Gece aniden evimde elektrikler kesildi. Sigortadan değildi. Sokağın ucundaki elektrikçiye, belki de henüz kapatmamıştır umuduyla koştum. Dükkânının ışıkları yanmıyordu ama kapısı açıktı. İçeri girdim. “Kimse yok mu? Usta, neredesin?” diye seslendim... Bir ara dükkânın arka tarafında, yerde metal bir kapağın açık durduğunu fark ettim. Kapağın içinden ışık sızıyordu.

Yaklaştım. Delikten bakınca, aşağıda insanların dolaştığını gördüm. Yüreğim çarparak ama nedense hiçbir korku ve ürperti yaşamadan, merdivenlerden aşağıya indim. Yerin altında bambaşka bir kent kurulmuştu. Ama yukarıdaki kente hiç benzemiyordu. Evler düzayak, ya bir ya da iki katlıydı... Her yer ağaçlar ve çiçeklerle kaplıydı. Çocuklar sevinç kahkahaları atarak, koşuşup duruyorlardı. Etrafta hiç araba gözükmüyordu. Duvarlarda, reklam afişleri, tabelalar, ilanlar yerine, çiçeklerle süslenmiş sloganlar yazıyordu. Hayretle ve imrenerek okudum: “…Herkesin yeteneğine göre, herkesin ihtiyacına göre!.. İnsanlar eşit doğar ve eşit yaşarlar!.. Mülkiyet hırsızlıktır!”

Büyülenmiş gibiydim. Çevremdeki insanlara bakınca, şaşkınlığım daha da çoğaldı. Bizim sokaktan, yüzüne aşina olduğum çırakları gördüm önce. O yukarıdaki şehirde tedirgin, sıkıntılı, mutsuz çıraklar, burada, bu düşülkede son derece kendilerinden emin, neşeli ve gururlu görünüyorlardı. Köşebaşındaki inşaatta çalışan amelelerle karşılaştım. Onlar da burada son derece onurlu ve mutluydular...

Sonra ırgatlar, yanaşmalar, hamallar, kapıcı çocukları, otobüs ve minibüs muavinleri, sucular, komiler, sokak müzisyenleri, balıkçılar, işportacılar, tamirciler, yukarıdaki hayatta tutunamayan insanlar geçti. Onları daha önce hiç görmediğim yüzleriyle görüyordum. Her
hâllerinden, burada yaşamaktan onur duydukları belliydi. Kendileriyle barışıktılar. Gözleri sevgi, anlayış ve gururla parlıyordu... Bir ara uzaktan, beni bu düşülkeye sürükleyen elektrik tamircisini gördüm. Onun da gözleri mutlulukla parıldıyordu ama beni bir anda karşısında görünce, gözlerindeki pırıltı yerini kaygıya bıraktı: “Siz burada ne arıyorsunuz?” diye sordu, âdeta kekeleyerek... “Sizi arıyordum, evde bir arıza oldu. Dükkânın kapısı aralıktı, metal kapak da açıktı... Burası düş gibi bir yer, anlatır mısınız, neler oluyor burada?” dedim. Usta önce bocaladı, ne diyeceğini şaşırdı. Orayı, benimle birlikle ilk kez görüyormuş gibi merak ve hayranlıkla süzdü. Ama galiba yalan söylemek de hoş karşılanmıyordu burada. Mahcup bir tavırla; “Biz burada sosyalizmi kurduk!” dedi. O an sımsıcak bir su âdeta damarlarıma pompalanmış gibiydi. Yüzümün alev alev yandığını hissettim. “Sosyalizm mi? Peki, ne kadar
zaman oldu?” diye sordum çocuksu bir heyecanla. Heyecanıma anlayışla ama gizlemediği bir gururla, gülümseyerek karşılık verdi: “Çok uzun yıllar oldu. Ben de tam olarak hatırlamıyorum. Bizim gibilerin yukarıdaki hayata dayanması mümkün değildi. Sizlerden
habersiz burayı yarattık. Yukarıdaki çıkarcı ilişkilere, baskılara, rekabete ve yolsuzluklara katlanamaz hâle gelince hemen buraya geliriz. Burada yeniden insanlığımızı hatırlarız. 

İnsanoğlunun iyi, sevecen, mutlu bir varlık olduğunu burada anlar, biraz olsun moral ve sevgi depoladıktan sonra, yine yukarıya çıkarız…” Haksızlığa uğramış, dışlanmış gibi hissetmiştim kendimi. Hiç düşünmeden: “Burası olağanüstü bir yer. Peki ama neden burayı bizden gizlediniz?” Usta beni gördüğü anda bilgelikle gülümseyerek: “Siz okumuşlar bizlerden çok farklısınız ve farklı olmak için çabaladınız bugüne dek. Bizim kaderimizi paylaşmamak için, dahası bizlerden uzaklaşmak ve üzerimizde güç kullanabilmek için, düzenin bütün imkânlarını kullanarak ve inat ederek okullar bitirdiniz. Siz okumuş, ayrıcalıklı, seçkin insanlar bizlerle birlikte, ortak bir şekilde bir şey yapmak istemezsiniz. Sizlere, burada, yerin altında sosyalizmi kuruyoruz, deseydik, hemen gelir ama bir süre sonra bize hâkim olmak için ayrıcalıklarınızı, imtiyazlarınızı burada da isterdiniz. Bizi, buna boyun eğmeye mecbur ederdiniz…”

Elektrik tamircisi konuşurken bir taraftan da bütün dikkatiyle yüzümü inceliyor, duygularımı anlamaya çalışıyordu... Bir an durdu ve gözlerini gözlerimden ayırmadan: “Gerçekten, burada yaşamak istiyor musunuz?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Elbette yaşamak isterdim, yukarısı korkunç, dayanmak mümkün değil...” 

“Öyleyse,” dedi. “Yazarlığınızın size sağladığı ayrıcalıkları reddedin. Bugüne dek kazandığınız tüm başarılarınızı da… Kitaplarınızı ve yazılarınızı, isimsiz yazın.”

“Hayır!” dedim ani bir öfkeyle. “Bunları benden isteyemezsiniz! Ne elde ettiysem alnımın teriyle elde ettim. Neden kitaplarımda ve yazılarımda ismimi kullanmayayım? Hani, sizlerin emeğe saygınız vardı?”

Usta, bu direncimi bekliyor olmalıydı ki pek şaşırmadı. Gayet sakin: “Yazar olarak kazandığınız ayrıcalıkları ve başarıları şu an dayanamadığınızı söylediğiniz bu düzende kazandınız. Baştan aşağı zorbalık, eşitsizlik ve çürümenin hâkim olduğu, yukarıdaki düzende... Orada kazandığınız ayrıcalıkları ve sözüm ona başarıları nasıl savunur, korumak istersiniz? İsim kullanarak kitap ve yazı yazmaya gelince… Siz bir yerlere gelmiş yazarların yukarıdaki toplumda rekabeti ve gerilimi bir kat daha arttırdığınızı bilmiyor musunuz? Sizin yerinizde olmak isteyen binlerce genç var. Ve birçoğu en az sizin kadar yetenekli... Ama aralarından çok az kişiyle birlikte siz de sıyrılmışsınız. Bu karşı olduğunuz düzenin ilişkilerinden yararlanıp olanakları lehinize çevirmiş; inadınız ve biraz da şansınız sayesinde bu noktaya gelmişsiniz...

Başarı ve ayrıcalık kazandıkça da yeni ıstıraplara, haksızlıklara, yeni gerilimlere neden oluyorsunuz... Biliyorum, siz, muhalif yazılar yazdığınızı, özgürlük ve eşitlik için çabaladığınızı söyleyeceksiniz ama boş laflar bunlar. Siz bu yazılarla başarı ve ayrıcalık kazandıkça, kazanan sadece bu aşağılık sistem olur, başka hiçbir şey değil. Hele düşlediğiniz sosyalizm, hiç değil...

Şimdi anladınız mı beni, burada sizin yeni ayrıcalıklar ve başarılar kazanarak yukarıdaki gibi gerilim, kıskançlık ve rekabet ortamı yaratmanızı istemeyiz. Okumuşların, seçkinlerin üzerimizde etkili olmasına izin vermeyiz. Buradaki insanların çoğu ya ilkokuldan terk ya da orta ikiden belgelidir..."

Bunlar benim çok önceden beri düşündüğüm ama bilinçaltımın en derin, en karanlık köşelerinde gizlediğim düşüncelerdi… Bu düşüncelerimle yüzleşmekten hep korkmuştum.

Şimdi olduğu gibi… Bu yüzden, bastırdığı korkularıyla ansızın karşılaşan insanlar gibi bu duygularımın üzerini hemen örtmüş ve kendimi gizlemeye başlamıştım… “İzin verin, bu teklifinizi düşüneyim!” dedim ustaya. Ve bu yerin altındaki düşülkeden çıkıp, karanlıklar içindeki evime doğru yürümeye başladım. Yukarıdaki bu dünya, yerin altındaki düşülkeyi gördükten sonra artık daha bir acımasız ve anlamsız gözüküyordu gözüme… Ama yine de bu düşülkeye kavuşabilmek için bu karanlık yerde kazandığım başarı ve ayrıcalıkları terk etmeye hazır hissetmiyordum kendimi: İsimsiz kitap ve yazı yazmaya… Henüz aşağıdaki o düşülkede yaşamaya hazır değildim…