Alegorik anlatımla, metaforlarla bazen de olabildiğince çıplak, katı ve karanlık ruhuyla hikâye edilen yoksulluk, salt bir olgu olarak değerlendirenler için dikenli bir mesele. Sadece sınıfsal ayırımcılığı, acıyı çıplak kıldığı için değil kontrolsüz bir mesafeyle yaklaşıldığında utancın, haysiyetin, kederin görünmez olmanın perdelediği çaresizliği içselleştirmenin güçlüğünü hissettirdiği için de zordur. 

Yoksulluğun sahih sesini tecrübenin hakiki diliyle aktaran yazarlardan Latife Tekin, bir gece kondu mahallesinde yaşayan karakterlerin mücadelesini anlattığı romanı ‘Buzdan Kılıçlar’ için bu sorunu sakınmadan dile getirmişti: “Yoksullardan yakınanların aklına nedense, yoksulluk içinde yaşayan insanların aklı fikri olabileceği düşüncesi gelmiyor.”

Tam da bu nedenle yoksulluğun üzerine ahkâm kesilemeyecek kadar derin ve kapalı bir yara olduğunu romanın başında anlatıcısına söyletir; 

“Yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar! Yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar… Ceplerinde yoksulluk bilgisi denen küstah bir kurbağa gezdirmiyor olsalar, hayatın kendilerine verilmediğini bile bile, başkalarının zalim dünyasında, ayakkabılarının uçlarına basarak sürekli bir korkuyla var olmayı göze alabilirler miydi.” 

Yazarın “Yüzyıllardan beri mırıldanmak ve korkuyla var olmayı göze almak” diye tarif ettiği hakikatin, efsaneler, masallar, mitler ve hikâyelerle çoğalan tarihsel bir süreci var. Bilgilerle duygular, kamusal alanla inanç ve özel hayatın mahremiyeti arasında salınan o loş alanda bir yanıyla hep karanlıkta kalan derin yoksulluk, ancak insan hikâyeleriyle anlatıldığında hakikatine kavuşuyor bana göre. 

‘Faşist, bellekten yoksundur’

Film yapımcısı ve yazar Eric Vuillard’ın Nazi Almanyası’nın perde arkasını anlattığı ‘Gündem’ romanını değerlendirirken tarihsel bir kesiti ikna edebilen güçlü bir anlatıya dönüştürebildiğini fark etmiştim. ‘Yoksulların Savaşı’yla karşılaşınca hiç tereddüt etmeden okumaya başladım.  

Gerçeği şiddet ve baskıyla ortadan kaldıranlara karşı kelimelerin gücüyle mücadele eden yazarların, hatırlama ve unutma biçimleri ilgimi çekiyor. Yazar, antropolog Marc Auge, bunun toplum ve birey için bir zorunluluk olduğunu söyler; 

“Uzak geçmişe ulaşabilmek için, yakın geçmişi unutmak gerekir. Faşist, bellekten yoksundur. Hiçbir şeyden ders almaz. Başka bir deyişle hiçbir şeyi unutmaz, kendi takıntılarının kesintisiz şimdiki zamanında yaşar.”

Yazgı, Zweig’ın söylediği gibi hep güçlülerden ve zorbalardan yanadır belki ama yazarlar o kabullenilmiş döngüye yazının tılsımıyla hükmedebilir. Vuillard’ın anlatıları, zorbaları sonsuza kadar lanetlenmiş suçlarıyla hiç unutturmayan, faşizme, muktedire, monarşiye, dini sömürenlere karşı savaşanları hatırlatan hikâyeleri dilin imkânlarıyla edebi kılıyor. 

16.yy Avrupası’nda Protestan Reformu Kilisesi’ne, güçlülere ve ayrıcalıklara karşı başlatılan isyanda, kendilerine yalnızca cennette eşitlik vaat edilen köylüler ve yoksullar, bu eşitliğe neden bu dünyada ve neden hemen sahip olamadıklarını sorgulamaya başlıyorlar. Bu mücadelenin son kahramanı Thomas Müntzer’in hikâyesi aynı zamanda yoksulluğun da tarihi. 

‘Yoksulların tanrısı, niçin zenginlerin tarafındaydı?’

Vuillard vahşi mücadelenin hikâyesine Müntzer öncesi isyanları anlatarak başlıyor; 

“Tanrı’nın, iki hırsızın arasında çarmıha gerilen dilencilerin tanrısının neden bunca pırıltıya ihtiyacı olduğunu, onun papazlarının neden bunca şatafata ihtiyaç duyduklarını anlayamıyorlardı, içlerini sıkıntı basıyordu bazen. Yoksulların tanrısı, niçin böyle tuhaf biçimde zenginlerin tarafındaydı, sürekli zenginlerle birlikteydi? Her şeyi bırakmak gerektiğini niçin her şeyi almış olanların ağzından söylüyordu?”

Vuillard’ın, insanlarla Tanrı arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, Kutsal Kitabın İngilizceye çevrilmesi gerektiğini söyleyen, köleliğin günah olduğunu ilan eden, insanların eşit olduğunu vaaz eden John Wycliff’in mahkûm edilmesini anlatarak başlamasının zamansal bir hedefi var. Müntzer’den iki asır evvel yaşamış “yoksulluk savaşçılarının” mezardan çıkarılarak yakılmasının ve onun gibi din adamlarına duyulan nefretin edebiyatla tarihin kesiştiği yerdeki karşılığını göstermek istiyor. 

Köylülerin ayaklanması, isyanlar, direniş mücadeleleri İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Prag’da, Çin’de ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde zamandan ve coğrafyadan bağımsız hikâyeler olarak tekrar dünyaya geldiklerinde tanıklığa, uydurma mektuplara, bilgiye ihtiyaç duymadan kendi başlarına yaşamaya devam ediyorlar. Böylece toplumsal düzene, eşitsizliğe, sisteme meydan okuyan her hareket, askeri güçler, idamlar ve katliamla bastırılan “kayıp savaşçılar” karşısında varlık göstererek hayata edebiyatla tutunuyor. Yazarın bir noktada isabetli bir örnekle hatırlattığı gibi; 

“Tarih Philomela’dır (edebiyat ve sanatta kullanılan mitolojik bir figür) ve ırzına geçildiği, dili kesildiği, ormanların derinliklerinden geceleri ıslık çaldığı söylenir.” 

Yazmak umutsuzluğun boşluklarını doldurmak mı?

Gerçekler şiddet yoluyla ortadan kaldırıldığında o gerçekleri düşünmek de bir tür inanca ihtiyaç duyar, diyen Magris’i düşündüm. Asırlar evvel olanları bugünmüş gibi yaşamak ya da bir ay önce olanların tamamen silinip gitmesi bizim o gerçekleri nasıl koruduğumuz ve hikâye ettiğimizle ilgili değil mi? Belki de yazmak bazen de var olmanın ve umutsuzluğun boşluklarını doldurmak anlamına geliyor.                             Eric Vuillard

Vuillard, Müntzer’in liderliğindeki ayaklanmanın bastırıldığı günleri aktarırken, prenslere atfedilen konuşmaların sahte manifestolar olduğunu vurgulayıp hakikatin bir gün mutlaka gün ışığına çıkacağını çağlar içinden süzülerek söylüyordu. Kısacık bir romanda gizlenen “büyük anlatının” tohumu orada saklı;

“Ne var ki sahte söz bile satırların arasından bir hakikat ışığı sızdırır. Daha işin başında, dehşete düşmüş bir hayranlık çığlığıyla, “Ayaklanan köylüler değil, Tanrı!” diyecektir Luther. Fakat Tanrı değildi. Ayaklanan düpedüz köylülerdi. Tanrı’yı açlık, hastalık, zillet, paçavra olarak adlandırmak istiyorsanız başka tabii. Ayaklanan Tanrı değil karşılıksız ve zorunlu çalışmaydı, tımar vergisiydi, ölenlerin mallarına el koyma hakkıydı, toprak kirasıydı, haraçtı, yol harcıydı, saman hasadıydı, ilk gece hakkıydı, kesilmiş burunlar, oyulmuş gözlerdi, işkence çarkına gerilmiş, kerpetenle parçalanmış, yakılmış bedenlerdi.”

Yoksulluğu farklı çağlarda resmeden eserlerle karşılaştığımızda gerisindeki kalabalıkların güçlü uğultusunu da işitiriz. O yaşamların silik işaretleri bize insanlığın evrensel meselesine geniş bir mercekten bakma imkânı sağlar. 

Steinbeck’in yoksulluğun trajedisine ironiyle itiraz eden sesi, Hamsun’un açlıkla mücadeleyi ölümsüz kılan romanı, mağrur duruşlarıyla parlayan Sait Faik karakterleri, Platonov’un umutsuz görünen iyimser işçileri, Tolstoy’un asi köylüleri, sefaletten beslenerek büyüyen Dostoyevski kahramanları, Orwell’in zenginlikle yoksuzluk arasındaki derin uçurumu sistem eleştirisiyle anlatan kitapları, Hugo’nun baskıyı ve emek sömrüsünü ayrıntılarıyla tarihe kazıdığı ‘Sefilleri’i, zor koşullarda hayatta kalmaya yemin etmiş Jack London direnişçileri, Dickens’ın zamanından evvel olgunlaşmış yoksul çocukları, kadının yoksulluğa mahkum edilişini ısrarla vurgulayan Virginia Woolf, Yaşar Kemal’in yoksulluğun insanı sağlam tutan doğallığına bakışı, Saroyan’ın haksızlık karşısında direnen isyankârları, Rilke’nin kent yoksulları ve asırlardır yoksulluğu muhtelif yüzleriyle anlatma arzusunda buluşan bütün yazarlar, düşünürler ve şairler…

Hiç silinmeyecekmiş gibi görünen o leke

“‘Fakirlik ayıp değil’ gibi iyiliksever teselli cümleleri, yoksulu yoksulluğun hayatında aslında bir şey değiştirmediğine inandırmaya çalıştığı, yoksulların maruz bırakıldığı utancı perdelediği, ortada bir sorun yokmuş, birileri yoksul insanı lekelemiyormuş gibi yaptığı için yalan çekirdeğine sahiptir. Türkçede bu lekeyi çok az yazar Orhan Kemal kadar iyi anlatır” diyor Nurdan Gürbilek “Yoksulluk Lekesi” başlıklı denemesinde. 

Avare Yıllar’ın anlatıcısı yakıcı sesiyle bu tespiti doğruluyor: 

“Hâkim olan ölçü onların ölçüsüydü. Ben bu ölçüye göre hem ahmak, hem çirkin, hem de zavallıydım. Şu halde, onlardan kaçmak, gözlerine görünmemek, delik pabuçlarımla, paçaları tiftiklenmiş pantolonumu onlara göstermemek zorundaydım.” 

‘Yoksulların Savaşı’nda beş yüz yıl evvel başlayan ve yaklaşık üç asır aralıklarla devam eden isyanların çıkış noktası, dinde reform gibi algılansa da ruhban sınıfının, prenslerin, monarşinin, kilisenin hâkim olduğu ahlâki, toplumsal ölçüleri değiştirme mücadelesi aslında. Hiç silinmeyecekmiş gibi görünen o lekeyi itinayla kazıyarak sıradan insanı yoksulluğun utancından kurtarmak, daha adil bir yaşam için halkı umutla cesaretlendirmekti amaç. Hep öyle oldu, hâlâ öyle. 

Burjuva dünyasının fotoğrafına yaşadığı çevreden bakan romancı Sandor Marai’nin “İşin Aslı Judit ve Sonrası’ndaki hizmetçi karakteri, meselenin sınıfsal çelişkisini, o derin uçurumun kenarından tarif ediyordu: 

“Zenginler ellerinden her şey alınsa da bir şekilde zengin kalıyorlar. Belli ki zengin olmak hastalık ya da sağlıklı olmak gibi bir durum. İnsan zenginse tuhaf biçimde hep zengin kalıyor; zengin değilse de çuvalla parası olsa da yine hakiki bir zengin olamıyor. Görünüşe bakılırsa insanın gerçekten zengin olduğuna inanması gerekiyor. Tıpkı azizlerin ya da devrimcilerin, farklı olduklarına inanmaları gibi.” 

Eşitsizliğin çok uzun ve korkunç tarihinin kazananı ya da kaybedeni var mıdır? Söylendiği gibi tarihi galipler mi yazar sahiden yoksa zafer yenilenlerin midir? Tarihe çentik atan bir yoksulluk mücadelesine bir ilahiyatçı olarak önderlik eden Thomas Müntzer’in bize ulaşan hikâyesine inanmalı mıyız? 

Onun “devrimci vaazını” yeniden tahayyül eden yazar Eric Vuillard, “Hikâyeler duymak istiyoruz, bunların bizi aydınlattığını söylüyoruz ve hikâye ne kadar gerçekse, onu o kadar çok seviyoruz. Fakat kimse gerçek hikâyelerin nasıl anlatılacağını bilmiyor” diyerek okurun muhtemel şüphelerini kısmen yatıştırıyor.  

Sonunda anlatıcı yazarın sesiyle bütünleştiğinde Müntzer’i tarihin bugünkü sahnesine görmek istediği ruhuyla çıkarıyor. Bunun için haklı sebepleri var:

“Thomas Müntzer’in akibetiyle ilgili, pek çok versiyonu bulunan bir korkaklık efsanesi mevcuttur… Hiçbirine inanmıyorum. Bu alçakça efsaneler, söz hakkı onlardan alındığında döneklere boyun eğdirir ancak.” 

Vuillard, dört bin kişinin ölümüyle sonuçlanan bir hezimeti canlandırırken “hikâyelerin” aktarımıyla yazı geleneğini devam ettiren yol haritasını da gösteriyor bir bakıma. 

Edebiyatta meselelerin, temaların yazıya dönüştürülme yöntemlerini yazarlar belirler. Ben Vuillard’ın tercihlerini önemsiyorum doğrusu. Roma İmparatoru Aurelius’un meşhur deyişindeki gibi, her insanın değeri, önem verdiği şeylerin değeriyle doğrudan orantılıdır. 

“Uysal, sessiz, itaatkâr” halkın kutsal kitaplardaki genellemelerle sürekli uyutulamayacağını, ahirete dair didişmelerin aslında dünya işleriyle ilgili olduğunu, mücadelenin hiç bitmeyeceğini yoksul kitlelere idam edilen kahramanların hikâyesiyle anlatmak epey cesur bir tercih. 

Thomas Müntzer’i kalabalığın ortasında zincire vurulmuş hayal ederken, eşitliğin, ekmeğin ya da özgürlüğün ancak söküp alınarak elde edilebileceğine inanması ve bu kısacık hayatı öfkesiyle genişleyen edebiyata dönüştürmesi mücadelelerin anlamını yine, yeniden hatırlatıyor. 

* ‘Yoksulların Savaşı’ - Eric Vuillard, Çev: Nihan Özyıldırım / Can Yayınları