Alevi merkezlerine yapılan ilginç(!) saldırılar “Alevi konusunun” tekrar ve üstelik çok sıkıntılı bir çerçevede tartışılmasını gündeme getirdi ülkemizde

Önce şunu belirtmek isterim doğrusu, “Alevi meselesi” tabirini sevmiyorum, bu nedenden “Alevi konusu” diyeceğim, Alevilik bir mesele (sorun anlamına) değildir, olamaz, sorun olan özellikle devletin ve başka inanç kesimlerinin bu konuya yaklaşımıdır.

Birilerinin, inançları, birikimleri ne olursa olsun, “Alevi konusunda” tekelci yorum yapmaları, Alevilik bir dindir ya da değildir, İslamın bir parçasıdır ya da değildir türü yorumları çok çirkindir, çok ayıptır.

İnsanların kendi inanç kategorilerini, aidiyetlerini özgürce, kimsenin yorumuna ve kategorizasyonlarına gerek olmaksızın belirlemeleri kendi işleridir, kimseye bu konularda söz söylemek düşmez.

Kanımca “Alevi konusunun” iki yüzü vardır.

Birincisi ruhani, dini, inanç, ritüel, tarih yüzüdür.

Bu konuda zaten bendenizin fazla yorum yapabileceği bir birikimi, bir eğitimi de yoktur, dolayısıyla bu konuya girmemeyi tercih ederim.

Ciddi tarihçilerin, ciddi ilahiyatçıların bu konuda kimseyi incitmeden, tekelci yorum yapmadan konuya farklı pencerelerden bakmaları olağandır ama konu bu akademik, yarı akademik düzeyde kalmalı, kimse başkası adına söz söylememeli, dini yorumlar yapmamalıdır.

Alevilik konusunun birinci yüzü budur ve ahlaki ilke de bellidir, kimse kimseyi kategorize edemez, sen Müslümansın, değilsin falan diyemez.

Alevilik konusunun ikinci yüzü kanımca çok daha çetrefil bir konudur.

Bakmayın, çetrefil diyorum ama bu konuda da “normal bir devlette” ilkeler, siyasetler, düzenlemeler bellidir ya da belli olmalıdır.

Din hizmeti önemlidir, kimse aksini iddia edemez ama başka özel hizmet türleri gibi bir kamusal hizmet konusu değildir.

Bu yazıda din hizmetinin neden bir kamusal hizmet türü olamayacağının detaylarına girmek istemem, bir gazete yazısının boyutlarını aşar.

Din hizmeti bir kamusal hizmet değil ise de bu hizmetin vergilerle finansmanı yanlıştır.

Bu nokta-ı nazardan da baktığınızdan tümü ile vergilerle finanse edilen bir Diyanet İşleri Başkanlığı kurumu bir demokratik hukuk devleti kurumu değildir.

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden Alevilerin ya da başka inanç gruplarının finanse edilmesi talebi de yanlıştır, laik bir devlette doğru olan kamu gelirlerinden inanç alanına kaynak aktarılmamasıdır, bu alan devletin hukuken kontrol edeceği bir özel alandır.

Cemevlerine resmi statü tanınması talebi de yanlıştır, doğru olanı hiçbir inancın ibadethanesinin resmi statüde olmamasıdır.

Laik bir devlette bir ibadethanenin resmi statüyü haiz olması biraz düşünürseniz çok enteresandır.

Ders kitaplarında Alevi konusunun tartışılması da yine kanımca anlamsızdır, laik bir devlette dengeli ya da bir inanca ağırlık veren din dersi olamamalıdır, yapılması gereken tarih ve sosyoloji derslerinde dinler tarihi ve din sosyolojisi konularına biraz daha ağırlık verilmesidir.

Geniş toplumsal kesimler devlet eliyle din eğitimi almak istiyorlarsa bunun da laik bir devletin bütçesel ilkelerini zorlamayacak yolları vardır, bu hizmet vergilerle finanse edilemez, bir özel fon düşünülebilir; vergi ile fonun temel ayırımı birincisinin zorunlu ve tüm vatandaşları kapsayan bir kamu hizmeti karşılığında bir kamusal ödeme olması, ikincisinin ise belirli bir talebin karşılığında bir ödeme olmasıdır ve bu ödeme zorunlu değildir, tüm vatandaşları kapsamaz.

Bakalım Türkiye ne zaman Alevi konusunu ve başka konuları da, mesela Kürt konusunu, daha rasyonel bir çerçevede tartışabilecektir?