1980 öncesi gençler arasındaki sağ-sol çatışması sırasında aileler çocuklarını koruyabilmek için “Ne sağcıyım ne solcu futbolcuyum futbolcu” olmayı bir nasihat olarak salık verdikleri dönemi hatırlayanlar için geçen hafta oynanan Beşiktaş-Konyaspor karşılaşmasında taraftarların birbirlerini PKK ve IŞİD ile itham etmeleri şaşırtmış olmalıdır.

7 Ağustos’taki  bu karşılaşmada İzmir marşını söyleyen Beşiktaş taraftarlarına karşı Konya tribünlerinden “PKK dışarı” sloganı atılırken Beşiktaşlıların cevabı “IŞİD dışarı” olmuştu. Keskin ideolojik taraftarlığın uzağında nispeten daha merkezde duran futbol taraftarları arasında bile İzmir marşı ile PKK eşitliği kurmak ve bu eşitliği kurmayı da IŞİD’li olmanın karinesi olarak görmek nasıl bir yaygın hezeyan içinde olduğumuzu gösteren bir alarmdır aslında. Bu kadar büyük sayıda grupları herhangi bir gerekçe olmaksızın tehlikeli terör örgütleri ile özdeşleştirmek büyük bir tehlikeye işaret eder. Türkiye’de otuz yıldan uzun süren çatışmalı süreç halklar arasındaki problemlerden değil devlet politikalarından kaynakladığı için yaygın bir güvensizlik ve şiddete sebep olmamıştır. Fakat kutuplaştırıcı dil kullanımının bu örnekte görüldüğü gibi bu hususlara en uzak kesimleri bile nasıl tehlikeli bir ruh ve zihin ortamına sevk ettiğini görmek ve gerçek bir dikkatle “quo vadis”/ “fe yene tezhebun”/ “nereye gidiyoruz” sorusunu sormanın zamanı geldiğini gösteriyor.

Yine bu ruh halinin sonucu olarak en somut gerçeklerin varlığı konusunda bile farklı gruplar zıt görüşlere sahip oluyor ve birbirlerini bu konularla ilgili olarak suçluyorlar. Bu durum şair İsmet Özel’in “hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” durumunu da aşmıştır. Şairin veciz şekilde belirttiği gibi birbirlerini görmemek, duymamak elbette korkunçtur ama yaşadığımız tecrübe birbirini görmemenin duyamamanın ötesine taşmış durumda. 

Bir haftadır bir grup “Dersim Yanıyor” tagi ile twitterde resimlerle birlikte haber paylaşırken bir başka grup bu resimlerin başka olaylarla ilgili olduğunu, yangın olmadığını iddia ediyor. Yangın gibi görünürlük konusunda hiç problemi olmayan bir hususun varlığı ile ilgili olarak zıt iki görüş nasıl açıklanabilir? Resmi açıklamalara güvenmeyi çok isterim ama en son Hakkari Valiliği Şemdinli’de gözaltına alınan vatandaşlara işkence edildiği iddialarıyla ilgili olarak bu haberlerin asılsız olduğunu ve “terör örgütünün propagandasını yapma maksadını taşıdığını” söylemiş, sonrasında ise kamuoyunun zorlaması ile nihayet durum kabul edilip kusurlu polis memuru görevden uzaklaştırılmıştır. Resmi kurumların açıklamalarına güvenin zayıflığı, bizatihi sorundur ve bu güvenin yeniden tesisi de bu bölünmüş ruh halinden çıkmanın ilk adımı olacaktır.

Ve bu ruh halinin insanları götüreceği nokta gerçeklerden kopma, daha açık konuşalım yalan söylemeye sürüklenmedir. Artık durum o haldedir ki genelde hükümetin politikalarını destekleyen bir haber sitesini bile (haksözhaber) isyan ettirecek noktaya varmıştır: “FETÖ ifşaatı adı altında iktidara yakın medyada yazılıp çizilenler sınır tanımayan bir yalan rüzgarına dönüşme yolunda!” Yine bu site, yandaş medyanın, Enis Berberoğlu’nun bekar olan kızını Ekrem Dumanlı’nın henüz çocuk yaştaki oğlu ile evlendirip üstelik Büyükada’da ”casusluk toplantısı yaparken” tutuklandığını haber olarak geçmesinin vahametine işaret ediyor.

Bu hal masum çocuklarımızın kaybı noktasında bile bizi ayrıştırıyor. Eren Bülbül yavrumuzun yasını elbette Berkin Elvan, Yasin Börü, Uğur Kaymaz ve Ceylan Önkol ile tutabilecekken çocuklarımızın yasını tutarken ayrımcılık yapma batağına düşüyoruz. Çocuklarımızın yasını bile birlikte tutamazsak nasıl sevinçte-kederde birleşen bir toplum olabiliriz?