EVİMİZ. BU EVDE KÜLTÜREL, SOSYAL VE BİYOLOJİK YAPI ELEMANLARINDAN OLUŞMAKTA

Ayça sen bir performans sanatçısısın ama pek çok konuda ilgi çekici araştırmalar da yapıyorsun. Bunlardan bir tanesi de beden politikaları. Biraz anlatır mısın nedir beden politikaları ve bu güne yön veren/yer bulan genel eğilimler nedir?

Katman katman cevapları olan bir soru sormuşsun. Paragraflar yazılabilir, saatlerce konuşulabilir. Ancak ben özetle şöyle bir tanımlama yapmak isterim: Beden yaşam evimiz. Bu evde kültürel, sosyal ve biyolojik yapı elemanlarından oluşmakta. İşte bizi biz yapan bu yapısal elemanlar üzerinde kontrol sahibi olabilme hakkı için verilen mücadeleye beden politikaları diyebilirim.

Bugünlere yön veren eğilimlere bakarken, olabildiğine eski duraklara uğramayı tercih ediyorum. Çünkü beden politikaları varoluşsal bir durum. Varlığın sahip olduğu o kabı, kendince şekillendirme isteği oldukça anlaşılır olmasına karşın, en büyük kontrol de varlığın kabı yani beden üzerinden sağlandığı için bedeni ehlileştirme çabasının kökenleri eskilerde. Şöyle bir örnek verecek olursam, zihnimde ne zaman erkek egemen kavramı vuku bulsa hemen akabinde Hammurabi dönemi kendini anımsatır. Marduk’un baş tanrı ilan edilmesi ile başlayan ve günümüze kadar etkileri devam eden bir süreç. Erkek egemen dendiğinde de bu sadece kadın ve erkek arasındaki bir politika değil elbet. Etrafınıza bir bakın; bu ideolojinin iklim krizinden hayvan haklarına, inanç özgürlüğünden, kitle yönetim araçlarına kadar birçok  bağlamla olan ilişkisi sürekli bahsedilen “özgür irade” ifadesinin, kendini var etmesine olanak tanımak istemiyor. Çok gerilere gitmeyelim 20. Yüzyıla bir bakalım; İkinci Dünya Savaşı’nın etkileriyle oradan oraya gitmek zorunda bırakılan insanlar geride evlerini, ailelerini, sevdiklerini, işlerini bıraktı. Benim mesleğimin, yani performans sanatının nasıl ortaya çıktığını sorduklarında bu ifadeyi anlatımıma ekliyorum. “2. Dünya Savaşı ve etkileri, ailenin bir ferdi gibi geldi masanıza oturdu. Yerinden edilenler, evleri yerle bir olanlar, eserleri yok edilenler, sevdiği şeyleri geride bırakanlar için devam etmenin bir yolu vardı: Bedenlerini sanat nesnesi olarak kullanmak. Performans sanatının çıkışı direnmenin halidir. Beden varsa her şeyle mücadele edilir, kaybedilen tekrar inşa edilebilir.” 60’ların toplumsal olayları, feminist sanat, video art, disiplinlerarası olmak ve postyapı performans sanatıyla içli dışlı çünkü hepsi zamandaş. Tüm bunlar bir araya gelince, tek merkezli yapıları rahatsız etmiş olacak ki tek merkezliler, tüketim odaklı toplum algısına küresel olarak daha da hız verdiler. Tabii bu yapılar kendilerine karşı çıkan eğilimlere müsade ediyor gibi gözükseler de tohumları çok öncelerde atılan hakiki özgürlük ,asıl genleşmesini 21. yüzyılda yaşayacak gibi. Zaten erkek egemen bu yönelimin, güç dengesinin epey sarsıldığını da çevremize berrak bir zihinle baktığımızda hemen fark ediyoruz. Bu gerçekten yüzümü güldüren durumlardan biri! Türler arası dengenin korunduğu, dairesel ve doğayla daha senkronize zamanların yeniden doğuşunun, arifesindeyiz gibi hissediyorum.

MUTLU OLMAK İÇİN DİDİNİP DURMAYA GEREK YOK. DİDİNİP DUR ISTERSEN TABİİ AMA SADACE DİDİNİP DURMAK İÇİN DİDİNİP DUR

Dünyada özellikle 70’lerin sonu 80’lerin başı gibi “daha sağlıklı, daha mutlu insan” gibi bir tema ortaya çıktı. Aerobik ile başlayıp şimdinin new age akımlarına uzanan bir dizi deneyim alanı ile özellikle modern insan, sorunlarına çare arıyor. Sen bu durumu nasıl değerlendirirsin ve mutlu olmamız nelere bağlı ya da hep mutlu olmayı arzulamak ve bu yönde yoğun emek vermek bizi nasıl etkiliyor?

İnsanın kendiyle haşır neşir olması kıymetli bir şey. Kendinden kolektife uzanan bir yolculuk halindeki insanın yolda olma halinde, nice duyguyu deneyimleme imkanı oluyor. Mutluluk ise bu duygulardan sadece bir tanesi. Bu sebeple de her an mutlu olmamız da mümkün değil açıkçası, ‘her zaman mutlu’ gibi önermeleri epey problemli buluyorum. Tabii bunda sosyal medyanın da payı büyük! En gösterişli, en mutlu, en en anlarınızdan oluşan bir anı defteri. İnsanız tabii birbirimizden görüp, benzer paylaşımları yapmaya devam edebiliyoruz. Mesela instagram devasa bir “echo chamber (yankı odası)”. Bedene yönelik yaptıkları egzersizleri paylaşan birçok hesap var ve o hesaplardaki fotoğraflara baktığımda, aynı marka ürünleri giyen ve aynı deneyimleri yaşamış gibi yapan epeyce insanı fark ediyorum. Bireysel deneyiminden çok kalıpların altında ezilen ve sıkışan bedenler. Bak yine karşımıza beden politikaları çıkıyor.

Deneyimlerim bana şunu gösteriyor; mutlu olmak için didinip durmaya gerek yok. Didinip dur istersen tabii ama sadace didinip durmak için didinip dur! Mutluluk, anın öyle küçük demetlerinde ki yapraklara düşen ışığın değişmesiyle değişen renkler, rüzgarın bir anlık teninize dokunması, denizin dalgalarının muhteşem salınımı ve nicesi. Olması gereken zamanda olması gereken yerde olursak, dünya görünmeyen kütüphanesini bize açıyor ve içinde mutluluk da var. Daha materyal bir mutluluk reçeten var mı dersen gün içinde yaptığım hafıza ve beden egzersizleri, bitkisel karışımlarım ve masa başı araştırmalarım bana iyi gelenlerden. Hatta hemen birkaç bitki çayı önereyim: gül, papatya ve karabaş otu.

Yeni bir yıla yeni girdik ve sen tv ekranında “ ha çıktı ha çıkacak” diye beklediğimiz, dansözlü yılbaşı kutlamalarına ilişkin bir makaleni paylaştın. Biraz anlatır mısın dansözlü yılbaşı, oryantal dans ve tanrıça mitlerini hangi bağlamda birlikte ele alıyorsun?

Oryantal  ile ilgili araştırmalarım ‘Herkes dört gözle dansözü bekliyor, hayranlıkla onu izliyor ancak kızlarının veya yakınlarının meslek olarak bu tercihi yapmasını istemiyor’ meselesi ile başladı. Dans ile de aram pek sıkı fıkıdır çocukluktan bu yana. İkisi birleşince hem oryantali bedensel olarak deneyimleme hem de tarihinin izlerini sürme imkanım oldu. Yazım 2018 yılından ama ben onu ,yıl sonlarında paylaşmayı yıl sonu rituellerimden biri olarak devam ettiriyorum. 2016 yılında da oryantal dansın dahil olduğu İstanbul’da (COOP), Casa Dell Arte’de ve ODTU Çağdaş Dans Günleri’nde performe edilen bir performasım olmuştu. Hatta tek duo performansım kendisi, bir arkadaşım eşlik etmişti. Sonrasında Antik Mısır’daki tanrıça rituellerinden günümüze, oryantalin tarihinin ve bu konuyu ele alan yeni bir solo performansımdan fotoğrafların, performans taslaklarının olduğu bir kitap hazırlamaya karar verdim. Umarım bu yılın sonunda bir performans gerçekleştirip, 2022 yılında kitabı tamamlamış olacağım. Sorundaki tanrıça mitlerine gelecek olursam; ritueller, doğayla senkronlanmak ve semboller benim üretim sürecimde en büyük destekçilerim. Bunlarla zaman geçirince ailemin de çocukluktan beri bana aktardığı bilgileri daha iyi anlamlandırmaya başladım. Aynı zamanda karşılaştırmalı mitoloji, farklı bir tarih okuması yapma imkanı tanıyor. Mesela Tiamat ne olmuş da birden kaosa sürükleyen olmuş ya da üçlü tanrıça Hekate neden önemsizleştirilmiş gibi mitlerin içinde varlığını sürdüren, önemli anahtarlarla karşılaşıyorsun. Böylece zamanın birçok katmanı, birbiri ile iç içe geçiyor. Bak mutlu olduğum anlardan biri de bu arkeik karşılaşmalar.

SADECE BEYNİMİZ DEĞİL BEDENİMİZİN TAMAMI BİR HAFIZA TARLASI

Odak noktalarından biri de onarım. Beden ve onarım ilişkisini biraz açar mısın? Bu günün özellikle modern insanı, en başta neleri onarmakla işe başlamalı?Senin niyetin ve muradın ne yönde.

Sadece beynimiz değil bedenimizin tamamı bir hafıza tarlası. Hal böyleyken de beden hafızasını, dans ile olan ilişkimden dolayı da epeyce çalışıyorum. Gündelik beden ve hafıza egzersizlerim ile bedenimin bana anlattığı hikayeleri dinleyip, bunları günlüklere aktarmak gibi bir rutinim var. Bunu performans sanatçısı falan olduğum için de yapmıyorum mesleki bir şey değil, ergenlik dönemimle başlayan bir hal. Bedene yakından bakmak, izlerini sürmek, dinlemek, yazmak, farkına varmak derken onarım süreci başlıyor zaten. Aynı zamanda biraz işin teorik kısmını merak edenlere Dans ve Hareket Terapisi’ni araştırmalarını öneririm. Çıkış dönemi, dile gelemeyenler, Vietnam Savaşı, 60’lar, postyapı ve dahasına dair keyifli bir alan.

Bugünün modern insanının onarım sürecine dair niyetim ve muradım da önce kendilerine dönsünler, kendine dönen zaten zamanla kendinden çıkıp, başka bir forma dönüşüyor. Bu bir nevi yeniden doğum gibi düşünülebilir. Ve lütfen bunu denerken acele etmesinler çünkü yaşam aceleye getirilmeyecek kadar incelikle bezenmiş.

Çok yoğun çalıştığını biliyorum. Biraz anlatır mısın nerede ve nelerle meşgulsun?

“My inner flora” isminde yeni bir performans başladım. Bitki sembolizmini, çiçek sözlüklerini, içsel yaşamımızı bir araya getiren uzun dönemli bir araştırma projesi. Geçenlerde araştırmalarımın küçük bir kısmını “Bitkiler bize ne anlatır?” isimli atölyemde, katılımcılarla paylaştım. Bu arada myinnerflora isimli instagram sayfamı da bir sanatçı laboratuvarı olarak kullanıyorum. Kişisel hesabımdan farklı bir sayfa çünkü bu sayfayı performans belgesi olarak tanımlıyorum. Bunun dışında her ay ortalama 2 atölye yapıyorum, onlar devam. 16 Ocak’ta Bursa Büyükşehir Belediyesi ile 2017 den beri devam eden “Nasıl bir şey bu performans sanatı?” atölyemi yapacağım. Bendeki yeri bir ayrı. Halihazırda uzun süreli devam eden performanslarım da var. Patara Antik kentindeki serim ve İstanbul’daki deniz kültürü olgusunu ele alan Nemf. Yılın belli dönemleri bu ikisini performe ediyorum. Aynı zamanda Body in Perform performans sanatı platformunun kurucusu ve yaratıcı direktörüyüm. Orada projelerimiz devam ediyor. Salgın döneminde, uluslararası açık çağrımıza gelen performansları yayınladık ve projemiz SAHA’dan destek aldı. Dijital bir performans sanatı ağına evrilen bu projenin sitesinin hazırlıkları var. Ve buradan da paylaşmak isterim 2021 yılında 12 performans sanatçısını konuk ettiğimiz podcast yayınlarımız olucak ve bu yayınlar performans sanatı üzerine bir kitaba da evrilecek. Bir de daha önce Ankara’da performans günü ve geriye kalanlar pop-up sergisi yapmıştık, yine bir şehirde, yeni temamız ile bunu gerçekleştireceğiz. Sağ olsun yapının direktörü Emel Pilavcı iyi bir çalışma partneri. Performans sanatı ve moda kavramlarının bir araya geldiği kişisel projeler de var, markalarla görüşüyoruz ,bakalım. 2020’de Giyi ile bir performatif reklam çekim gerçekleştirmiştik, güzel bir ekiple, onun hissiyatının bereketinden de olduğunu düşünüyorum modayla olan bu akışın. Ve umarım birkaç aydır ara verdiğim sergi eleştiri yazılarıma programımı ayarlayıp, Mart gibi geri döneceğim. Yazmayı pek seviyorum. Böyle okunduğunda çok gibi görünse de hepsi birbirine iliklenen üretimler. Onarım ve nasıl algılıyoruz etrafında şekillenen çalışmalar. Son olarak geçtiğimiz sene COVID-19 nedeniyle ertelenen, davet edildiğim konuk sanatçı programlarından Hindistan ve Ghana’dakilere umarım bu yıl gidiyorum ve sergilerimi yapıyorum.

Son olarak hayallerini sorsam…

5 sene kadar önce sorsan epey sayardım ama artık bir hayalim yok. Türler arası dengenin korunduğu, dairesel ve doğayla daha fazla senkronlanan bir Dünya hali için hedeflerim var ve bunlar için de çalışmaya, üretmeye, paylaşmaya, çoğalmaya devam!

Güzel soruların için de teşekkür ederim, keyifle cevapladım. Son olarak tüm buradakilere değinen Austra’nın Change the Paradigm şarkısı, söyleşiyi okurken hoş olabilir.