Dünya Tiyatro Günü olmasaydı Cemal’i yazmak aklıma gelmeyecekti. İnsan çoğu kere en yakınındakini görmez ya, öyle bir şey. Cemal’in Dünya Tiyatro Günü için kendi Facebook sayfasında yayınladığı video sabah kahvaltıda önüme düşmüştü, izledim. Duygulanıp kahvaltı masasında Berrin’e de izlettim. Berrin ‘Bu hafta Cemal’i yaz bence’ deyince, hemen uzandım telefona. Bir saate yakın duygunun her halini yaşadığımız görüşme yaptık o sabah. Meğerse benim tanıdığım Cemal Uçarman buz dağının suyun üstünde görünen haliymiş...

On yıl içeride yattıktan sonra infaz yasasıyla 1 Ağustos 1991 günü dışarı bırakılmıştık. O günden sonra mücadelenin yönünü devrim yapmak ya da içeride baskılara direnmekten, her arkadaşım gibi kimseye yük olmadan hayatımı sürdürmeye çevirmiştim. Elimdeki sermayeye değil, yeteneğime bakarak İstanbul Avcılar’da reklam atölyesi kurmuştum. İşte o yıllarda Cemal’i tanımıştım. Cemal’in yine adı Cemal olan bir akrabası maharetli, elinden her iş gelen, askerden yeni dönmüş, evli ve çocuk sahibi olduğu için bir işe ihtiyacı olduğunu söyleyerek önermişti bana. Ben de ‘gelsin görüşelim’ demiştim.

O iş yerimde benimle çalışanların neredeyse tamamı, daha önce hiç tanışmadığım ama bir tanıdık tarafından önerilen kişilerden oluşmuştu. Türkiyeli solcu, Alevi, Kürt yetmezmiş gibi, Ukraynalı Tolya’yı da bir arkadaşın ‘Aslında pedagog, Ukrayna’ya dönecek ama dönecek parası yok. Bir müddet senin yanında çalışsa...’ önermesiyle işe almıştım. Tabela, serigraf, ışıklı reklam vb. konularda bana katkısının ne olacağını hiç bilmeden önerilen her insanı işe almıştım.

Sabah bütün çalışanlarımdan önce uyanır, yolumun üstündeki fırında her çalışana iki tane düşecek biçimde poğaça alır, kendi yaptığım elektrikli ocakta çay demler, çalışanlarımı beklerdim. Gelen poğaçasını alır, çayını doldurur bir köşede kahvaltısını yapardı. Cemal de onlardan biriydi. Reklam işini ne kadar kıvırdılar bir kenara, onlardan görüp de asla meyil etmediğim yetenekleri vardı çalışanların. Cemal bir müddet sonra kocaman bir çamur topunu sırtlayıp getirmiş, ‘boş zamanlarında’ atölyenin bir kenarında heykel benzeri şeyler üstünde çalışmıştı. Bir diğeri bağlamasını alır bir köşede onu tıngırdatırdı. Ben de bir taraftan işi öğrenmeye çalışır, bir taraftan da siparişleri alırdım. Cemal gibi çamur şekillendirmeye de, bağlama çalmaya da yönelmedim. Ama en gerekli zamanda işe gelmeyen kaynakçı elamanlarım sayesinde gözlerim yana yana kaynak öğrenmek durumunda kaldım...

Cemal’i tanıdığım günden beri Ardahan Damallı bir Türkmen Alevisi olarak biliyordum ama öyle değilmiş. Son sohbetimizde, Cemal’in aslında Malatya Arguvan’dan Ardahan Damal’a göçen Çıplaklar olarak anılan bir Kürt aileye mensup olduğunu öğrendim. 1917’lerde, yani daha başımıza Cumhuriyet musallat olmadan önce bir Osmanlı subayı ‘Kadınlarınızı hazırlayın bu akşam gelip askerlerimle eğleneceğiz’ deyince, Cemal’in dedesi subayı kendine ayırarak bütün köylüyü örgütlüyor. O akşam eğlenmeye gelen subay ve askerler hemen orada elbirliğiyle hakkın rahmetine uğurlanıyorlar. Cemal’in büyük dedesi üç kardeşlermiş. Kardeşlerden en etliye sütlüye dokunmayanını köyde bırakıp diğer iki kardeş yüklenip Arguvan’dan göçerler.

Göçen iki kardeş aile Ardahan kadar gidiyorlar fakat Ardahan Damal arasında birbirlerini kaybediyorlar. Cemal’in dedesi Damal’da yükünü yıkıp yerleşiyor. Sonradan yanlışlıkla sınırı geçip Gürcistan’a geçen bir akrabasının anlattığına göre: Gürcü sınır görevlilerin sınırı geçenin kimin nesi olduğunu sorup araştırırken, yolunu kaybedip Gürcistan’a varan amcalarının torunlarını bulup getirirler. O da ‘Evet bizim Damal taraflarında bir amcamız var’ deyince mesele anlaşılıyor ve Türkiye’ye iade ediliyor. Yani Cemal’in dedesinin kardeşi Rus devrimine omuz verip üstüne düşeni yapmışken, Damal’daki dedesinin aklında bırakın devrim yapmayı, geçinmek, hayatını sürdürmek derdinin dışında hiçbir dert yokmuş.

Cemal’in dedesinin Damal’a yerleşme nedeni, her inanç ve kimlikten insanın bir nedenle göç edip gelerek, barış içinde bir arada yaşaması olmuş ve yüklerini oraya yıktıktan beri de oralı olmuşlar. Ben 81 öncesi Kars’ta kaldığım için bu tür göç hikayelerini yerinde öğrenmiştim. Hatta yüzyılın başında Dersimden bir nedenle oralara göç etmiş, yerleşmiş Gundik, Gülistan gibi köyler biliyorum. ‘Devrimcilik çıkıncaya kadar kimseden kız alıp, kız vermezdik’ diyorlardı. Hatta Gundik’te tak ağaç bulunmayan bir bölgeye orman adını vermişlerdi. Nedenini sorunca ‘Dedelerimiz buraya yerleşirken buralar ormanmış’ derlerdi. Bu anlamda o zamanın Kars’ı bir nedenle canını kurtaranların göçerek geldikleri, gitmekle ulaşılamayacak en uzak yermiş. Kendini Kars’a atanlar kurtulurmuş. Ondandır ki Kars çok kimlikli, çok dilli ve çok inançlıdır.

Cemal’in dedesi okuyan yazan aydın bir dededir. Cemal’in babası dedesinin en büyük çocuğu. Reçberlikle geçim zor olduğu için oğlunu açılan Almanya kapısına yolluyor. Cemal’in babası uzun yıllar Almanya’da kalarak birikim sağlıyor. Almanya dönüşü, daha önce İstanbul’a gelip yerleşen eniştelerinin ‘Burası güzel bir yer, inek ve koyunlarınızı rahatlıkla otlatabilirsiniz’ önermesiyle ve Cemal’in annesinin de rüyasında görmesiyle 1975 de Küçükçekmece Gölü’ne nazır Firuzköy’e göçüp oraya yerleşirler. Cemal’in yedi yaşında geldiği Firuzköy taşı, toprağıyla, insan ve insan öyküleriyle artık onun yurdu olur. Ailesinin İstanbul’a göçmesiyle Alevi Kürt kültüründen gelen biri olarak, Bektaşi kültürüyle de tanışır ve bu Cemal’in hayatta duruşunda belirleyici etken olur.

Cemal beni her yıl düzenlenen Firuzköy Yayla Şenlikleri'ne davet edince gitmemezlik yapamazdım. Kalkıp gitmiştim. Sanırım bir ilkokulun bahçesinde kurulmuş bir sahnede oyunlarını sergilemişlerdi. Gözlerim açık Cemal’i, giyindiği rolü sahneye koymasını izlemiştim, beni hayrete düşürmüştü. Benim tabelacı olarak tanıdığım Cemal, sahnede profesyonel bir oyuncuya taş çıkartır nitelikte oyununu sergilemişti. Oyun bitiminde aldıkları alkış dışında gidip Cemal’i ve diğer oyuncuları tebrik etmiştim. Ertesi gün reklam atölyesinde yaptığımız sohbette Cemal’e ilk cümlem ‘Tabelayı, reklamcılığı bir kenara bırak. Sen git oyunculuk dersleri al’ olmuştu. Zaman zaman babasının elinden tutarak atölyeye getirdiği kızı Emek daha okula gitme çağında bile değildi.

Cemal bir gün taksimde gezerken Pera Güzel Sanatlar Akademisi'nin reklamını görür ve gidip müracaat eder, sınava girer ve kazanır. Paralı bir okuldur Pera. Hem evin geçimi, hem okulun taksitleri derken Cemal’in boynuna bir yük yüklediğimi hiç düşünmemiştim. Ama o yükün altından kalkmasını bildiği gibi, kızı Emek’i de büyütüp Çanakkale Güzel Sanatlar Tiyatro Bölümüne yolladı. Emek kız verilen emekleri boşa çıkarmayarak mezun olup, babasıyla birçok oyunda arkadaş olarak yoluna devam etti. Kendisi gibi tiyatrocu olan Alper Özgen’le evlenerek bir kız çocuk sahibi oldu Emek. Şimdi Emek’in kızı bin bir kostümle insanların telaş içinde sahneye çıktıkları, terli terli sahneden indikleri tiyatro kulislerinde kurulunca durmadan büyüyen hayaller gibi büyüyor.

Pera bitince Cemal gelen oyunculuk tekliflerine yüz vermeden kendi tiyatrosu olan Çığlık Sokak Tiyatrosu'nu kurar. Damallı çocukların derdini bildiği için onlara dokunmak, hayatlarına yeni ufuklar açmak ister. Çünkü kendi hayatına dokununca neleri başardığının bilincinde biridir Cemal. Esenyurt’ta iki katlı tiyatro binaları her akşam canlı performanslar, doğaçlamalar, sokak sanatı ile dolup taşan bir hale gelir. Abdullah Öcalan’ın yakalandığı dönemde Esenyurt’ta sokak sanatı yaptıktan sonra onlardan bağımsız bir korsan gösteri yapılır. Jandarma esnafa yüklenince, esnaf da ‘Tiyatrocular gösteri yaptılar’ der ve jandarma Cemal’in kapısına dayanır. Siyasal bir eylem değil, sokak tiyatrosu yaptığını üç günde anca anlatabilir ve araya giren hatırlı kişiler sayesinde yakasını kurtarır ama artık tiyatroları devlet tarafından ‘suçlu’ görüldüğü için, zamanla geleni gideni azalınca iki katlı tiyatrolarını kapatıp Avcılar Parseller’de bahçesi olan iki katlı bir yer bulurlar. Çığlık Sanat Merkezi var olmak için sırtını belediye gibi resmi kurumlara dayamadan, hatta 200’e yakın öğrencisinden tek kuruş ücret almadan varlığını sürdürmüş bir kurum olmuştur. Parasızlık yüzünden kimseye avuç açmamak için o binanın bir köşesine küçük bir tabela atölyesi kurar Cemal.

Avcılar Parseller’deki tiyatro binaları yüzlerce polis tarafından örgüt evi basılır gibi mahallelinin gözü önünde basılıp kapatılınca Cemal bir başına kalır. Bütün ısrarlarına rağmen uzun zaman neden kapatıldığının cevabını alamaz. Bir zaman sonra tiyatroyu tekrar açabileceğinin izni verilince, halkın gözünde ‘suç üreten bir yer’ olarak görüldüğü için yeterli ilgi bulamaz. Tabelacılık ve kızının okulunda tiyatro dersleri vererek hayatını devam ettirmeye çalışır. Belediyeler sahne vermek gibi destek olmada meşhur biri ya da ‘iyi ilişkiler’ olmayınca ketum davranırlar. Bulunan yerlerde oyun için polisten izin almak tam bir ömür törpüsüne dönüşür. Cemal çıkmaza sürüklendiği bu süreçte bir vesile ile zamanın Esenyurt belediye başkanı Gürbüz Çapan’dan belediyenin Nazım Kültür Merkezi tiyatrosunu canlandırma teklifi alır. Teklifi kabul eder ve resim, heykel, oyunculuk, karikatür olmak üzere tam 16 dalda kurs vermeye başlar. O olumlu süreç belediyeyi AKP kazanınca devam etmez ve çalışanların iş akdi tazminat ödenmeden fesih edilerek bütün hocalar kapı önüne konulur.

Sonraki süreçte Avcılar belediyesinden bir teklif alır Cemal. Esenyurt belediyesinde edindiği tecrübeyi oraya aktarmak ister. Esenyurt belediyesindeyken sahneye koyduğu, Bakırköy’de geniş bir katılımla sahnelenen Eşber Yağmurdereli’nin Akrep isimli oyununu tekrar sahnelenmesine sıcak bakmaz Avcılar Belediyesi. Kendisinin yazıp sahnelediği, hastanelerdeki özelleştirmeyi konu edinen Hastırhane oyununu sahneler. Oyunda hiperaktiv bir gey bireyi canlandırır. Seyirciler arasında dolaşırken sütyenini koyduğu bisiklet kornasına arada bir basar. Cemal’in gey olduğunu sanan bir seyirci Cemal’e kartını vererek ‘oyundan sonra görüşelim mi?’ der ve Cemal bunu oyununu iyi oynadığının testi olarak görür.

Avcılar Belediyesi'yle işler yürümeyince oradan da kendini alıp çıkar. İki yıl Şişli’de, kuzeninin yanın kalır Cemal. Cemal bütün bu tiyatro serüveninde kızı Emek’le ya sahnede, ya kuliste, ya oyundan ya eve dönüşte, ya evden tiyatroya gidişte hep beraberdir. Çok küçükken Cemal’in sahne aldığı oyunlarda kuliste uyuyan Emek şimdi kendi kızını kuliste uyutup uyandırıyor.

Emek Çanakkale’de okurken onun okul masraflarını karşılamak için Cemal birçok film ve dizide rol alarak, kast yapar. Emek kız okuldan mezun olup İstanbul’a dönünce ‘Baba altık Çığlık tiyatromuzu tekrar kurabiliriz’ diyerek Avcılar’da tuttuğu yeni yerin müjdesini verir babasına. Cemal tabelacılıktan gelen yeteneğiyle, Çığlık Tiyatrosu’na kalbini koymuş oyuncularla o yeni yeri yaşanır hale getirir. Sanatın hiçbir dalı onu yapanı yormaz, tam tersine dingin ve dinlenmiş yapar.

Sokakta canlı heykel ve pandomimi yaygınlaştırırlar. Bu sokak performanslarında Pir Sultanı canlandırırken bir kadın onu taştan heykel sanarak sazın üstüne oturur ve canlı olduğunu fark edince çığlık atarak kalkar. Bazen de mahkemede biten saldırılara maruz kalırlar. Kazandıkları parayla tiyatronun masraflarını karşılayarak, geri kalanıyla komün yaşayan bir topluluk olurlar, fakat tiyatroları tekrar kapanır. Cemal özellikle Avcılar CHP Belediye Başkanından tiyatrolarının tekrar kapanmasına neden oldukları için çok dertli. Tiyatro kapandıktan sonra evde kostümlere bakarak geçirdiği o ağır dönemin sebebini HDP milletvekili Hüda Kaya ve Dersim belediye başkanı Maçoğlu’nun oyunlarından birini izlemeye gelmiş olmalarına bağlıyor, haklı olarak. İnsan her zaman bir heyecanın uçlarında dolaşmaz, bazen de içinden çıkılmaz dertlere düşer. İşte o zamanlar insanı yiyip bitiren zamanlardır.

Cemal şimdi Damallı gençlerin ısrarını kırmayarak onlar için Ümit Kaftancıoğlu’nun Yelatan romanını tiyatro oyunu olarak sahneye koymaya hazırlanıyor. İki aydır provalarını yapıyorlar. Oyuncular bugüne kadar hiçbir oyunda oyunculuk yapmamış kişilerden oluşuyor hatta bebeğini arkadaşına verip sahneye çıkıp rolünün gereğini yapan anneler bile var. Anlattığına göre Esenyurt’ta Çığlık Sokak Tiyatrosunu ilk kurduğu heyecanı yaşıyormuş Cemal. Zaten ben Cemal’i tanıdığım ilk günden beri hayatında hep sahnededir. Bıraksalar hiç durmadan rol giyip, rol çıkaracak. Söz onun dudaklarında bitimsiz olur. Derdini alır bütün dünyanın da tek bir damlasını dökmez sahneye, terinden başka...

Dünya tiyatro günü vesilesiyle Cemal Uçarman’ın hazırladığı video: https://www.facebook.com/cemal.ucarman

***

Cemal Uçarman’ın yazıp oynadığı oyunlar:

1. Seran

2. Hastırhane

3. Yasaktır

4. Kömür

5. ATE ve MA

6. Koca Haydar

7. YELATAN romanının tiyatro uyarlaması (Şimdi üstünde çalışıyorlar)

8. 4 film 7 tane dizide rol aldı

9. Kısa film: Çığlık ekibi " Ölüme Uyananlar"

10. 20 tane oyun yönetip oynadı

11. Esenyurt ve Avcılar belediyesinde tiyatro yönetmenliği yaptı.

Şiir kitapları

1. Kirde Yıkanmak

2. Sokak Okulu (Yayına hazırlanıyor)