9 Temmuz 2018… Bildiğimiz Türkiye’nin sonu, resmi törenlerle ilan edildi. Türkiye’nin 80 yıllık parlamenter demokrasi tarihi, laik cumhuriyet, Erdoğan, AKP-MHP koalisyonu, ortaklığı, işbirliği ile tarihe karıştı. Bu rejimin adını koyalım artık. Ne yeni sistem, ne partili cumhurbaşkanlığı ne de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi. Bu rejimin adı, Anayasal Diktatörlük.

Despotlukla, baskıyla, hukuku ve anayasayı ihlal ederek, demokratik teamülleri ayaklar altına alarak, OHAL altında seçim dayatarak Erdoğan, gözümüzün içine baka baka, hepimizle alay edercesine arsız bir pişkinlikle başkanlığını ilan etti.

28 Şubat’a giden süreçte Necmettin Erbakan, dönüşümün “kanlı mı kansız mı” olacağını açıkça söylemişti. Bu, Erbakan’a nasip olmadı. Erdoğan, Erbakan’ın bu vasiyetini devraldı ve kanlı bir süreçle rejimi değiştirdi.

İktidara geldiği 2002’den 2013 yılına kadar Erdoğan ve AKP, bu sonuca götürecek yolu takiye yaparak hazırladı. 2014 yılı ile birlikte Erdoğan’ın başkanlık savaşı fiili olarak başladı ve dört yılda tamamlandı.

Öncesinde 2013’te Gezi protestoları kanlı bir biçimde bastırılmıştı. Ardından PKK ve Öcalan ile yürütülen çözüm süreci, neredeyse son aşama olan silahsızlanma aşamasına geçilecekken birden bire Erdoğan’ın kararıyla bitirildi.

7 Haziran 2015 seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu kaybettiğinde, daha da azgınlaştı ve başkanlık savaşı için tam gaz yüklendi. Yakarak, yıkarak, içeride ve dışarda savaşarak yoluna devam kararı aldı.

Önce Kürtlerin evini başlarına yıktı. Şehirleri, ilçeleri, köyleri yerle bir etti. Savaş uçaklarıyla, helikopterle kendi vatandaşlarını, kendi topraklarını, şehir merkezlerini bombaladı. Kontrolü tamamen ordu mensuplarına bıraktı. Bunların yargılanmaması için bir de yasa çıkardı.

Kürt belediyelerini, seçilmiş belediye başkanlarını tutuklattı. Güçlü itiraz gelmeyince bunu milletvekillerinin tutuklanması takip etti. 90 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtleri asimilasyon, yok etme ve savaş politikaları kapsamlı bir paket halinde 2014 yılından itibaren tüm yönleriyle devreye sokuldu. Rojava’ya askeri harekatlar yapıldı. Cerablus ve İdlib’ten sonra en son Afrin’e saldırıp savaşı kendi toprakları dışına taşıdı.

Yetmedi, toplumsal muhalefetin sesini kısmak, baskılamak, korkutmak ve sindirmek için zorbalığı artırdı. Gazeteleri, televizyonları, dernekleri kapattı, gazetecileri tutuklattı, akademisyenleri sindirdi işinden attı. Türkiye’nin demokratik muhalif gruplarına ait hangi araç, hangi olanak varsa hepsini yasakladı, erişilmez, ulaşılmaz kıldı. Tek sesliliği, sadece kendi sesini hakim kıldı.

Kendi medyasını, kendi paramiliter güçlerini, kendi şirketlerini, kendi bürokrasisini yarattı. Vatandaşı müşteriye, devleti şirkete dönüştürdü, toplumun yoksul kesimlerini, sosyal yardımlarla kendine bağımlı hale getirdi. Savaş, yıkım, yok etme politikalarına yoksullardan destek devşirdi.

Yıllarca birlikte hareket ettiği, iktidar ortağı gibi sahip çıktığı, devlet ve bürokrasiyi paylaşıp yönettiği, maddi ve manevi olarak destekleyip büyüttüğü cemaatin de içinde olduğu 15 Temmuz darbe girişimini, önceden bildiği halde engellemedi. Bunu başkanlık savaşı için bir fırsata dönüştürdü. Olağanüstü Hal ilan edip, anayasayı askıya aldı, meclisi devre dışı bıraktı, zorbalığı, kuralsızlığı bu süre boyunca kural haline getirdi. Yüzbinlerce insan takibata uğradı, tutuklandı, işkence gördü, kanunsuz kuralsız bir biçimde işinden atıldı, on binlerce insan Erdoğan zulmünden yurt dışına sığınıp mülteci oldu. Darbecilerle mücadele bahanesiyle ilan ettiği OHAL’i bir deli gömleği gibi topluma giydirip, muhalefetin, sokağın, sivil toplumun, sendikaların, üniversitelerin, öğrencilerin, akademisyenlerin elini kolunu sıkıca bağladı.

Ve en nihayetinde bu koşullar altında önce başkanlık için anayasa değişikliğini referanduma götürüp zorla oylattı. Sonra 24 Haziran seçimlerini tertip ederek Türkiye’yi seçimlere zorladı.

Belki söylemenin artık bir manası yok. Fakat tarihe not düşülmesi adına ifade etmek gerekir. Erdoğan’ın başkanlık savaşı karşısında muhalif partiler iyi bir sınav veremedi. Bu politikaları boşa çıkaracak gerçekçi adımlar atmak yerine altı boş umut ve vaatlerle siyaset yapmayı sürdürdü. Çok kötü hatalar yapıldı. En kötüsü ise, 24 Haziran seçimlerinde Hayır dedikleri bir sistem için aday göstermek oldu. Sadece parlamento seçimlerine katılmak yerine kendi adaylarıyla Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de girildi. Oysa CB adayı göstermeyerek boykot etmek gibi etkili bir seçenek varken, bu bir seçenek olarak bile görülmedi. Bu dahiliyet sayesinde Erdoğan’ın başkanlık savaşı, demokratik meşru bir seçim görüntüsüne malesef büründü.

Osmanlı’da bir gelenektir, koltuğa oturan her padişah para bastırır ve tuğra yaptırırdı. Erdoğan da kendi adına para bastırıp dağıtarak Padişahlığını ilan etti. Karşımızda kendini padişah sanan, eczanede satılan ilacın fiyatını dahi tek başına belirleyecek güçte bir tek adam, parti başkanı, devlet başkanı var artık. Muhalefetin, demokratların, demokrasiden yana güçlerin işi kolay değildi, bundan sonra daha da zor olacak.

Kaçak Saray'daki şaşaalı başkanlık töreni, Diyanet İşleri Başkanı'nın okuduğu duayla son buldu. Anayasada adı laik, demokratik, hukuk devleti olan Türkiye’de bir resmi devlet töreni dualar eşliğinde son buldu. Hayal etmesi bile güç. Daha düne kadar başörtülü Cumhurbaşkanı eşinin yarattığı krizler konuşulurken bugün artık, askerin, yargının, meclisin de katıldığı bir törende kurandan ayetler okundu. 9 Temmuz’da Kaçak Saray’da, bildiğimiz Türkiye’nin sonu ilan edildi. Herkese ve hepimize geçmiş olsun. Zorbalık kazandı!