Adını kimselere söylemeden ölmek isterdim. O büyük gizimizi hep saklayarak, bitirmek isterdim ömrümü... Ama yapamadım. Seni yaşadığım hiçbir şeyden ayıramadım... Seninle baktığım her şeye, seninle dokundum... Seninle sürüklendim... Seninle kalktım ayağa... Bu aşkın acısıyla hayatın o derin iç ağrısını hep birlikte yaşadım... Dün, uzun zamandır ilk kez aynaya baktım; aynada alnımdaki derin çizgilere baktım. O çizgiler hayat kadar acıydı, senin kadar sonsuzdu... O çizgilere dokunduğumda, hayatın boşluğu­na dokunduğum kadar senin ömrüne de dokunmuş gibi ol­dum... O çizgilere dokundukça anladım, her şey bitecek bir gün... Bu hayat bitecek; bu ömürler... Sen ve aşkımız bir gün bitecek... Ama bütün bu yaşadıklarımızın üzerinde, garip, ürpertici bir sonsuzluk var... Oraya yolcuyuz hepimiz. Bütün bunlar sanki oraya hazırlık... Burada her şey eksik; burada her şey kirli, lekeli... Burada ne yaşarsak yaşaya­lım, hiç beklemediğimiz bir anda üzerine kan sıçrıyor... Bu­rada ömrümüz, üzerimizdeki kanı temizlemekle geçiyor...

Sense, kan görmeye dayanamazsın... Çünkü kan sana çocukluğunu hatırlatır... O büyük, o derin ayrılıkları... Ba­banın evden gidişini hatırlatır... Annenin seni cuma günleri gelip alışını ve kim bilir, kaçıncı kez, babasız kalışını... Pencere kenarlarında, sonsuz bir hasretle babanın gelişini özleyişini hatırlatır... Sonra baban alır seni, alır ve annen­den kopartır... Sen yine pencerelerde, merdivenlerden ge­len seslerde anneni beklersin, sonsuz bir susuzlukla... Sen kan görmeye dayanamazsın, sevgili!.. Çünkü kan sana parçalanmış aileni hatırlatır... Kan sana o küçücük, o be­yaz avuçlarından kayıp giden ve hep eksik yaşanmış ço­cukluğunu hatırlatır... O zamanlardan öğretti sana hayat, her şeyin eksik olduğunu... Mutluluğun arkasından, hemen mutsuzluğun geldiğini... Kavuşmayı tam yaşamadan, ve­dalaşmaların başladığını...

Bu yüzden, bir şeylerin senin istediğin gibi olmayaca­ğını, bir yerlerden yara alacağını, kırılıp incineceğini hisset­tiğin andan itibaren, kendine kapanman, geri çekilmen, ben artık bu ilişkiyi götüremeyeceğim, demen...

Bu yüzden, hayatın biraz olsun bulutlandığında, gerçek­ler biraz olsun öbür yüzünü gösterdiğinde, "Ne olur, izin ver, bana! Senden biraz zaman istiyorum, her şeyi yeniden düşünmek istiyorum," demen.

Çünkü artık, ayrılıklarına, sevgilerinden alınıp koparıl­malarına başkalarının karar vermesine izin vermek iste­miyordun... Sevgini yaşarken, ondan kopartıldığını başka­larından duymak istemiyordun artık... Ayrılıklara, vedalara, kavuşmalara, bir tek sen karar vermek istiyorsun... Her şey senin kontrolünde olsun istiyordun... Bıçağı başkalarının sana saplamasını değil, o bıçağı başkalarının elinden alıp kendine saplamak istiyordun...

Hep söylerdin; "Doğumuma, dünyaya gelmeme ben ka­rar vermedim; başkaları bana sormadan bu kararı aldı ve ardından gelen birçok şeyin kararını bana bırakmadılar. Bi­rileri hep benim yerime konuştu, benim yerime hayatım hakkında karar aldı. Ama ölümüm hakkındaki kararı artık ben vereceğim. Ne zaman öleceğimi bir tek ben bileceğim. İşte bunu biliyor olmak beni özgürleştiriyor, işte bu karar benim olacak," derdin...

Ve bu ölüm kararı hayatının her anına sızdı senin... Ay­rılıklar sevginin giderek, solup bitecek, olma ihtimali; yak­laştığını sezdiğin vedalar, hiç beklemediğin anda karşına çıkan engeller, daha birçok şey, sana ölümünü hatırlattı hep... Senin dışında gelişen her şey, sana çocukluğunu hatırlattı... O ilk ve sonsuz yenilgini... Annenin seni babasız bırakışını, babanın seni annesiz bırakışını hatırlattı... Çün­kü sen, bütün bu ayrılıkları ve kavuşmaları, hep bir ölüm gi­bi yaşadın... Kararını başkalarının aldığı ölümlerindi, hayat senin için...

Belki şimdi ilk kez benimle ölümünün kararını sen ver­mek istiyordun... Belki bir gün, terk edip giderim, diye seni; seni annesiz, seni babasız, seni ölümlerle dolu çocukluğu­na ebediyen geri gönderirim, diye geri çekiliyordun... Bu yüzden uzaklaşıyordun benden... Biraz zaman istiyordun... "Biraz izin ver, bana," diyordun...

Bir daha ölmemek için, bir daha ayrılıklarla dolu çocuk­luğuna dönmemek için, veda ediyordun bana... Kararını bir tek senin vereceğin bir ölüm için kapatıyordun kendini, hayatın bütün iyi ve kötü tesadüflerine... Kapatıyordun kendini, o bilmediğin geleceğine... O ölümlerle dolu ço­cukluğunu yaşamamak için, o parçalanmış ömrüne hayat-sız bir sığınağa girip saklanır gibi sığınıyordun... Bir daha kararını senin vermediğin bir ölümle ölmemek için, kendi­ni o sonsuz yok oluşa kapatıyordun... Ölümüne ne kadar istesen de sen karar veremediğin için, çocukluğunun yitik açılarıyla hayatın imkânsızlığı arasında donduruyordun kendini...

Kaç gün geçti aradan, aramıyorsun beni. Telefonun ba­şından ayrılamıyorum... Sen, diye açıyorum bütün telefon­ları; başkaları çıkıyor... İçin için, kızıyorum onlara, beni senden çaldıkları için. Onlarla konuşurken o sırada beni arayacağını, telefonumu meşgul bulacağını ve belki o eski korkuların yüzünden bir daha beni aramayacağını düşünü­yorum... Karşıma çıkan herkesin beni senden çaldığını, beni senden uzaklaştırdığını düşünüyorum... Bütün konuş­malar bana anlamsız geliyor... Herkesin, beni senden, uzak­laştırdığını düşünüyorum.

Şimdi yoksun... Şimdi ölümünün kararını kendin almak için yokluğunu verdin bana... Ama inan bana, yokluğun, varlığından daha çok içimde şimdi... Yokluğun, varlığından daha çok kaplıyor içimi... Yokluğunla, o yaralı ömrünü ba­na emanet ettin. Yokluğunla ve ölümlerle dolu çocukluğu­nun kefaretini bana bıraktın... Korkuların bana geçmiş, fark etmiyorum bile... Herkesi, kendi çıkarları, yükselme, bir ye­re gelme hırsıyla yanıp tutuştukları için suçluyorum durma­dan... Politika yapanları küçümsüyorum, mesela. Onların kendi kompleksleri, birilerinin üzerine basarak içlerindeki boşluğu doldurmak ya da belki çocukluklarından kalma o gizli yaralarının acısını başkalarını cezalandırarak çıkar­mak istedikleri için politika yaptıklarını; asıl amaçlarının bu dünyayı değiştirmek değil, birilerini kullanarak o yıllardır doyurulmamış psikolojik ihtiyaçlarını doyurmak olduğunu düşünüyorum.

Herkesi bencillik ve çıkarcılıkla suçlarken, asıl bencilin kendim olduğunu düşünmekten kaçınsam da biliyorum ki bencilin tekiyim ben... Başkalarını kendi iç boşluklarını ka­patmakla, o gizli yaralarının acısını başkalarını cezalandı­rarak çıkarmak istedikleriyle suçlarken, asıl ben yapıyorum bunu... O boşluk, asıl benim içimde... Başkalarında suçla­yıp küçümsediğim o öfke, durmadan büyüyen içimdeki o boşluktan çoğalıp geliyor... Başkalarını neyle suçlarsam, işte, asıl, o benim...

Bak, ölümler ve sefaletler önümden akıp giderken, ben yalnız seni düşünüyorum!.. Çünkü sana ihtiyacım var... Çünkü ancak seninle mümkünüm... Çünkü tıpkı senin gibi, o sonsuz parçalanmış çocukluğumu ancak senin parçalan­mış çocukluğunda unutabiliyorum... Yaralarımı, senin ya­ralarında kaybetmek istiyorum... Senin o dar ve derin, ıslak, o sıcak deliğinde unutmak istiyorum o büyük, o iflah olmaz üşümemi... Bak, ölümler; bak, sefaletler önümden kayıp giderken ben telefonun başında oturmuş sadece se­nin aramanı bekliyorum!.. Sadece senin... Bundan daha büyük bir bencillik olur mu? Kayıplarla ölümlerle, yok olup gidenlerle ilgili toplantılara katılıyorum durmadan... Ama içimde derin bir korku; bir daha beni aramayacaksın, bir daha bana dönmeyeceksin, korkusu... İşte bu korkular yü­zünden, biran önce bitsin istiyorum bu toplantılar, benden ne istiyorlarsa, onlara bir an önce istediklerini verip oradan uzaklaşıp telefonumun başına geçmek ve ararsan orada olmak, seni hiç bekletmeden, telefonun ahizesini kaldırıp sesini duymak, sesini duyar duymaz yanına gelmek, seni yanıma çağırmak istiyorum... Bundan daha büyük bir ben­cillik olabilir mi? Söylesene, bizi, kim, bu hale getirdi? Onca kırılganken, onca savunmasızken, kim bizi sevgilerinden kopardı.?

Aşk, aslında birinin gelip yarana dokunmasıdır... O za­man, yaranı örten, seni boğan o büyük boşluk aralanır. İş­te o zaman, korkuların biter, utanç diner. Anlarsın ki, o boş­luk sana ait değildir. Aslına dönersin, ilk haline, yaralı hali­ne... Yara iyileşir mi, peki? Hayır, ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun, hiçbir aşk bu yarayı iyileştiremez. Bu yara ya­şamaktandır çünkü, yaşamanın ta kendisidir...

Sonsuz bir ertelemeydi hayatım. Aslında bu bir gecikmişlik değildi. Hayattan istifa etmek de değildi. Hem, sen olmadan nereye gidebilirdim ki? Ben senden uzaklaştığımda, gecikmiş olurdum her şeye; seni sevmekten vazgeçtiğimde, intikam almış oturdum her şey­den, seni sevmekten vazgeçtiğimde, intikam almış olur­dum kendimden...

Uzağa, istediğim uzaklara gitme şansım, ancak yanın­da olursam mümkündü. Çünkü ne zaman içime baksam, yüzünden geçen bütün zamanları, bütün özleyişleri; yü­zünden gerçek dünyaya açılan yolları, başka ve öteki ha­yatları görüyordum... Yüzünde, varlığımın sende kalan parçasını görüyordum. Böyle zamanlarda, yüzünde, acıyla gölgelense de bağışlayan bir gülümseme olurdu. Ve bu gü­lümseme, senin beni bir gün içindeki varlığımla buluş­turacağını hissettirirdi...

İşte o zaman, bu sürgün bitecekti... İşte o zaman, yaşadığım bütün endişeler, bu suçluluk, değersizlik duyguları, bu korkular, bu günaşırı intiharlar bitecekti...

Bunu bile bile yaşamak, nedir, bilir misin?..

Geri döneceğini bile bile, tanımadığın, sana hep yaban­cı yollara düşmek...

Karşına çıkan herkeste seni aramak... Seni hatırlattığı için, birine âşık olduğunu sanmak... Sen olmadığını bile bile, bütün hayatını bu ilişkiye adamak için çırpınıp dur­mak...

Bunu bile bile yaşamak, nedir, bilir misin?..

Düşünsene, ben seninle düşlerimi, heyecanlarımı, çocukluğumu, acılarımı aldattım...

Seni unuturum diye yaşamaya başladığım her aşkı, ben yine seninle aldattım...

Sen beni içine almadığından beri, yıllardır ben seninle kendimi aldattım...

Bir tek seni sevdiğim doğruydu... Ve bu doğru yüzün­den, hayatım yalana battı...

Sen beni dışladığından beri, beni sevenlere bir hayalet hediye ettin...

Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet...

Bu hayaletin içinde, beni değil seni gördüler hep. Çoğu, bu hayalete dayanamayıp çekip gitti...

Kimisi, senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi. Seni beklemekten yorulur, onunla birlikte çekip giderim, diye buralardan...

Ve ben, en çok onların sevgisine inandım. En çok on­lara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl, bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye... Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna bu insanların bir hayalete duydukları o akıl almaz, o sonsuz sevgileri yüzünden, bir kez daha inan­dım...

Seni unutmak için başladığı her aşkı, yine seninle alda­tan bir hayalete...

Seninle kendini, bütün hayatını, düşlerini, çocukluğunu, yaşadığı bütün acıları aldatan, bir hayalete...

Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan, bu yüzden bütün hayatı büyük bir yalan olan hayalete...

Duydum ki yine umudunu kesmişsin insanlardan, dostluklardan... Duydum ki yine acımaya başlamışsın kendine...

Yolunu kimselerin bilmediği, bilmek de istemediği sevginin, o hayal ülkesinde birilerini beklerken çok üşümüşsün...

İnsan ancak kendisine sevgili olabilir, diyormuşsun. Şimdi artık yollarda ve bin bir hayalin peşinde sürüklediğin ve yıprattığın sevgine, minnet borcunu ödeyecekmişsin...

Acıyan sevgini şımartacak, onu örtülere

saracakmışsın. Onu kendini güçlü ve korunaklı

olduğunu hissetmediğin hiçbir yerde ortaya

çı karmayacakm ışs ı n...

Sevgini yırtıcı bir kuş gibi yetiştiriyormuşsun.

En iyi savunmanın saldırı olduğunu ve yok olmamak

için yok etmek gerektiğini öğretiyormuşsun ona...

Ona onu, sabırlar, merhametler ve inceliklerle değil; hazlar, hayranlıklar ve kıskanç ilgilerle besleyeceğini vadediyormuşsun.

Her gece uyumadan önce arkasında Che Guevera'nın

resmi olan aynanla konuşuyormuşsun: Bir sen varsın önemli olan, bir sen varsın gerçek olan...

Hem onca acıya rağmen hâlâ güzelim...

Ve artık kendime yasaklıyorum başkalarına acımayı

ve hayatın acısını...

Aynandaki nefesinin buğusunu görüyorum buradan.

Gözlerinle göz göze gelemediğin için, tutup aynadaki

buğuyu öpüyorsun.

Yaralı kendini öpüyorsun.

Çekmeceden cüzdanını çıkartıp içindeki kredi

kartlarını seyrediyorsun zoraki bir hayranlıkla.

içinde sevgini sakladığın kaleyi daha da

güçlendirmeyi geçiriyorsun aklından.

Kredi kartlarını yalıyorsun dilinle ve onların zehirli

tadını içine akıtıyorsun...

Bankamatikten her para çektiğinde, kulağına gelen ölüm çığlıklarına alıştırmak istiyorsun kendini böylece.

Hem, senden güçsüzlerin ölümü, hem, bu ölümleri gizleyen ve bütün katliamları anında temize çeken teknolojinin zehirli tadı sarıyor şimdi sevginin yaralarını.

Bankamatikten her para çektiğinde, kulağına gelen çocukların ve kimsesizlerin ölüm çığlıklarına dayanamadığını hissettiğin an, senin için hayatta sadece annenin babanın ve kardeşlerinin önemli olduğunu söylüyorsun kendine ve akşam iş dönüşü onlara hediyeler alarak evine dönüyorsun... Ve eskiden, sevgini bir kalenin ardına saklamadan önce, sadece kendi çocuklarını sevenleri çok kınadığını unutmak içinse, bu defa başkaları değil kendin kanatıyorsun sevgini... Sonra küçük, tüylü bir köpek almak istiyorsun kendine.

Köpeğini severken, kucaklarken sana acımasızlık eden dostlarının, seni sevginin o hayal ülkesinde yıllarca bekletip düşlerini ve ömrünü çalan sevgililerinin yüzleri geçsin istiyorsun karşından. Onların yüzleri geçtikçe, sahibi olduğun için senden başka kimseyi sevmeyecek ve bağlanmayacak olan köpeğine daha da sıkı sarılmak istiyorsun; öpüp koklamak.

Kendini öper gibi, yaralı ve belki de artık hiç iyileşmeyecek olan kendini...

Hiç iyileşmeyeceğini artık kendinden bile saklayamadığın böyle anlarda para kazanmak istiyorsun, iş kurup daha çok para kazanmak... Böyle anlarda bir kalenin ardında gizlediğin yaralı sevgini bile unutmak istiyorsun; o seni düş kırıklığına uğratan insanlara inat, yeniden bağlanmak istediğin anneni, babanı, kardeşlerini bile... Böyle anlarda kendine sakladığın, gizlediğin her şeye, yanlışlarla dolu olsa da senden izler taşıyan tarihine bile düşman oluyorsun.

Seni bu hale getirenlerle bir olup bu belki de artık hiç iyileşmeyecek yaralı kendini yok etmek istiyorsun... Sonra yorgun düşüyorsun... Artık dinlenmek istiyorsun. Yarına daha dinlenmiş ve korkulardan kurtulmuş olarak uyanmak istiyorsun... Ve uykuya dalmadan önce vitrinlere bıraktığın dalgınlığın geliyor aklına...

Kendine bir kez daha acıyorsun ve bu yüzden pahalı

bulup da almadığın giysileri almaya karar veriyorsun.

Bu pahalı giysiler sayesinde, ilgilerin kölesi değil,

ilgilerin merkezi olmayı istiyorsun.

Bu giysiler sayesinde, sızlayan sevgilerini örtmek,

örtmek, örtmek istiyorsun. Görünmez olmak istiyorsun.

Oysa senin gemin camdan, sevgili!.. İşte güçlü balığın güçsüz balığı yok ettiği kanlı denizin her tarafından seni görebiliyorum... Sadece ben değil, dost düşman, herkes uykuya daldığını görebiliyoruz buradan. Çünkü senin gemin camdan, sevgili. Sıkıntıdan yediğin tırnaklarının kenarlarını... Korkulu bir rüya gördüğünde birden silkinişini... Yaralı sevgini korumak için aldığın onca kötücül karara rağmen nasılsa hep masum kalan sayıklamalarını görüp duyuyorum buradan...

Kaleni ve kalenin ardında sakladığın yaralı sevgini. Boşuna saklama sevgini. Senin gibiler hiç örtünemez, sevgili!..

Seni bu kanlı deniz ve düşmanların da senin dostlarım da hemen tanır.

Ya benzerini bulup gidersin buralardan. Ya da seni yok ederler, sevgili!.. Herkes gibi ve her şeyi bilerek yaşayamazsın sen. Senin gibiler örtünemez..

Bu kanlı denizde senin gemin camdan sevgili!..

Peki, nasıl gelmiştik buraya, bu soğuk, bu doyumsuz aydınlığa? Oysa daha biraz önce bunaltıcı, korunaklı ama yalnızlık dolu odalarda birbirimizi kışkırtıyorduk...

Sen kadındın, ben erkektim: Birbirimize oynadığımız bit­mez tükenmez oyunlarımız vardı. Ve daha biraz önce, ne do­yasıya yaşayabildiğimiz, ne de lekesiz bir mutlulukla ölebildi­ğimiz odalarda, o buruk, o kirli tadını çok iyi bildiğimiz düş kı­rıklığı içinde olmadık vaatlerde bulunuyorduk birbirimize...

'Nasıl gelmiştik buraya, peki? Bu dondurucu yere, bu ıssız, bu kimsesiz ve soğuk çöle... Demek, zamanı gel­mişti; demek artık karşı koyamamıştık.

Çünkü artık yapacak bir şeyimiz kalmamıştı oralarda. Ellerimizde sevgi adına, aşk adına yazılmış ve çok önem­siyor gözüktüğümüz, oysa inanmadığımız, eskitilmiş, yapay, gülünç senaryolarla bildik rolleri tekrar tekrar oyna­maktan usanmıştık...

Öylesine tıkanmıştık ki bu sahte kimliklerden, rollerden, bu yapay, bu çıkışı olmayan senaryoların içinde oyalanıp durmaktan... Hem tükeniyor, hem de birbirimizi incitiyor, didikliyor, hırpalıyor, hatta yok ediyorduk. Sanki kadın ve er­kek olunca, yok etmeye mecburmuşuz sanıyorduk birbiri­mizi. İşte bütün bu tükenişlerden, içimizdeki o vahşi huzur­suzluktan kaçıp bu buzdan, bu ıssız aydınlığa gelmiştik. Burası, öyle soğuk, öyle kimsesiz ama öyle sahici bir yerdi ki bize zorla giydirilen kadın ve erkek rollerimizle burada asla yaşayamazdık.

O buzdan çölün ortasında birbirimizden başka kimse­miz yoktu. Önceleri biraz ürkektik. Hiç alışmamıştık böyle­si bir sevişmeye. Ama morarma ayak parmaklarımızdan başlayıp hızla dudaklarımıza kadar sıçrayınca, sanki ilk kez hissettiğimiz bir telaşla birbirimizi ısıtmaya başladık...

Nefeslerimiz, bedenlerimiz, kanlarımız birbirine karışın­ca rollerimiz yok oluyor, hızla içimizdeki çocuğa benze­meye başlıyorduk...

Bedenlerimiz ölümle sınav verirken, ruhumu garip bir hafiflik sarıyordu; bakışlarından anlıyordum. Senin de için­deki o vahşi huzursuzluk azalıyordu usulca.

Biliyorum, bütün bu yaptıklarımın ve hissettiklerimin ya­şamak olmadığını biliyorum...

Bu dünyanın kurallarını hiçbir zaman öğrenemeyeceği­mi de biliyorum.

Terk edilmiş ama bu dünyada yaşayan herkesin bir katil heyecanıyla ömründe mutlaka birkaç kez uğradığı o istas­yona gidiyorum ben de...

Ve kendi kötülük trenimi bekliyorum, bir katil heyecanıyla.

Kurbanlarımı ve cinayetlerimin bütün ipuçlarını görmek istiyorum...

Simsiyah, sonu gelmeyen, umutsuz bir tren geçiyor hızla önümden...

Bir tek pencere arıyorum.

Bir tek...

İyilikle aydınlansın camı.

Bir tek pencere olsun ve haykırsın istiyorum, "Bu dünya­da yaşamak için katil olmak gerekmez!" diye...

Bir tek pencere sevinçle fısıldasın, bu dünyada yaşa­mak anlamlı ve güzel bir şeydir, diye...

Biliyor musun, böyle bir pencere olsa, o pencerenin ar­kasında mutlaka senin hayalin olur, senin iyilik dolu yüzün, özlemin olur.

Sana olan sevgim, parmağımla sıkıca bastırdığım damarımdaki kesikten akan kan gibi akmaya başlar sonra...

O masum, o çocuksu, o kural tanımaz kanımla birlikte, akar sana olan sevgim...

Senin hakkında ne kadar konuşursam konuşayım, hep,son sözü parmağımı kaldırdığımda akan kan söyler...

Ama tren gidince, herkes gidince, seni, bir tek seni sevdiğimi ve bu yabancısı olduğum hayatta emin olduğum tek şeyin sana duyduğum bu sevgi olduğunu anlarım...

Ve bu hayattaki emin olduğum tek şeye, sevgine ger­çekten bağlanabilseydim, kendimden bu kadar uzakta ya­şamazdım.

Sevgine dürüst olsaydım, kendimi hem bu kadar yalnız ve uzakta bırakıp hem de acımasız emirler yağdıran kötü bir Tanrı gibi davranmazdım kendime.

Seni korkmadan, ürkmeden, bütün bilinmezliklerinle sevseydim, benim için ne bu hayatın kendisi,  ne de kurallar­ı  böylesine önemli olmazdı. Özleminle sevgini, aynı anda yaşardım.

İçimdeki sevgini anlayabilseydim, işte o zaman okudu­ğum bütün kitaplar beni kendimle buluştururdu...

Ve durmaksızın, geleceğine âşık olurdum... Durmaksızın, geleceğime...

Sana ve bu dünyadaki yabancılığıma hep aşık olurdum...

İkimiz de her defasında şaşırmıştık, neden hayat böyle, neden hızla bizden saklanıyor, neden çok konuştukça ken­dimizden giderek uzaklaşıyoruz ve neden bizi başkaları, başka insanlar hep aşağı çekiyor, tüketiyor, diye... Önce bize görünürdü, aramızda herkesten önce ölecek insanın gözlerinin önünden geçen bulut...

Bilirdik ki ikimizin de içinde insan ortasına çıkmamış, ama her şeyin farkında, her şeyi gören ve sesini içimizde­ki endişelerin kıstığı bir keşiş vardı.

İş ararken, güç bela bulduğun bir işe alınman için ölçü­lü, cana yakın, kibar gözükmeye çabalarken, nasıl da duy­gularını, biriktirdiğin anıları yüzüstü bıraktığını; evine dö­nünce, yalnız kaldığında bütün bu yaptıklarının acısını kendinden nasıl da çıkarttığını hissediyorum; şimdi de buradan. Sinemacı, oyuncu; olmadı, dansçı olmayı arzuluyordun; buysa şimdi bir iş bulup evinin kirasını ödeyebilmek için, mahcup oyunlar, kaçamak danslar yapıyorsun. Evine gönderilen faturalara, makbuzlara bakarken kasılan kalbi­ni, birilerinden borç para bulabilmek için telefon deflerini heyecanlı bir kaygıyla karıştırmanı düşünüyorum.

Sonra vücuduna bakıyorsun: Bilinmedik bir uzaklıkta seni çok düşündükten sonra sana küsmüş, belki de kay­bolmuş birine bakar gibi oluyorsun. Daha da uzaklaşıyor vücudun senden. Saçlarından, göğsünden, gözlerinden, bacaklarından, biraz daha zaman istiyorsun. Zamanlar is­tiyorsun onlardan, esirgeyen, uzlaşmacı, kendini anlatan zamanlarından biraz daha. Tıpkı benim gibi...

Hatırlar mısın, seninle soğuk bir kış sabahı, geceyi, sa­dece çırılçıplak vücudunu örttüğü delik deşik olmuş bir bat­taniyeyle geçirmiş olan bir kadın görmüşlük. Her zorluğa alıştırdığı bedeni ve kişiliğiyle nasıl da gururlu, nasıl da ta­vizsizdi. Kimse ona bir şey yapamıyordu. Gelenekler, ya­salar, kurallar, onu hiç ilgilendirmiyor; o değil, polisler on­dan çekiniyor; gece adamları, gaspçılar, zorbalar ona asla dokunmuyorlardı.

Sonra da, "İşte," dedin, "onca savaştan sonra aşkın son halesi belki de bu kadın," bu kadının yaşadığı bu hayat...

Belki de ancak böyle yaşadığımızda kaldığımız yerden çocukluğumuzu birbirimize anlatmaya başlayacak, birbi­rimizin içinde uyandırdığımız sızıyı şımartacak, uçurumun kenarına terk ettiğimiz aşklarımıza sahip çıkacaktık...

Çünkü ancak böyle yaşadığımızda oluşan ve her geçen gün içimizdeki keşişi biraz daha derinlere gömmeye ça­lışan pazarlamacı kişiliğimizden kurtulabilecektik.

Artık çok iyi anlıyorum. Aşk varsa; o asıl, sevişmeden sonra başlayandır... Peki böyle başlamıyorsa aşk; bir uçu­rum açılıyorsa orada, seviştikten önce ve sonra yitirilenler özleniyorsa...

Seni yargıladığımı düşünme, ama hissediyorum, görü­yorum ve buna engel olamıyorum ne yazık ki... Ve gördük­lerim acı veriyor bana...

Çünkü, buraya geldiğinden beri benimle sevişmeyi ak­lından geçirdiğin için, bana öylesine uzak ve öylesine ya­bancısın ki... Hem, nasıl da aceleci, hoyrat, nasıl da dikkat­sizsin...

Söylediklerimin hiçbiri geçmiyor sana... Bana değil, san­ki benden çok uzaktaki garip bir boşluğa bakıyorsun... Ora­da bütün yitirdiklerini, ertelediklerini, isteyip de elinden kaçan bütün fırsatları görüyorsun sanki...

Fırın gibi sımsıcak bir odada, başsız, kolsuz, ayaksız bedenler hayal ediyorsun sanki... Şu an abartılı, zorlama bir yakınlığın var bana karşı.

Seni şu an, hiç sevişmeden, gerçek sen olarak görmek  için yüzlerce yıl yaşlanmak ve nasıl oluyorsa, işte öyle çirkinleşmek isterdim... Bedenim, güzelliğim değil, sadece ruhum, o dinmeyen özlemim, o öksüz acım sana acı ver­sin, seni duygulandırsın isterdim...

Bu gece öyle çok ihtiyacım var ki sana sarılmaya, abar­tıyorum seni... Bu şehir, bu hayat, içimdeki gizli ve yabancı korkular öylesine hırpalıyor ki insanı, öylesine kimsesiz bırakıyor ki, abartıyorum sana duyduğum aşkı...

Öylesine korkuyorum ki bu gece evini bulamamaktan, elimdeki jetonu sımsıkı tutuyorum. Kaybolmamak için adını tekrarlıyorum durmadan. Sanki evini bulursam, bütün o eski günahlarını affedilecek. Diyorum ya, işte, bu gece seni ve aşkımızı abartıyorum...

Bir kibrit alıyorum büfeden. Geceleri, hele bir başına ıssız sokaklarda yürürken, insan sigaraya ne çok ihtiyaç duyuyor. İnsan kimseye anlatamadığı şeyleri, sigarasına anlatıyor.

Dünya neden böyle bir yer? Geceleri sadece sigaramız­la konuşacaksak, herkesten ve her şeyden şüphe ederek, sürekli saklanarak yaşayacaksak, neden buradayız?

Birbirimize karşı hep taktikler, planlar uygulayarak ve uygun zamanları ve fırsatları kollayarak yaşayacaksak, ne­den bir arada olmak için inat ediyoruz?

İnsanlardan çok çabuk bıkışımı ve kimselere haber vermeden ansızın alıp başımı başka şehirlere gitme huyu­mu. Hastalıklı ve artık genç ve diri olmayan bedenimi. Al­kole düşkünlüğümü ve keder bağımlısı oluşumu düşünüp uzaklaşmak istemedin mi benden?.. Sevgililer de birbirlerine her şeylerini anlatmıyor, kay­betme korkusu çoğu kez dürüstlüğün önüne çıkmıyor mu? Boşluğa düşmemek için insanlar delicesine severken bile, bir yanlarını korumaya almıyorlar mı? Söylesene, senin de böyle şeyler geçmiyor mu aklından?’’ Ne tuhaf, seni çok iyi tanıdığımı sanırken bile bunları düşünüp düşünmediğinden bir türlü emin olamıyorum... Senin için ölmeyi göze aldığım anlarda bile, bir yanınla yabancımdın benim. Rakibimdin...

Sensiz yaşayamayacağım anlarda bile, sana çok da ih­tiyacım yokmuş gibi davrandım. Başka alternatiflerim var­mış gibi yaptım. Seni kaybetme korkum yüzünden, yasak düşlerimi gizledim senden... Kitap okumaktan sıkıldığın için, bir süre sonra seninle konuşacak bir şey bulamaya­cağımı ve senden sıkılacağımı düşündüm. Banyodaki, o bir türlü değiştirmediğin plastik ve çoğu kez ıslak olan ter­liklerini bile; odanın duvarına yapıştırdığın o piyasa işi kart­postallarını; zevksiz, yapma çiçeklerini; adını bile bilme­diğim kimi yeni pop şarkıcılarının o anlamsız şarkılarını, klip yayınlayan kanallarda elinde bırakmadığın kumanda aletiyle ısrarla arayıp bulmanın ne kadar can sıkıcı oldu­ğunu bile düşündüm... İşte sokağını buluyorum. Birazdan kapını açacaksın bana. Kısık, miyop gözlerinle, üşümüş omuzların, titreyen ba­cakların, komik geceliğinle karşılayacaksın beni... Sevginin hayaletine bakar gibi şaşkın bakışlarla bakacaksın bana... Belki de, o bir zamanlar çok özlediğin ama o bunu bildiği halde eve ayda yılda bir uğrayan babanı karşıladığın za­manlarda hissettiğin o tarifsiz sevinç ve heyecan da karı­şacak, bu, beni gördüğün andaki sevinç ve heyecana... Hiçbir sevgi, hiçbir aşk lekesiz, saf değildir, değil mi? Ne kadar sevse de elinde değildir, insan canından bile çok sevdiği insanı başkalarıyla kıyaslamadan edemez. Ve bir gün onun kendisini terk edeceğini düşünüp bir yanını saklı ve korunaklı tutar hep değil mi?

Her şeyini, bütün gizini, sevgiyle paylaştığına ne kadar inandırsa da aslında bilir ki kendi kendine konuşmaktan başka bir şey değildir, aşk... Çünkü ne kadar saklansa da bir yanı kirlidir, karanlıktır, aşkın. Bilinmezlikler ve ürkütücü sırlarla doldurur.

Kim bilir, sen, belki dışardan gelen ürkütücü seslerden korktuğun ve bu gece seni tehdit eden korkulardan koru­yacağım için, bu denli sevinçle karşılıyorsundur beni...

Olsun. Benim de çok yüce, çok kutsal sebeplerim yok, beni sana getiren...

Bu şehir, bu hayat, içimdeki gizli ve yabancı korkular çok hırpaladı beni; bu gece senin bana bu dünyadaki en yakın insan olduğuna kendimi inandırmış olduğum için, sana, yumuşaklığına sarılıp uyumak istedim. Hepsi, bu.

Bunun için her türlü yalanı söyleyebilirim. Aşkı abartabi­lirim, mesela... ilişkimizin lekesiz, saf, hesapsız ve kitapsız olduğuna inanabilmek için, kendime ve sana her türlü yalanı söyleyebilirim...

Bu korkularla dolu ıssız gecede, aşkımızı hiç olmadığı kadar abartabilirim.

Bu gece, sen de aşkın kirli, karanlık yanlarına ilişkin bildiğin her şeyi unut, sevgilim!..

Bu gece, sen de aşkımızı abart!..

Hem sen de bilirsin, kendi kendine konuşmaktır aşk!..

  ‘Yalnızım…’

Bunca acı, tek bir söze nasıl sığabiliyordu… Aldım bu sözü dudaklarınızdan, saplayıp kalbimi onun­la parçaladım… O söz ki rengi, yarım kalmış aşkların tarifsiz esmerliğine kaçıyor­du… O söz ki saplandıkça kalbimin her parçasına yüzünüzü yeniden çiziyordu… Şimdi içimde, binlerce yüz oldunuz… Şimdi içimde, binlerce siz oldunuz…” Bilseniz, ne kadar suçluyum bunun için… Bilseniz, ne kadar acı çekiyorum… Çünkü sevgim, çekip alamıyor sizi derin ıssızlığınızdan. Oysa ben sizi, sizden önce, göz lerinizdeki o ıssızlıktan dinledim. Sözlerinizden de önce… Benimle ölmeye hazır sesinizden bile, önce…

Yalnızsınız…

Bilseniz, ne kadar da çaresizim buna çare olamadığım için… Oysa en çok siz de soluk alıp veriyorsunuz, diye sev­dim ben bu yaşamı. Yaşamın ona kendinizi eklediğiniz yer­lerini sevdim, en çok. Dokundukça çoğalttığınız, sevdikçe çoğaldığınız yerlerini… Bu şehirden her ayrılışınızda, arkanızda bıraktıklarınızı topladım birer birer. Oturduğunuz çay bahçelerinden, yürüdüğünüz sokaklardan, ıslandığınız yağmurun damlalarından topladım sizi. Vitrinlerde unut­tuğunuz dalgınlığınızı, hiç tanımadığım bir kızın su yeşili gözlerinde bıraktığınız mısralarınızı… Bir bunlara, bir de her, “Sevgilim!” deyişinizde, içimde binlerce çiçek açtıran o büyülü sesinize sarılıp uyuyabildim ancak, düşlerime dar gelen tek kişilik yatağımda. Soluğumu, yalnızca sizin için içimde saklıyorken düşlediğim yarınlara; siz, nasıl da ben hissedemeden soluksuz kaldınız…

Yalnızsınız…

İlk kez o otel odasında hissettim bunu. Yalnızlığınız el­leriniz olmuştu ve artık sığmıyordu ellerime. Kaçırdıkça ben­den ellerinizi, yaşam da kayıp gidiyordu avuçlarımdan. Ne zaman gözlerinizi yumsanız, sizin suretinizde sevdiğim bin­lerce yüz de aynı anda kapatıyordu bana gözlerini. Her uy­kuya dalışınızda içinizdeki o derin yalnızlık duygusunun, sizi, uyandığınızda, beni asla hatırlayamayacağınız kadar uzak yerlere götürmesinden korkarak bekliyordum uyanma­nızı. Gözlerimi kırpmadan, özlemle bekliyordum. İşte bu çocuksu korkuydu, o sabah sizi öyle aniden uyandırmamdaki sebep. Belki de haklıydınız, “bencillikti bu korkunun adı’’…

Oysa o gece, ne büyük bencilliklerin kıyısından döndü­ğümü hiç bilmediniz. O gece, sizden gizlediğim tarifsiz acı­larla, lime lime, olmuş bedenimi saatlerce soğuk suyun altında gözyaşlarımla yıkamak yetmeyince uyuşturmaya, o kapıdan içeri ölümün süzülüp girdiğini bilmediniz. Bana, “Şaşırma, beni sen çağırdın!” dediğini… “Şimdi benim olur­san, yaraların iyileşir; diner acıların; ancak bunun için bir şartım var; aşkını, bu odada, bu bedende bırakıp öyle gelmelisin benimle; ölürken yalnız kendini sevmelisin; seçi­mini yap!” dediğini…

Asla, çözemediğim kurallarıyla, beni hep dışına sürük­leyen hayata yeniden tutunmaya çalıştığım tek yerin, size duyduğum bu derin aşk olduğunu bilmediniz hiç… Kendimi değil, sizi seçtiğimi bilmediniz…

Sonra, ıslak, çırılçıplak bedenimi alıp çıktım oradan… Ha­yata girdim… Usulca sokuldum yanınıza, sizden bana sa­rılmanızı istedim. Ölüm, o ısrarcı soğukluğuyla hemen ar­kamda duruyordu. Korkuyordum… Çok korkuyordum… Size, “N’olur, sıkı tut ellerimi; beni o soğuk rüzgârın kollarına bı­rakma, sakın!” diye susarken, gözyaşlarını içime sızıyordu.

Bana, “Git!” dediniz…

Sonra, “Gitme, kal!” dediniz…

Hiç farkında olmadan, bir tek sözünüzle ittiğiniz o uçurumdan, son anda yakaladığınız ellerimle çekip çıkardınız beni. O gece kollarınızda gözyaşlarına boğulmamın sebe bini belki de hiç anlayamadınız. O, “Kal!”ın benim için öne­mini, hiç bilmediniz…

Yalnızsınız…

Sizi kalabalıkların içindeki yalnızlığınıza uğurladıktan sonra, saatlerce ayrılamadım o otel odasından. “Bu son sevişmemiz olacak!” diyerek bendeki her şeyinizi alıp çı­karken, yastığınızda kokunuzu unuttuğunuzu fark etmedi­niz. Size, “Keşke, yalnız bunun için sevseydim, seni!” diye- bilseydim. Keşke, bütün gün o otel odasından yalnızca ko­kunuzu bırakıp çıkamadığım için ayrılamadığımı söyleyebilseydim… O gece yaşanacak her şeyi, daha siz bu kente hiç gelmeden önce sesinizden hissettiğimi; korktuğum gibi olmaması için gözyaşları içinde Tanrı’ya ne çok dua ettiği­mi söyleyebilseydim… O gece konuşup da yıpranmanıza, üzülmenize hiç izin vermeden, “N’olur, sus; ben her şeyi bi­liyorum!” diyebilseydim… Artık benim üzerime düş kurma­dığınızı bile bile, alıp beni düşlerinizde yaşattığınız o ada­ya götürmenizi isteyebilseydim… Bana âşık olmadığınızı, bile bile, orada kalabalıklardan uzak bir aşkı sizinle payla­şabilmek için vazgeçemeyeceğim hiçbir şey olmadığını, söyleyebilseydim… İçinde yaşadığım yozluğun bana vaat ettiği geleceği değil, yaşamınızın benim için ayırdığınız parçasına asla daha fazlasını istemeden razı olacağım, her bir anını size duyduğum aşkla, özlemle anlamlandıra­cağım bir hayatı tercih ettiğimi… Bütün ömrümü, sizinle paylaşmayı düşlediğim o tek şarkılık tangoyu bekleyerek geçirebileceğimi… Yüreğinizin birçok aşkı aynı anda ku­caklayacak kadar büyük olduğunu bildiğimi, bu yüzden kal­binizi başka aşklarla birlikte paylaşarak ama yalnız sizin aşkınıza sadık kalarak yaşamaya gönüllü olduğumu… Sizi ait olduğunuz çevre için değil, bana ait olmanız için değil, karşılığında beni sevmeniz için değil… Sadece siz olduğu­nuz için sevdiğimi, söyleyebilseydim…

Sizi bir başkasıyla yakalamayı istediğiniz mutluluğa en­gel olmayı istemeyecek kadar çok sevdiğimi… Bir başka aşka tutunarak ıssızlığınızdan sıyrılabilecekseniz, eğer; kalbinizde derin bir suçluluk duygusu, pişmanlık ve acıdan başka bir şey yaratabilmekten, yalnızlığınıza ilaç olabil­mekten aciz, size zarar vermekten bir adım öteye gide­meyen şu deli sevdamın ağırlığını üzerinizden alıp gidebi­leceğimi, söyleyebilseydim… Aşkımı, “Bir eflatun ölüm”e sarıp gidebileceğimi…

Yalnızsınız…

Bilseniz, ne kadar suçluyum bunun için… Ah, bir bil­seniz, ne kadar çok acı çekiyorum?!.. N’olur, affedin, beni: Böyle büyük bir aşkla severek, size en büyük acımasızlığı ben yapıyorum!.. Affedin, beni, sevgili!..

Evet, yalnızım…

Sadece bunu söyleyip susmak isterdim… Ebediyen sus­mak. Çünkü canım acıyor… Konuştukça, arzuladıkça, öz­ledikçe, en kötüsü, yaşadıkça canım acıyor…

Şimdi odamdayım. Uzak, dağları karla kaplı bir doğu ken­tinde yapayalnız, kendimleyim şimdi. Gün boyu alkışlandım. Adım yazılıydı duvarlarda. Afişlerde resmim vardı; öksüz, gergin, kendini taşımaktan uzak resmim… Odama girdim demin, içimin ışığını şimdi yaktım. Divana uzandım, öylece. Kendime dokundum sonra, hiç tanımadığım birine, bir boş­luğa, bir unutulmuşluğa dokunur gibi dokundum kendime. Ve daha da derine düşmemek için, “Ne kötü!” dedim; “ne kö­tü, insanın kendine acıması!..” Oysa kendime acımıyordum bile. Öyle uzaktım ki kendimden… Seni aramayı düşündüm sonra, ama hemen vazgeçtim. Çünkü seni değil, sadece tenini özlediğimi hissettim o an. Sana daha fazla haksızlık etmek istemedim. Bunu düşünmek bile bana iyi geldi. Seni, bütünüyle, her şeyinle hissettiğim anda aramalıydım. Çaresizken, sana muhtaçken değil, seninle dopdoluyken…

Ama aradım yine de seni… Hem de uykundan uyandır­dım. Boşluğuma, yalnızlığıma ortak ettim. O derin uykun­dan uyanmışken bile, sesin hep eski sesindi. Sesindi, hep kanayan… Kendine hep aşktan bir yurt arayan sesin… Her halime, her savruluşuma, her ihanetime hazırdı sesin. Se­sinde kabullenmişlik, itaat; sesinde, çaresiz bir hasret hissettim. Sesinde, bir yenilmiştik hissettim. Sen ki beni ko­şulsuz severek, kendi yenilgine ortak etmeye çalışıyordun. Sen tükenmiştin aramaktan, beni de vazgeçirmek istiyor­dun. “Yorulmadın mı, bıkmadın mı aramaktan, aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak sana ne kazandıracak?” derken sanki, artık direnme, razı ol kendine, razı ol, bana, razı ol, bu aşka, der gibiydin. Bunu böyle anlamaya zorlardım ken­dimi. Aslında en çok böyle anlarda sorardım kendime hep, sana böylesine muhtaçken, işte yapayalnız kaldığım her odada, her şehirde, elim senin numarana giderken, neden, seninle yerinmiyorum, neden, hep bir başkasını arıyorum, diye… Sorardım, senden değil, neden hep kendimden kaç­tığımı… Her yeni ilişkiyle içimdeki boşluğun biraz daha de­rinleştiğini bildiğim halde, bu hayatı neden sürdürdüğümü, sorardım kendime…

Kabul etmek istemeyeceksin ama itiraf edeyim istersen: Seninle değildi benim derdim, kendimleydi… Neye yarardı, seni anlamam… Neye yarardı, o kanayan sesini içimde hissetmem… Benim derdim seninle değil, sevgili! Benim aynam kırılmış bir kere. Boşluklarımı saklayarak yaşıyo­rum; iyileşmez yaralarımı saklayarak yaşıyorum… Sandı­ğın gibi cesaretimden değil, korkumdan başarıyorum onca şeyi. Korktuğum için haykırıyorum… Korktuğum için Tanrı­ların elindeki ateşi çalmak istiyorum.

Gittin...

Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. "Ne olur öyle bakma bana" dedin en son... Daha birkaç dakika önce, gözlerimde varlığınla alevlenen yasam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin...

Dolmuştu zamanın...

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen"den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin.

İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış ask çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim su "üç saatin" içindeki yüzlerce "an”ı "anı”ya dönüştürerek...

Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...

Gittin...

İki aşkın arasında şaşkın, ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, baksa bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin,. "sizin”di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin...

O eski ev... Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, günesin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev...

Susardık bazen... Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çiğ gibi ömrümüze yığılan anılardan birini seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ritüel gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan...

Elin çaya uzanırdı...

Tenim dudaklarını özlerdi...

Bir sözüm şiirin olurdu... Demlenirdik.

Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aksimin kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin. Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli ıslığı gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu...

Ruhlarımızın birlerlerde buluştuğuna, düşlerimizin birlerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.

İste böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocukluğunun...

İste ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim...

Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında sekilenen her sözü, yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek...

Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için...

Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken "gitme" diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona binbir yalanlar uydurarak sık sık ise gitmemekti seni sevmek...

Sana kahvaltı hazırlamaktı. Özenle hazırladığım sofraya iştahla oturup, "Sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben... Senden daha iyisini mi bulacağım" diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı... İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi islenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı...

Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete...

Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir put gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş aşka dönüsünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, ayni özlemle, ayni hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmamaktı... Tüm ısrarlarına rağmen, bu essiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü", yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı... Buluştuğumuz cefada, ayların günlerin telası ve susuzluğuyla, anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gibiligini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini eleveren heyecanına inanamamaktı...

Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı’nın bu ask için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı...

Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. 17 yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı... Her dokunuşunda kutsal bir ayının o sıcak ve tatlı şarabını yudum içer gibi...

Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, baksa bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yasadığın kente, yasadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle... Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı...

Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu’nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybetmiş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izlerini sürmekti...

Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, ayni gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti... O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüsünü beklemekti... Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir baksa kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbir şey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum...şaşırırdın.

Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yasadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispati olmaya direnmekti... Kalbine inançla ask tohumları ekmekti seni sevmek... Sevmek o yitirdiğin ask şarkısı adına sana umut vermekti...

Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı... Koparmamaktı kanatlarını... Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, baksa sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti...