Siyasetin sonuçları keşke yemek yapmaya benzese. Referandum tenceresine atılan oyların nasıl bir tada ulaşacağı kesinliğine sahip değiliz.  Az tuzlu çok tuzlu, çok yağlı az yağlı naif göreliliğin ötesine geçen tencere şimdilik kısık ateşte…

Yanan ateşin harlanacağı günlerin de uzak olmadığını görüyoruz. Basın açıklamasıyla yetinilen, AK Parti Genel Merkezi önündeki “Evetçilerin” yağmur altında kalmaması gerekçesiyle  açıklamanın uzatılmak istenmediği, herhangi bir sorunun alınmadığı, ama Huber Köşkü önündeki “Evetçilere”  seslenmenin ihmal edilmediği o muzaffer edası taşımayan konuşmada altını çizmemiz gereken yerleri, harlanması olası ateşli günlerin kapıda olduğunun işareti olarak not edelim.

Kaba toplumsal yarılmanın tahkim edildiği sonuçları değerlendirirken ve aslında kendisini oylama riskini  göze alan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın açıklamasında kağıttan okuduğu “resmi” görüşünü değil biçim ve içerik olarak mini balkon konuşmasındaki içeriği ve alt mesajları dikkate almak gerekiyor.

Alınan sonuçtan memnun olunmamış olunmalı ki “Durmak yok yola devam” paniğini “Şimdi vites değiştirerek daha hızlı bir şekilde gideceğiz” sözlerinden anlamak mümkün. Bu nedenle çifte seçim için 2019’a kadar beklenir mi emin değilim. “İşte ordu işte komutan” sloganlarının hem Ankara’da hem de İstanbul’da sık sık atılması da yeni siyasi sosyolojinin “savaş” esasına göre kurgulanacağını da işaretliyor. Bunun tohumları zaten çok öncesinden atılmıştı.  Radikal bir dönüşüm gerçekleştirilmezse, tamamen iç siyasete kapanmaktan başka çaresi olmayan Erdoğan’ın, sonuçların başa baş olmasına rağmen hemen, sonuçlar daha sindirilmeden “idam” ipine sarılması da boşuna değil.

 “Resmi” konuşmasında “Milletimiz geleceğine sahip çıkmıştır” derken de, zaten vatandaş statüsünde görmediği diğer yüzde 50’yi dışarda bırakarak, daha da beton kılmak istediği tabanını kastettiği açık. O kitlenin “geleceği”ne sahip çıkmasının anlamı, “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatadır”dan öte bir anlam taşımıyor.

Kıl payı farkının yarattığı siyasi mesajın, toplumsal bir mutabakat arayışı olarak okunmayacağı açık. Böylesi bir beklentinin değirmenine su taşımak, oluşan politizasyonu heba etmekten başka işe yaramayacak. Üstelik ortada 2 Kasım sonrası oluşan umutsuz bir ruh dolaşmıyorken.

 “Bu neticeyi küçümsemeye çalışanlar var. Boşuna uğraşmayın atı alan Üsküdar’ı geçti” sözünde saklı olan, mevzuat mücadelesinin miadını doldurduğu itirafı, YSK’nın mühürsüz pusula kararına karşı yapılan itirazlardan murad edilen sonucun çıkmayacağını gösteriyor.  Yasama, yargı ve yürütmenin “Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek dil”in hizmetinde olacağı yeni dönemde YSK üzerinden yapılacak bir muhalefetin hukuksal bir sonuç alması mümkün olmadığına göre, teşhir ve meşruiyet tartışmasına yol açması güçlendirici etkiye sahip olabilir. Ancak bu muhalefetin Anayasa değişikliğinin Meclis etabından, referandum etabına kadar yaşanan tüm hukuksuzluklar için neden yapılmadığını açıklamayı gerektirir ki, “ O son acı biberi yemeyecektin” siyasetsizliğine düşmeye gerek yok.

“Evetçi” ya da “Hayırcı” herkesin rahat olamadığı/olamayacağı sonucun,  “Peki 17 Nisan’da ne olacak?” sorusunu soran muhalefet cephesini nasıl şekillendireceği asıl kritik olan.  Parçalı “Hayır”lardan bir bütün çıkmayacağına göre, mahallesine gömülen, sadece benzerine seslenen dilin değişmesi gerektiği ortada. “Hayır Meclisleri” neden yeni dil olmasın?