Türkiye ekonomisinde alınan kararlar eşliğinde olanı biteni sadece bir mesafeden izleyebildiğimiz bir dönemden geçiyoruz aylardır. Neyin, neden yanlış olduğunu anlatmak; sonuçları hakkında uyarılarda bulunmak dev bir duvara karşı bağırmak gibi. Yankı bile yapmıyor.  Biz de alışıyoruz. 

Fakat Türkiye ekonomisiyle ilgili son dönemde yapılan açıklamaları yabancı basından izlemek zihin açıcı. Olan bitenin ne kadar absürt olduğunu bir başka dilde okuyunca çarpılarak kavrıyor insan. Demek ki anadilde yazıp düşünmenin, Türkiye’de olanı biteni normalleştirme etkisi var.  

Yabancı basında, yabacı dilde manşetlere Türkiye hakkında çıkan son bir haftanın haberleri bile dehşet verici.  

Dünyanın muhtemel çok az yerinde bir Cumhurbaşkanı ülkesindeki özel bankaları “sömürü çarkını sürdürmekle” suçlayıp halkı onları cezalandırmak için kamu bankalarına yönelmeye davet edebilir.  Ya da nadiren bir Maliye Bakanı “para politikasını etkisizleştirmekle” övünebilir. Ve bir ülkenin merkez bankası başkanı dolarizasyon gerçeğini beğenmeyerek “liralaşma” diye bir kavram uydurup, neden halkın dövize kaçtığı konusunu havada bırakmayı tercih edebilir.  

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete havası içinde izlediğimiz tüm bu açıklamaları mantık çerçevesinde izah etmek kolay değil.  

Gerçekleri çarpıtmak amacıyla kafa yorularak yaratılan sloganlar üzerinden içi boş kavramlarla karanlıkta kaybolmuş durumda Türkiye ekonomisi. 

Türkiye ekonomisi aşırı büyüme hevesi, belli bir kesime refah aktararak iktidarda kalma politik beklentisiyle 2018’den beri TL atakları içinde savruluyor.  Doğru bir ekonomik model kurma kapasitesinden yoksun ekiplerle çalışan ve her konuda yetkinin tek merkezde toplandığı sistem içinde Yeni Ekonomi Modeli diye yaratılmaya çalışılan boş kutu bir süre sonra hem maliye hem para politikasını esir alıyor. 

Önümüzdeki dönemde kamu banlarının sermayelendirilmesini takiben Kredi Garanti Fonu (KGF) yeniden devreye sokulacak.  Cevaplayanlar var elbette işler madem bu kadar iyi giderken kamu bankalarına sermaye enjeksiyonuna neden ihtiyaç duyulduğu sorusunu.  Fakat hükümet kanadında bu temel sorun yokmuşçasına ilerleniyor.  Neden kamu bankalarına sermaye eklendiği bir sorun olarak çözülmeye çalışılmadan, aktarılan 50 milyar TL’nin kaç birimlik KGF yaratacağı hesapları yapılıyor.  Hazine ve Maliye Bakanı KGF’nin devreye sokulması için nasıl sabırsızlandığını ve heyecan duyduğunu anlatıyor çeşitli mecralarda. Tek dikkat ettiği bu sefer önceki hataların tekrarlanmaması için verilecek muhtemelen 300 milyar civarında KGF’nin döviz talebi yaratmaması. Yatırımı gitme olasılığı düşük bu miktarın işletme sermayesi olarak kullanılması büyük olasılık.  Enflasyona nasıl etki yapacağı da Bakan’ın dert ettiği bir konu değil görünen. KKM’nin doların kamu kaynaklarıyla baskılanamadığı ortamda TL mevduatın dolara endekslenmesinin Hazine’ye getirebileceği hesaplanamaz yükü de dert etmediği gibi.  

Enflasyonu keza merkez bankası dahi dert etmiyor.  Banka başkanı bu hafta açıklanan Enflasyon Raporu konuşmasında “yerinde, hedefli ve ucuz finansmanı sağlayarak, üretimi, istihdamı ve yatırımı destekleyecek ve istihdamı artıracağız, bu kanunda da mevcut, hükümete yapacağımız en önemli desteklerin başında geliyor” deyiveriyor. Bunun kanunda yer alması sanki artık bir anlam taşıyormuşçasına halen kendini meşrulaştırma çabası içinde.  

Halbuki o tren çoktan kaçtı.  Bilerek isteyerek yola çıkarıldı, arkasından da kına yakıldı. 

Cumhurbaşkanı faiz indirmiyor sözümüzü dinlemiyordu diye banka başkanını görevden aldığı günden bu yana, merkez bankasının rezervleri TL’yi baskılamak için sorumsuzca gizli gizli satılırken ve son olarak da HVM Bakanı para politikasının hükümet güdümünde olduğunu, politika faizinin bir tercih sonucu anlamsızlaştırıldığını ilan ederek merkez bankasının ölümünü taçlandırdığında…

Bugün sadece aralık ayına ait rezerv matematiği aksini gösterir ve yaklaşık 8 milyar doların nasıl eritildiği ayan beyan ordayken, güvenin en önemli dayanağı olması gereken merkez bankası çıkıp sıkılmadan “20 Aralık’ta tek bir kuruş bile satmadık” diyebiliyor. Sonra da ciddi ciddi birkaç enflasyon tahmini yaparak %55’e çıkacak TÜFE enflasyonun sene sonu %23’e; 2023’te de %8 civarına ineceğini söyleme vurdumduymazlığını gösteriyor. Bu arada Kavcıoğlu’nu şık manevralarla ekarte etmeyi de başaran Bakan Nebati’nin 2022 sonu enflasyonu %30’un altı zor diye açıklaması sadece trajikomik olarak değerlendirilebilir. 

Ekonomi tarafında yapılan açıklamaların ve hatta adımların uzunca bir süredir AKP’nin kendi seçmenine dönük bir slogandan öte içerik taşıdığını düşünmek için elde veri yok.  Seçmenden öteye danışmanlar ve bakanlar arasında kendi kendine motive etmek, inanmak için tekrar edilen mantralar olarak düşünmek de mümkün.  “Yeni Ekonomi Modeli, Kur Korumalı Mevduat ve Liralaşma” bu dönemin unutulmayacak sembolleri olarak uzun yıllar hatırlanacak. 

Geriye kalan da enflasyon mucize eseri yavaşlasa bile herkesin hayatını sarsan seviyede yükselen fiyatlar seviyesi, azalan gelir, artan yoksulluk, düşük büyüme, dolara endekslenmiş bir ekonomi, mali açıkta artış, borç yükü ve toplamda derinleşen kriz … 

Bu delikten çıkmak uzun ve sancılı yıllar alacak.