Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele’sinde en akılda kalıcı repliklerden biri “Zeki Müren de bizi görecek mi?” oldu. Öyle ya zaten kıyıda/uçta/sınırda olan evimize/köyümüze gelen televizyon ekranı, bizi makus kaderimizden kurtarıp normatif ya da popüler olanla kavuşturabilirdi, bunun için de o ekranın köye gelmesi elzemdi. Yabanlığın/dışlanmışlığın/üveyliğin suçluluğu ve utancı içinde bu replik, ‘kusur’un karşılıklı kabulüne dair bir anlaşma olup olamayacağına ilişkin umudu da içinde barındırıyordu. Elbette ne Zeki Müren ne de şimdilerde ekranlarda boy gösteren tüm figürler hala bizi görmekten oldukça uzaklar ve artık kabul etmek gerek ki bu hiç olmayacak ya da bir zamanların BBG evi ve şimdinin realite şovlarında olduğu haliyle belli bir format dahilinde olacak.

Sadece diziler değil tümTV programlarını düşünürsek de, evde olduğumuz tüm zamanlarda arkada bir şekilde hep sesini işittiğimiz ekranın, çoğunlukla televizyonun, psikolojik alt yapımızda olması iyi olan ama maalesef türlü sebeplerden dolayı olamayan pek çok eksiğimizi kapayıp, önemli ihtiyaçlarımızı karşıladığını düşünüyorum; yalnızlık gibi, aynılaşmak gibi, kendimizi regüle edebilmek gibi diğer türlüsünden haberdar olmak gibi… Peki en önemli duyu organımızla alımladığımız dizilerin gündelik hayatlarımızdaki etkileri ne? Çalışmalarını daha çok bu alanla ilgili yapan canım arkadaşım Şenay Tanrıvermiş’e aklımdaki soruları sordum. İyi okumalar dilerim.

Şenay biz seni en çok t24’deki yazılarından biliyoruz; biraz anlatsana neleri yazıyorsun, merceğinde neler var ve hangi yollardan geçtin de bu güne geldin?

Yüksek lisans tezim ‘Yerli Televizyon Dizilerinde Erkek İmgesi’ üzerineydi ve sonrasında pek çok ana akım ve alternatif mecrada televizyon analizleri yapmaya çalıştım. Televizyon bir ev aleti olarak en etkili uysallaştırıcıların başında geliyor. Toplumu uyuşturan, ehlileştiren, aynılaştıran ve yatıştıran bir alet ve üstelik insanlar kumandayla istediği kanalı izledikleri için seçim şansları olduğunu sanıyorlar. Tüm bu düşüncelerle televizyon içerikleri üzerine çok yazılması, tartışılması ve tahlil edilmesi gerektiğine inanlardanım. Doktora tezimi de bir yerli ve yabancı evlilik programı karşılaştırması üzerine yazdım. Özetle merceğimde televizyonun nasıl içerik oluşturduğu ve bu içerikle nasıl toplumlar yarattığına dair her konu var!

Kadına biçilen toplumsal roller ve kadının aile içindeki konumunu çokça sorguladığını görüyorum; bu konuda kendini de eleştirmekten çekinmeyen bir cesaretin de var; biraz anlatsana ne bizim büyük açmazlarımız? Nerelerde teslim olup nerelerde “kıyamıyoruz” nelere sıkı sıkıya tutunup neleri boş veriyoruz? Ne olacak bizim (kadın olarak) halimiz?

Kadın hala vitrin nesnesi olarak, kendi kendinin reklamcısı, yalancısı, taşıyıcısı, düşmanı ve adeta taklidi olarak temsil ediliyor. Üstelik kendi kendinin gardiyanlığını da en yüksek perdeden bangır bangır yapmayı toplumsal değerlere saygı sanıyor ya da sanıyormuş gibi yapmak zorunda bırakılıyor. Kadın programlarında kadına kutsal aile mitini dibine kadar dayatan programlar yine kadınlara yaptırılıyor mesela. Kendi realitesine ahlak dersi veren realite şovlar. Dizilerde de durum farklı değil! Bir tane tek başına mutlu olmayı seçen kadın karakter yok mesela. Kadın kahraman mutlaka bir aşkla ve evlilikle taçlandırılırsa ‘karakter’ olarak boy gösterebiliyor. Belki ‘sorunlu’, ‘belalı’, ‘hasta’ gibi özürlerle kenar süsü olunabilir ancak başat kadının aşksız kahraman olabilmesi mümkün değil. İlla ki sonunda evlen’diril’mesi şart. Bu arada daha yeni yeni kadın dayanışmasına örnek işler izlemeye başladık, ortalık ‘kadın kadının kurdudur’ söylemini doğrulayan işlerle doldu taştı; örneğin kaç sezondur ‘yasak elma’da kadınlar erkekleri zehirliyor, kandırıyor, birbirini öldürüyor, iftira atıyor ve tek amaçları aynı zengin adamla beraber olmak. Çünkü hepsinin nihai amacı zengin adamla o yalıda yaşamak. Kadına biçilen bir başka rolde ne olursa olsun şikayet etmeyen, hayattan beklemeyen, kendi için istemeyen çilekeş, fedakar, çalışkan sessiz eş ve anne. Ya çok itibarsızlaştırarak ya da kutsallaştırarak hiçleştiriliyor kadınlar.

İyi bir dizi yorumcususun aynı zamanda, merak ediyorum bu sene neleri, neden seyrettin ve o hikayelerde senin için dikkat çekici olan neler vardı?

Son yıllarda dizi piyasasının yeni bir sinema dili edindiğini ve edebiyat mecrası kadar zenginleşmiş ve derinleşmiş olduğunu düşünüyorum.  Farklı türlerde müthiş işler var ve birbiriyle kıyaslamak haksızlık olur ama diyebilirim ki Grace and Frankie benim kişisel seçimlerim içinde son yıllarda en sevdiğim. İdeolojik olarak tüm kurumları başta aile olmak üzere eşitsizlik odağında eleştiriyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kutsal değerler, aşk, kardeşlik, arkadaşlık gibi değerli konuları kalıp yargıları yıkarak hicvediyor. Bugünlerde ise ‘Yeşilçam’ dizisini severek izliyorum ve Yeşilçam’ın zamanında tüm azınlıklara acımasızlığını ve erkek egemen sistemin kadınları nasıl figürleştirdiğini ‘Yeşilçam’a özgü renk, doku ve duyguyla anlatıyor. Böylece Yeşilçam’ın adaletsizliğinden yıllar sonra gerçek bir samimiyet damıtıyor. Üslup Yeşilçam ama içerik tarihsel gerçeklik olunca da tadına doyum olmuyor bence. Çünkü dizilerin sadece çok etkileyici olmak adına aşırı dramatik öğelerle milyonları ekran başında kahretmesi, ağlatması, güldürmesi mesele değil.  Asıl olan adaletli, özgün ve yanlış bilinçaltı mesajlar içermeyen işler üretmek olmalı. Hizmetçileri saf, salak, sadık ama komik göstermek ayıp artık mesela. Ya da farklı cinsel yönelimleri olanlardan komedi çıkarmak komik değil.  Ya da bazı bölge insanlarını ilkel, asabi, anlayışsız, vahşi göstermek ahlaki değil. Mesela dizilerimizde neredeyse hiç hayvan olmaması da hiç insani değil.

Bu sene TV dizilerinde insan ruhunu anlamaya yönelik Kırmızı Oda ya da Masumlar Apartmanı gibi diziler gündemimizde oldu ve bir süre epeyce de tartıştık, merak ediyorum sen nasıl değerlendiriyorsun?

Bu dizilere ilaveten Camdaki Kız’ı da ekleyebiliriz. Ne yazık ki insan ruhunu anlamaya çalışan bu yapımlarda yanlış toplumsal normlar doğrulanıyor. Camdaki Kız ve Masumlar Apartmanı’nda bugünün takıntılı ve mutsuz karakterlerinin böyle olmasına sebep olarak ‘anne’ gösteriliyor. Aileden ve çocuklardan her zaman anneler değil babalar da sorumlu olmalıdır. Masumlar Apartmanı’nda babanın sesi, sözü ve varlığı hortlayan anneye oranla çok çok az. Dolayısıyla zamanında sorumsuz baba dahi bugün aciz ve yalnız gösterilerek aklanırken akıllarından çıkaramadıkları acımasız anne, hayalet gibi nefes aldırmıyor. Camdaki Kız’da ise annenin kızına uyguladığı şiddet tahammül sınırlarının çok ötesinde ve yine sessiz ve pasif bir baba motifiyle tehlikeli kadın imgesi dehşet saçıyor. Burada acımasız anneler yoktur demek istemem ama neden sorumlu babalara da aynı ağırlık verilmiyor? Ayrıca şiddeti bu denli yaygınlaştırarak toplum nezdinde normalleştirmek ve içselleştirmek doğru mu? Kırmızı Oda en azından her soruna cevabı ‘ruh hastası anne’ tanımlamasıyla vermiyor. Kırmızı Oda’nın eğitici mesajlarıyla önemli bir açlığa cevap verdiğini düşünüyorum.  Örneğin İstanbullu Gelin’de de psikiyatrist seansları, başlı başına toplumu rehabilite eden iyileştirici özellikler taşıdığı için çok ilgi uyandırmıştı. Kısacası bir ölçüde ve/ya en azından zaman zaman hepimiz hastayız ve doktor ayağımıza geliyor bu dizilerle.

Bu sene Netflix ile uzun TV dizileri yerine muhteşem oyunculukları ile Bir Başkadır, Fatma gibi gündelik ev işçisi kadınları odağına alan yerli yapımları da seyrettik. Bu dizileri nasıl değerlendirirsin? Senin için çarpıcı olan neydi bu dizilerde?

Bir Başkadır yerden yere vurulacak teşhislerle dolu olduğundan çok yerilse de ilk kez televizyon aracılığıyla, kutuplaşan topluma dair değerli tartışmalara kapı araladığı için çok kıymetli buluyorum.  Dizinin kamusal ve özel alandaki farklı kadın temsilleri ve şiddeti  hatta tecavüzü çözümleme biçimi de ne yazık ki fazlasıyla erkek gözüyle yazılmıştı bence. Fakat yine de televizyon mecrası için unutulmaz bir ilk olarak kalacağına inanıyorum. Fatma ise çok daha direkt, net ve temiz geldi bana! Kadın olmanın, kendi kendine ayak bağı ve başlı başına bir tehlike olduğu bir ülkede özel eğitim alması gereken bir çocuğun, yalnız ebeveyni olmayı anlatması o kadar kıymetli ki! Çünkü biz farklı renk, dil, din, cins, ırk ya da bir sebeple farklı bedensel ve zeka özelliklerinde karakterleri ekranda ya zavallı ya aptal ya da sorun olarak görebiliyoruz. Veya Mucize Doktor dizisindeki gibi olağanüstüleştirip illa ki sonunda da evlendirip herkese benzetiyoruz. Ancak genelde hiç yoklarmış gibi görmüyoruz ekranda. Sanırım okullara, parklara, evlere sığdırılmayan küçücük çocuğunu, bir tabuta sığdıran anneyi unutamayız artık. Şüphesiz kusur ararsak bir dünya kusur bulunur ve yerli yapımlarda kusur bulmayı profesyonel ilgi alanı haline getirenlerin de biraz daha hoşgörülü olmaları gerektiğini sanıyorum. Bu arada her yerli yapımın, yerli yapım olmadığını da görmek lazım sanki. Netflix’in Atiye ve Muhafız gibi yerli dizilerinin, yerli değil oryantalist işler olarak üretildiğine inanıyorum. Kendi kendine uzaktan ve yabancı gözlerle bakarak yapılmış yerli diziler, kendi gerçeğinin karikatürü dahi olamıyor. Netflix seyircisine görsel seyir hazzı vaat eden özgünlükten uzak sahte mistizm ve arabesk motiflerle doldurulmuş bir matematiğin sonuçları bence.

Bu sorunun cevabını süper merak ediyorum Şenay; neden biz 10 küsur yıldır Aşkı Memnu seyrediyoruz, nedir bu dizide bizi kendine bu kadar çok çeken, neye bakıyoruz aslında?

Yasak aşka bir yandan sinirlensek de bastırılmış dürtü ve arzuları şaha kaldıran imgeler, mekanlar ve tüm diğer öğelerle birleşince izahı olmayan büyülü bir gerçeklik söz konusu. Üstelik başrollerde sadece aşıklar ve aşıklara engel karakterler yok. Aileler, sosyete ve arkadaşlar arasında entrikalarla dolu büyük, renkli ve çekici bir toplum resmediliyor. Hizmetçiler arasında bile karakterler panoraması var. Sadık, isyankar, köylü, özenti, aşık, hatta bir de yabancı uyruklu ‘Nadya’… Her sınıftan insanın karşılıklı, karşılıksız ve platonik aşkı da tüm şiddetiyle yaşanıyor. Yani aşkın da çeşitlerini izliyoruz. Herkesin özdeşleşeceği bir değil birden fazla karakter ve durum var. Üstelik muhteşem oyuncu kadrosunun yarattığı kimyada bolca estetik, güzellik, yetenek ve nezaket hissediliyor. Elbette uzun uzadıya tahlil edilmeli ama kısaca tüm bileşenlerin yarattığı efsunlu bir iklimi var ki seyrederken sarıp sarmalıyor seyirciyi.

Dünyada da böyle mi bilemiyorum ama bizim ülkemizde dizilerle ilgili ilginç bir bağımız var; set basmalar, eylem yapmalar hatta ölen karakterler için cenaze namazı kılmalar gibi hayatımızda fazlasıyla karşılık bulduğunu görüyoruz. Sence neden böyleyiz, hayattaki hangi açığımızdan kaynaklanıyor bu?

Karakterlerle özdeşleşme, ‘fanclub’ler ve rahatsız edici takipçiler ve taklitçiler Amerika’da da var ama cenaze namazı bize özgü bir acayiplik. Yıllar önce boşanmış bir kadının hikayesini anlatan ‘Şehnaz Tango’ da eski koca gelir karısını ziyaret eder giderdi, aldatırdı ve sorumluluklarını yerine getirmezdi. Şehnaz’ın bir süre sonra hayatına biri girecek gibi olunca seyircinin isyan çıkartıp Şehnaz’ı bitirdiğini hatırlıyorum. Dolayısıyla örnekler çok ama sebepleri özdeşleşme için olan açlık diye düşünüyorum ve bireyselleşmenin neredeyse büyük resimde hiçe yakın olması. Kendisi, bireyselleşmenin kıyısına gelemediği için kişisel alana, kişisel karara, seçime saygı ve tahammül edemiyor hatta müdahale etmesi gerektiğini düşünüyor. Herkesin herkese müdahale hakkı var kolektif kültürlerde. Örneğin bugün seyrettiğim Esra Erol’da karısı ve annesi arasında kalan adam için anket yapıldı ve sonuçta karısını seçmesine karar verdi halk.

Televizyon ailenin bir parçası ve parçası olan her şeye müdahale hakkı olduğundan illa ki karışmayı vazife biliyor. Kısacası İki sebep olabilir gibi geliyor bana: özdeşleşecek ve kendi noksanlarını doyuracak idol, ikon, fenomen açlığı ve kolektif kültürel özelliklerimiz.

Peki buradan bir soruya daha bağlasam fenomen açlığı demişken pek çoğumuzun izlediği ya da bir şekilde haberdar olduğu Sedat Peker videolarını neden bu kadar çok seyrettik ve sence de neredeyse bir performer gibi değil mi tüm videolarda?

Kesinlikle performer. Bence şimdi her zamankinden daha çok bir kurtarıcıya ihtiyaç duyuluyor. Eşkıya filmi patladığında da eşkıya veya daha fenası farketmez gözü kara birine çok ihtiyaç vardı. Ayrıca sadece seyirci ciddiye almıyor durumu, bazı mafya dizilerinden sonradan mafya gibi davranan oyuncularda var. Karşılıklı bir alışveriş.

Bunu azcık daha açarsan ne hoş olur neden bir kurtarıcı ihtiyacımız var?

Tam dizi formatında ilerliyor yapısı, her hafta bir bölüm ve anlatıcı ölmeyi göze aldığını ifade ederek meydan okuyor. Ve bahsi geçen diğer karakterler anlatıda fiilen yer almasa da seyirci hepsini tanıyor ve vatandaş olarak bu isimlerle bir ilişkisi var. En azından seçmen olarak bir alışverişi var bu karakterlerle. Dolayısıyla kahraman veya anti-kahraman olarak kabul etse de ilişkisi çok güçlü. Çünkü hayranlık ve nefret gibi karşıt duygular uyandırması insanları yakalıyor. Kimileri için yakalanması, kimileri için onun birilerini yakması ya da kimisi için ölmesi gerekiyor ki bu sonuçların hepsi müthiş katharsis sağlayacaktır.

Son olarak şu sıralar nelerle uğraşıyorsun ve hayallerin neler?

Halen çalıştığım üniversitenin online derslerine devam ediyorum. Hayallerim gelecekle ilgili evlatlarımızın temiz ve huzurlu bir dünyada olmasıyla ilgili. Artık bireysel hayallerim çokta elzem değil gibi geliyor ama yine de oyunlarımın sahnelenmesiyle ilgili çeşitli fantezilerden ibaret bir dünyam var. Ve galiba ilk kez bir oyun yöneteceğimi kendimden saklamaya çalışarak, üzerine çalışıyorum.

Akademisyen ve Yazar Şenay Tanrıvermiş