Türkiye devleti Fransa devleti ile çok anlamsız, saçma sapan bir “mütekabiliyet” hesaplaşması içine girdi.

Fransa’da bir lise öğretmeninin derslerde kullandığı mukayeseli yöntemler nedeniyle bir çeçen siyasal İslamcı tarafından okulunun önünde kafası kesilerek öldürülmesi Fransa toplumunu çıldırttı.

2022 senesinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri var, ırkçı-sağcı Marine Le Pen anketlerde yüzde 27 oy oranı ile birinci gözüküyor, ikinci ise yüzde 24 ile mevcut Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron; Allah’tan iki turlu seçim sistemi var, Fransa şimdilik cumhuriyetçi kanadın/adayın arkasında kilitleniyor ve Le Pen’in kazanması çok zorlaşıyor.

Ancak, bu öğretmen cinayetine karşı toplumun gösterdiği infial sonrası Macron da önlemler alıyor, dini grupların özerk yapıları, devlet dışı örgütlenmelerine sınırlamalar geliyor.

Fransa’da çok sayıda aile içinde Türkçe konuşan ama ilkokulda Fransızca eğitim gören fransa vatandaşı Türkiye kökenli çocuk var, bu çocuklar okullarında Türkçe dersi de alıyorlar, öğretmenleri TC Milli Eğitim Bakanlığı görevlendiriyor.

Bu Türkiyeli öğretmenlerin toplumla, okulla, okulda muhtemelen öğretmenler odasında meslektaşlarıyla ilişkiye girebilmeleri için Fransa söz konusu öğretmenlerin belirli düzeyde (B2) Fransızca bilmelerini zorunlu tuttu.

Bu karar sonrası Türkiye de mütekabiliyet diyerek Fransız liselerinde (St. Joseph, Dame de Sion, vs), Galatasaray lisesinde ve Galatasaray Üniversitesinde görevlendirilen Fransız hocalara Türkçe öğrenmelerini zorunlu kıldı, böylece muhtemelen Galatasaray Üniversitesinde, lisesinde ve Fransız liselerinde Fransız hoca kalmayacak.

Ve bu saçmalığa da mütekabiliyet dendi.

Saçma diyorum çünkü;

1-Fransa’da ilkokul düzeyinde bir önleme bizde lise ve üniversite düzeyinde karşılık (!) veriliyor.

2-Üstelik; ülke çıkarlarına aykırı, öğretim kalitesini düşürecek bir mütekabiliyet (mütekabiliyet devletler arası bir iş) zaten saçmadır.

Ancak, devlet dediğimiz hatta AKP’nin direksiyonda olduğu bir devlette bu tür bir mütekabiliyet anlayışını normal karşılıyorum, farklı bir şey beklemek anlamsızdır.

Ancak, geçen hafta basında YÖK Başkanı Yekta Saraç’ın Galatasaray Üniversitesi ile ilgili saçma sapan bir demecine rastladım.

YÖK Başkanı “Fransa tavrını değiştirir ise biz de Galatasaray Üniversitesi ile ilgili düzenlemeyi askıya alırız, önlem mütekabiliyet gereğidir” mealinde bir açıklama yaptı.

Gerçekten insan anlamakta çok zorlanıyor.

YÖK Başkanının işi YÖK’e bağlı üniversitelerde niteliğin korunmasını ve arttırılmasını savunmaktır, Galatasaray Üniversitesi de bu kapsamdadır.

Galatasaray Üniversitesinden ayrılmak durumunda kalacak Fransız öğretim üyelerinin yokluğunun bu üniversitenin kalitesini, özgünlüğünü, tercih edilirliğini olumsuz etkileyeceği açıktır.

YÖK Başkanının işi bu duruma engel olmaktır.

Mütekabiliyet, bu durumda saçma da olsa, Dışişlerinin işidir, YÖK’ün işi asla değildir.

Düzgün bir YÖK Başkanının yapması gereken bu mütekabiliyet saçmalığı kapsamından Galatasaray Üniversitesini kurtarmaya çalışmak olmalı idi.

Ama nerede YÖK Başkanında öyle bir nitelik kumaşı!

Erdoğan, YÖK Başkanı ve diğerleri hep aynı kumaştanlar ve her türlü niteliğe, farklılığa karşılar ve ortadan kaldırmaya yeminliler.

YÖK Başkanı Boğaziçi Üniversitesine tayin edilen memur rektörün (!) Ulusal Tez Merkezinde görülen (!) doktora ve yüksek lisans tezlerinin ulaşıma açılmasını sağlasın önce de, sonra mütekabiliyet gibi çapını aşacak kavramlara bulaşsın.

YÖK Başkanı haddini aşmıştır.

Kimse “haddini aşmış” lafına takılmasın, YÖK Başkanının haddini yani sınırını da önce akademik gelenekler sonra da Anayasa belirler, AKP Başkanı değil.

KHK’lar ile görevden atılan meslektaşları için parmağını oynatmayan bir YÖK Başkanından çok şey beklemek galiba mütekabiliyet işine karışmamasını beklemek değil mi?