7 Haziran seçimleri “devlet aklı” için alarm zilleri çaldırdı. HDP’nin yeni bir hükümet oluşumunda kilit noktaya gelmesi, Suriye’de Rojava yönetiminin giderek güçlenmesi ve Cemaat’in devlet içindeki güçlü varlığını sürdürmesi “savunma” içgüdülerini harekete geçirdi.

Karar veren kimlerden oluştuğunu bilmediğimiz devlet aklıydı. Rojava’da saldırıya geçme ve Cemaati her türlü yöntemi kullanarak bir daha geri dönmemek üzere devlet ve toplum kadrolarından kazıma kararı alındı. CHP bu nedenle 7 Haziran sonrası oynanan tiyatroya, hileli başkanlık referandumu dahil sessiz kaldı. Ne de olsa “Söz konusu vatansa, demokrasi, insan hakları falan teferruattı.”

Tek adam rejimi ilk dönem beklenen tepkiyi verdi. Hukuku askıya alarak HDP, Cemaat demeden insanların üzerinden silindir gibi geçti. Mevzuu vatan olunca, CHP milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına “evet” dedi, Davutoğlu patlayan her bombanın, kaybedilen her canın, akıtılan her damla kanın AKP’nin oyunu arttırdığını gururla açıkladı. Kimse mağdura, mazluma sahip çıkmadı. Ortaklaşa bir canavar yaratıldı.

Devlet aklının, devleti kurtarmak için kurduğu sistem devleti batırma noktasına getirdi. Check and Balance sisteminin ortadan kalkması sadece Kürtlerin, solcuların, Cemaat mensuplarının değil, rejimin sadık taraftarlarının canına okumaya başladı.

Alarm çanları çalınca Ahmet Davutoğlu Kürt hakkı savunucusu olarak ortaya çıktı, Kemal Kılıçdaroğlu  beş yıldır görmezden geldiği Şenyaşar ailesini hatırlayıp ziyaret etti. Bunlar sadece oy atma adımları değil, “devlet aklı”ndan geriye ne kalmışsa onun, devleti kurtarma ve toplumu bir arada tutma çabaları. Çünkü tarihinin en büyük ekonomik batağına saplanmış Türkiye varlık savaşı veriyor. Kurtarıcı gördüğü sistem bizzat sonunu hazırlıyor.

Türk Lirası’nın tarihte eşi görülmemiş şekilde çökmesi, Türkiye’nin malvarlığının Katarlı olduğu iddia edilen “bıyıklı-sakallı Türklere” arsızca peşkeş çekilmesi, hazinenin yap-işlet-devret denilen maskaralık sistemiyle yağmalanması toplumsal dokuyu paramparça ediyor.

Yunanistan Başbakanı Mitçotakis’in “Türkiye bölgenin istikrarını tehdit ediyor” demesi bu yüzden. Suriyeli mülteciler, ekonomik çıkarlar nedeniyle Erdoğan’ın her türlü kaprisine “evet” diyen Avrupa Birliği nasıl bir tehdit ve tehlikeyle yüz yüze olduğunun farkında bile değil. Türkiye’nin ekonomik çöküşü Avrupa’yı altından kalkamayacağı bir boyutta bir mülteci dalgasıyla karşı karşıya bırakabilir.

Her türlü akıl ve denetimden yoksun bu rejimin ülkeyi götüreceği nokta topyekün bir iflas ve çöküştür. Bu rejimin alacağı hiçbir önlem ekonomik çöküntüyü, ahlaksal ve kurumsal yıkımı engelleyemez. Yeni Hazine Bakanı Nebati’nin işadamlarından 100’er milyon dolar bozdurmalarını istemesi, devletin kasasının meteliğe kurşun attığının ilanı olduğu kadar, bankalardaki döviz mevduatı için de alarm çanlarıdır.

İnsanlar bir sabah uyandığında banka mevduat hesaplarının bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile 15-16 liradan Türk Lirası’na çevrildiğini görürse şaşırmamalıdır. Aklını ve yönünü kaybetmiş bu rejimin her türlü kararı almasına hazır olunmalıdır.

Yıllardır söylediğimiz “Türkiye batıyor. İflas kaçınılmaz” değerlendirmelerimiz büyük bir ekonomi uzmanı olmamızdan değil, tarihi doğru okumaktan, aktörleri doğru tanımaktan kaynaklanmaktadır. Türkiye tek adam rejimi altında eşi görülmemiş ekonomik, kurumsal ve çevresel bir yağmaya muhatap oldu. Acı olan bunun daha iyi günler olduğunu bilmemiz, Türkiye’nin daha da  kötüye gidip dibin dibini görmeden iyi olmayacağını görmemizdir.

Un, yağ ithal edemeyecek noktaya gelen Türkiye’de toplumsal dokunun parçalanması, iç barışın bozulması ve uzun yıllar kendini toparlayamaması riski vardır. O nedenle uzak ve yakın geçmişin hesaplaşmasını bir kenara bırakıp, rejimin toplumsal muhalefeti bölmek için kullandığı dili reddedip ortak bir demokrasi ve yeniden inşa cephesinde birleşmek zarurettir.

Bu rejimin işbaşında kaldığı her gün yeniden inşa sürecini zorlaştıran, ödenecek bedeli ağırlaştıran bir zaman kaybıdır. Bilinmesi gereken tek gerçek, Türkiye’nin tarihinde görülmemiş bir ekonomik yıkımla karşı karşıya olduğu, bu sürecin sonunda iç barışı ve birliği dahil, her türlü varlığının riske gireceğidir.  Ülkesini seven herkesin elini taşın altına koyma zamanı çoktan geçti. Gün birlik ve dayanışma günüdür.