Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın akılla bağdaşmayan karar ve uygulamaları her geçen gün artıyor. Ağır bir ilaç tedavisi gördüğü belirtilen, sorulara önündeki kağıda bakmadan cevap veremeyen, ayağını sürüyerek yürüyen Erdoğan’ın son faiz kararı doğal olarak herkesimin tepki ve öfkesini çekti. Öfkenin ve hasarın büyüklüğü sıcağı sıcağına bu yazıyı yazmaya itti beni…

Erdoğan’ın diyorum çünkü Merkez Bankası Başkanlığı koltuğu boş. Orada birinin oturduğunu söylemek mümkün değil. Bloomberg’in çok doğru teşhisiyle, o ‘Erdoğan’ın Merkez Bankası…’

Sadece Merkez Bankası mı? Binalar, araziler, belediye gelirleri, örtülü ödenek… Aklınız ne gelirse sayın, hepsi Erdoğan’ın. Kendisi, ailesi, yakınları ve yandaşları için babasının malı gibi kullanıyor devletin ve kamunun kaynaklarını.

Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte CHP’nin devraldığı ve bugüne taşıdığı bir kültür o. Sultanın yerini alan başkan mülkün sahibidir, gönlünce dağıtır. 1923’ten başlayıp günümüze kadar gelen bu kültür, Erdoğan ile birlikte zıvanadan çıktı ve tam bir yağmaya dönüştü.

Herkesin gözü önünde gerçekleşen bu yağmaya toplum sessiz ve tepkisiz kaldı. Hala da kalıyor. Şarkın kaderi belki de bu. Sessizce kabullenip söylenmek ve kaderine razı olmak. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kültürünün siyasete yansıması. Ama yılan artık dokunuyor. Yoksul ve dar gelirliye 10 yıldır dokunuyor ama artık TÜSAİD’a, iş çevrelere dokunmaya başladı.

İşçi kadar işveren, yöneten kadar yönetilen mutsuzsa, o ülkede köklü bir değişim zamanı gelmiş demektir. Sadece yiyecek başkan ve ekibinin değil, devletin malını deniz olarak gören zihniyetin değiştirecek köklü ve kökten bir reform.

Türkiye bunu yapabilir mi? Bence zor. En dibi görse bile zor.

Çünkü Türkiye’nin bir çocukluk hastalığı var: Kürt takıntısı…

Başta İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, belli ölçüde de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet temsilcilerine göre Erdoğan’ın ekonomi politikası yanlış, faiz politikası yanlış, eğitim ve sağlık politikaları yanlış, yap-işlet devret sistemi yanlış, yargı sistemi yanlış, dış politikası bile yanlış…

Biri hariç..

Kürtlere yönelik politikası, Suriye ve Irak’ı işgal politikası doğru. Onun için Erdoğan-Bahçeli Rejimi ne zaman Meclis’e bir Suriye tezkeresi gönderse, bütün muhalefet ip gibi Saray’ın arkasına diziliyor. Sorgulamadan desteğini açıklıyor.

Bugün sesini çıkarır gibi yapan TÜSİAD da yakın zamana kadar başta grev hakkı olmak üzere çalışanların tüm haklarını sıfırlayan, sendika hakkını yok eden Erdoğan’ın politikalarını destekledi. Yaşanan hukuksuzluklara sessiz kaldı.

Son dönem ekonomi politikalarının hem kendilerini, hem de ülkeyi batağa soktuğunu görünce sesini çıkarır gibi oldu.

Muhalefet de öyle… Suriye politikasının ülkeyi daha da derin bir batağa sürüklediğini, bu yolun ülke ve bölge halkları için bir felaket olacağını biliyorlar. En azından dış politika uzmanları, aklı başındaki danışmanları biliyor ve söylüyor. Ama bu muhalefet buna rağmen, her kararını eleştirdiği Erdoğan’ın Suriye’yi işgal kararını destekliyor, arkasında duruyor.

İki yıl uzatılan tezkerenin muhtemel bir seçimi askıya alacak bir bölgesel savaş anlamına geleceğini, yani bıraktım ülkeyi kendi mücadelesini bile baltalayacağını anlamak istemiyor.

Neden?

Tek nedeni var: Siyasi partiler yolsuzluk, ekonomi, yap-işlet-devret gibi konuları eleştirmekte özgür. Söylemleri kendileri kimseye sormadan belirliyor. Kürt meselesi ve dış politika öyle değil: Orada bir merkez var. Politikayı o belirliyor ve dikte ettiriyor ve sistemin partileri o söylemin dışına çıkamıyor.

Açıkçası ülkenin en temel meselesi Kürt sorunu ve savaşta, tek parti sistemi var ülkede. İktidara kim gelirse gelsin, özellikle biraz yolsuzluğa bulaştıktan sonra bu tekçi politikayı benimsiyor ve izlemeye devam ediyor. Bu tablodan çoğulcu ve demokratik bir toplum yapısı çıkması zor. İsrail-Filistin meselesinde olduğu gibi, kendi yarattığımız ve inkar ettiğimiz bir batakta debelenip duracağız sanki.