16 Nisan 2017 Anayasa değişikliğiyle Türkiye, bir yönetim zafiyetinin içine itildi.

1876’dan bu yana 140 yıldır geliştirerek sürdürülmeye çalışılan parlamenter sistem sona erdi. Bakanlar Kurulu ve Başbakanlık kaldırıldı. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen, kuş mu deve mi, garip, acayip bir sistem icat edildi. Yürütme erki tek elde toplandı; tüm yetkiler bir kişiye, cumhurbaşkanına verildi. Medeni dünyada emsali yok.

2017 değişikliğiyle Cumhurbaşkanı artık aynı zamanda Başbakan.

Üstelik artık ‘bakan’ sıfatını taşıyan kabine üyeleri Meclis’e değil, sadece Cumhurbaşkanı'na karşı sorumlu; atamalarında güvenoyu da aranmıyor. Eskiden Bakanlar Kurulu'nun imzasından çıkan bütün kararları şimdi tek başına Cumhurbaşkanı veriyor.

Üst düzey bütün atamaları yapıyor; valileri, büyükelçileri, bakan yardımcılarını, genel müdürleri, yönetim ve danışma kurullarının başkan ve üyelerini tek başına atıyor.

Öte yandan Cumhurbaşkanı, artık aynı zamanda bir ‘parti genel başkanı’.

Oysa, Cumhurbaşkanı'nın parti başkanı olması uygulamasını 1950’de rahmetli Celal Bayar kaldırmış, sade bir parti üyesi olmakla yetinmişti.

Örnek ‘Milli Şef’ modeli mi?

2017’de, Cumhurbaşkanı'nın parti üyesi olma yasağı kaldırılınca sayın Erdoğan, partisine yeniden üye olmakla yetinmedi; mevcudu yerinden ederek, genel başkan oldu. Böylelikle, her fırsatta yerden yere vurduğu 1950 öncesi tek parti devrinin “Ce-Ha-Pe zihniyetini”, ‘Milli Şef’ modelini kendisine örnek almış oldu. Şimdi bir yandan Cumhurbaşkanlığı'nın maddi manevi bütün olanaklarını kullanıyor; öte yandan -bu olanaklarla- genel başkan olarak particilik yapıyor. Gün geçmiyor ki, öteki partilere, muhalefete en ağır sözcüklerle çatmasın, bağırıp öfkelenmesin.

Genel başkanlık konumu ile Cumhurbaşkanlığı'nın gereklerini birbiriyle bağdaştırmak zor, hatta imkansız. Çünkü, Anayasa'ya göre Cumhurbaşkanı “görevini tarafsızlıkla yapacağına millet ve tarih önünde namus ve şerefi üzerine” yemin etti. Parti başkanı olan bir siyasetçinin Cumhurbaşkanlığı görevini ‘tarafsızlıkla’ yerine getirmesi elbette mümkün değil ve bu durum Anayasaya açıkça aykırı.

Bu sistem getirilirken yönetimde işlerlik ve verimlilik sağlanacağı ileri sürülmüştü.

Oysa işler hiç de öyle yürümüyor, hatta hiç yürümüyor.

Birçok konu Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle halledilmeye çalışılıyor.

Ama kararnamelerin hemen bir yarısı önceki kararnameleri düzeltmekle, yahut geçici olarak değiştirip sonra geçici değişiklikleri yeniden kaldırmakla ilgili. Üniversite rektörlüğü için profesörlükte aranan üç yıl şartının, kişiye özel kaldırıldığı, istenen kişi atanınca aynı kuralın yeniden getirildiğine ilişkin somut örnekler birçok makaleye konu oldu.

Sözde bu sistem yasamayı daha etkin hale getirecekti.

Oysa, Cumhurbaşkanı'nın aynı zamanda parti genel başkanı olduğu bir ortamda, çoğunluk partisinin bağımsız davranması olanaksız. İşin doğrusu, yasalar Meclis'te değil, Cumhurbaşkanlığı'nda hazırlanıyor. Bakanları denetleyemeyen, yasalar konusunda yürütmenin sözüne ve gözüne bakan TBMM’nin etkili olduğunu söylemek de inandırıcı olmuyor.

Yargının Siyasallaşması Devletin Yıkımıdır

En vahim durum yargıda.

Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi, devletin adaletle işleyişi, hukukun tüm yurttaşlar için güvence olması açısından son derece önemli.

Ancak yargının hemen bütün üst organlarında ‘parti başkanı/cumhurbaşkanı’ belirleyici konumda. Bir parti başkanı üst yargıda bu belirleyicilik yetkisine sahip olunca, siyasallaşma da kaçınılmaz oluyor. Yargının siyasallaştığı yerde adalete gölge düşüyor, hukuk devleti, giderek bütünüyle devlet kavramı sözde kalıyor. Yurttaşların güveni azalıyor; bu azalma devletin varlık, saygınlık ve meşruluğunu zedeliyor, toplumsal barışa, ve doğrudan devlete zarar veriyor.

‘Vaziyet ve manzara-i umumiye’ böyleyken, iktidar sözcüleri -işlerin iyi gitmediğinin farkında olsalar gerek- insan hakları konusunda yeni bir eylem planından, yeni bir anayasadan söz ediyor.

Türkiye’nin insan hakları karnesi gerçekten son derece kötü. Son 7-8 yılda yaşananlar ülkenin dünyadaki saygınlığına büyük zarar verdi, vermeye de devam ediyor.

Ancak bu alanda yeni bir eylem planına değil, -geçenlerde değerli bir hukuk hocasının söylediği gibi- belki bir ‘eylemsizlik’ kararına ihtiyaç var. İnsan hakları alanında iyileşme için, iktidarın yeni şeyler yapmaktan önce, bazı yaptıklarından vazgeçmesi gerekiyor.

İnsan Hakları İçin ihlalleri Durdurun

Örneğin, henüz yargı aşamasındayken insanların suçlu, hele ‘terörist’ vb. ilan edilmemesi, masumiyet karinesinin unutulmaması, üst mahkeme kararlarının uygulanması, cezaya dönüşmüş haksız-yersiz-gereksiz tutuklulukların kaldırılması gerekiyor.

Sayıları on binleri bulan her meşrepten KHK’lıların sesine kulak verilmesi, insanların, işiyle, ekmeğiyle, geçimiyle cezalandırılmasına son verilmesi gerekiyor.

Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü medeni bir toplum için olmazsa olmaz gerekliliklerdir.

Yazılı ve görsel basının bir merkezden komuta edilmesinden vazgeçilmesi, insanların en küçük bir eleştiri yüzünden karakol, mahkeme kapılarına sürüklenmesine dur denilmesi gerekiyor.

Türlü engelleri aşarak TBMM'ye gelmiş bir siyasi partiyi terörle özdeşleştirilmek, böylelikle demokrasi karşıtlarının, bölücülerin, şiddet yanlılarının ekmeğine yağ sürmektir. Bu yanlışı terk etmek, milletvekillerinin ‘yasama’ dokunulmazlığına dokunmaktan vazgeçmek gerekiyor.

Kolaylıkla çoğaltılabilecek bu örnekler de gösteriyor ki, insan hakları üzerinde yeni yasa yahut kararnamelerden önce, var olan yasalara ve anayasaya uymak bile çok şeyi düzeltebilir. Sorunların çoğu anayasadan, yasalardan değil, doğrudan doğruya uygulamadan, uygulayıcılardan kaynaklanıyor. Uygulayıcılar, daha dört yıl önce (16 Nisan 2017’de) alay-ı vala ile getirdikleri bu anayasaya bile uymuyorlar.

Bu Sistemle Yeni Anayasa Olmaz

Görülen o ki, bu sistem işlemiyor. Sn. Erdoğan bir çıkış yolu arıyor, bulamıyor. İktidarının küçük ortağı bütün çıkış yollarını tıkamış durumda. Üstelik içeride ve çevrede, kraldan fazla kralcı gözüken bazı yalın kılıç destekçiler küçük ortağın itici söylemini abartarak taklit ediyor. Bu destekçilerin, geçmişte bu iktidardan hesap sormaya yemin etmiş oldukları herkesin aklında ve soru işaretlerine yol açıyor.

O nedenle, insan hakları eylem planını da, Sn. Erdoğan’ın yeni anayasa konusunda söylediklerini de kimse ciddiye almıyor. İktidarın,-kimlerin aklına uyarak- 2017’de kendi başına ördüğü çorabın kaçınılmaz sonucu bu.

Bu çıkış çaresizliği, yorgunluk, son zamanlarda sn Erdoğan’ın diline, söylemine de yansıdı. Gün geçmiyor ki, milletin alaycı gülümsemesine yol açan bir dil sürçmesi, bir mantık hatası yaşanmasın.

Belli ki, Sn. Cumhurbaşkanı/Genel Başkan, artık zorlanıyor.

Hem Cumhurbaşkanlığı, hem Başbakanlık, hem Parti Genel Başkanlığı, hem Başkomutanlık, bu arada Devlet Personel, HSK ve Merkez Bankası Başkanlıklarının işleri… Bu işlerin her biri, bir kişiyi yeterince yorabilecek önem ve yoğunlukta.. Bütün bunların tümüyle bir kişinin uğraşması, insanın gücünü, takatini aşması, dimağını zorlaması doğal.

Bu terazi, artık bu kadar yükü, bu ağırlığı çekmiyor.

Bu ay içinde yapılacağı söylenen, -muhtemelen leb-a leb (ne demekse)- AK Parti kongresinde bu konuda bazı gelişmeler sürpriz olmayabilir. Bazılarının tahmini Sn. Erdoğan’ın Genel Başkanlığı bırakacağı yönünde.

Benim tahmin ve temennim farklı; Sn. Erdoğan’ın siyasetle bütünleşmiş bir kişilik olması nedeniyle Genel Başkanlığı bırakmayacağını, bırakmasının da doğru olmadığını düşünüyorum.

Ben uygun bir eşikte Sn. Erdoğan’ın, hem kendi sağlığını, hem ülkenin selametini düşünerek, Cumhurbaşkanlığı'nı bırakması gerektiğine inanıyorum.

Çünkü kimse Sn. Erdoğan’dan daha iyi AK Parti Genel Başkanlığı yapamaz.

Fakat, bir çok Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı, -milletin birliğini, dirliğini ve bütünlüğünü gözeterek- çok daha iyi Cumhurbaşkanlığı yapabilir.

Bu arada, umarım ve dilerim Sn. Erdoğan, geçmişte yaptığım öneri ve itirazlarımın haklılığını ve dostça yapılmış bu uyarıların nazara alınması halinde ülkenin de, şahsının da yararlı çıkacağının yaşanarak kanıtlandığını hatırlayacaktır.