Bu basit gibi gözüken soruya çok farklı yanıtlar verilebilir.

Her yanıtın da kendi içinde doğruluk payı vardır.

Ben bu kısa yazımda beş temel konuya değineceğim ama aslında bu beş temel konu da bir biçimde birbirleriyle ilişkili.

1-Bu soruya verilebilecek ilk yanıt iki ülke arasındaki enflasyon farkı kadar daha yüksek enflasyonlu ülkenin parasının değer kaybedeceğidir.

Ancak, 2020 başından günümüze TL’nin Euro ve Dolar karşısındaki değer kaybı Türkiye ve ABD, AB enflasyonları arasındaki farkı çok çok aşmış durumda.

Türkiye’de senelik enflasyon yüzde 12, Euro bölgesinde yüzde iki ise, TL’nin senede yüzde on kadar Euro karşısında değer kaybetmesi normaldir, iktisatçılar bu konuya enflasyon diferansiyeli-kur ilişkisi diyorlar.

Ancak, bizim durumda görülebileceği gibi Euro’nun değer kazanması enflasyon farkının çok üzerindedir, başka nedenler aramak gerekmektedir, sadece diferansiyel ile açıklamak mümkün değildir.

2-İkinci yanıt bu sorunun da, başka bir dizi komplike gibi görünen ekonomik sorunda olduğu gibi belirli arz, talep koşullarına bağlı olması.

Euro ve dolara talep artarken TL’ye talep düşüyorsa, Euro ve dolar arzı artamazken TL arzı kontrolsüz bir biçimde yükseliyorsa, yapacak bir şey yoktur, Euro ve Dolar değer kazanacaklardır.

3-Belirttiğim gibi sorunlar ve yanıtlar biraz iç içe geçiyor; iktisat politikalarının yanlış yönetimi, bu yönetimin başındaki kişilerin piyasalara itimat telkin etmemesi de büyük rol oynuyor.

En tepedeki ismin çok ilginç bir faiz-enflasyon ilişkisi, teorisi icadı ve daha da ilginci bu konuda adımlar atılması, “dediğimizi yapmadı, biz de Merkez Bankası Başkanını gönderdik” gibi açıklamalar, Merkez Bankası Başkanlığı gibi çok önemli bir göreve getirilen kişinin yüksek lisans tezinde üzerine gidilmeyen intihal iddiaları yani Merkez Bankası bağımsızlığının ortadan fiilen kaybolması gibi konular TL-Euro, Dolar ilişkisinde çok belirleyici olabiliyorlar.

4-Temel yapısal meseleler de çok kısa vadede değil ama orta vadede çok belirleyici.

Sadece bu hafta yayınlanan iki araştırmaya gönderme yapacağım; birincisi ülkelerin şirketlerinin innovasyona yatkınlığı ve katkıları. İki ülke düşünün, birincisinin şirketleri dünyada innovasyonun, yaratıcılığın önünü çekiyorlar, ikinci ülkede ise innovasyon yapan şirket yok.

Bu iki ülkenin seneler içinde kur dengesini sabit tutmaları mümkün mü?

İnnovasyonun arkasında eğitim, öğretim süreçleri var; son üniversite giriş sınavlarında gençlerimizin net doğru yanıtlarına bir bakın, artık yazmak bile istemiyorum, durum çok iyi anlaşılacaktır.

İkinci araştırma ise dünyadaki sosyal güvenlik sistemlerinin sürdürülebilirliklerine ilişkin.

Türkiye düşük puanlı ülkeler arasında iken, ABD (Dolar), AB ülkeleri  (Euro) sosyal güvenlik sistemlerinin sürdürülebilirliği konusunda çok iyi durumlardalar, yani bizim mali sistemin altında Beyrut’ta patlayan fosfatlar gibi bir birikim mevcut. 

5-Beşinci olarak da AKP’nin çok sevdiği komplo teorisini sayabiliriz ama bir ülkede enflasyon yoksa, sosyal güvenlik sistemi sağlam ise, şirketleri innovasyon yapabiliyorlar ise, iktisat politikası iyi yönetiliyor, kurumlar sağlam ise, komplocular ne yapabilirler ki zaten?