Libya’da 10 yıl önce ülkeyi ateşe veren 17 Şubat’ta neler yaşandığını yeniden hatırlamak şart oldu. Çünkü çarşamba günü Libya’da “Şubat devrimi” kutlamaları vardı. Öyle “kutlama” deyince, ülkenin her yanında coşkulu kutlamalar yapıldığı zannedilir. Oysa gerçekte sadece İhvancıların medyasında “kutlama” haberleri yer aldı, ama yayınladıkları fotoğraflarda kutlama yapan insan kalabalığı hiç yoktu. Başlangıçta NATO müdahalesine onay veren herkes kendine “Şubat devrimcisi” diyordu. Ama geldiğimiz noktada bu sahiplenmenin sadece Müslüman Kardeşler ve onların müttefiki olan İslamcı kesimde kaldığını görmekteyiz. Yani kutlama haberleri Katar’ın finanse ettiği ve merkezi İstanbul olan İhvancıların Libya el-Ahrar kanalında gördük. Bu kanala göre “Onlarca insan kutlama için Trablus Şehitler Meydanı'nda toplandılar, ilahiler okudular..”[1]  Oysa görüntüler genellikle batı Libya’dandı ve oldukça sönüktü. Gazeteci Motag Saleh’in deyimiyle; “Libya'da Şubat Devrimini kutlayanların sayısı, Dübeybe’nin kuracağı yeni birlik hükümetinin üye sayısından daha azdı.”[2] Doğu Libya’daki Temsilciler Meclisi ve Libya Ulusal Ordusunu destekleyen yayın organları ise, ilginç bir şekilde “17 Şubat devriminin” ülkeye getirdiği felaketi, dahası, Müslüman Kardeşler ve diğer radikal İslamcı örgütlerin Libya halkının umutlarını nasıl çaldıklarını yazdılar.

İçerdeki tartışmalara geçmeden önce, 10 yıl önceki 17 Şubat günü Libya’da neler olduğuyla ilgili hafızaları tazelemek gerek. Çünkü Libyalıların çilesi tam 10 yıl önce 17 Şubat’ta başladı. Tunus’ta başlayan halk isyanları, ardından Mısır’a da sıçradığında, bu dalganın bölgeye yayılacağı belliydi. Ancak o zamanlar henüz adı “Arap Baharı” değildi. Bahreyn’de halk sokağa çıktı, Yemen’de protestocular başkentin kapılarına dayandı. Lakin “Baharcıların” pek ilgisini çekmedi. Bunun için Libya’da bir fitilin tutuşturulmasını beklediler ve o fitil 17 Şubat’ta yakıldı, sonra da hemen adı konuldu: “Arap Bahar”!.. Sosyal medya ve daha çok Katar ile Suudi Arabistan medyası üzerinden 16 Şubat günü “Yarın sokağa çıkıyoruz.” çağrıları yapıldı ve 17 Şubat gününe “öfke günü” adı verildi. Hızlıca hem adı konulan hem çağrısı yapılan bu “öfke günü” öncesinde ne olmuştu?

“Bir ülkeyi saran alevin fitilini bir avukat yaktı!”

Katarlı El Cezire’nin yoğun olarak aktardıklarına göre “Libya’da aniden bir isyan başladı ve bütün ülkeye yayılıyor!” idi… Bu medyanın yansıttığına göre Libya’daki isyanların görünürdeki nedeni, rejim karşıtı olan avukat Fethi Terbil’in 15 Şubat 2011 tarihinde Bingazi’de tutuklanmasıdır. Avukat Terbil, Haziran 1996’da Trablus’taki Ebu Selim Cezaevi isyanında yaşamını yitiren 1300’e yakın mahkûmun davasını 15 yıl sonra tekrar gündeme getirmişti. Terbil’in tutuklanması, ilk protestonun sebebi oldu. Bingazi’de 16 Şubat’ta yapılan küçük çaplı bir protestonun ardından Avukat Terbil serbest bırakıldıysa da, ertesi gün için, “Öfke günü” adı verilen 17 Şubat’ta ülke genelinde sokağa çıkma çağrıları yapıldı.

Libyalıların deyimiyle; “Katarlı El Cezire, Suudili El Arabiya ve BBC-Arapça kanalları, 17 Şubat öncesinden 24 saat boyunca birer istihbarat merkezi gibi çalıştılar”, özellikle Müslüman Kardeşler'e mensup kişilerin şiddete maruz kaldıklarını haberleştirdiler. Örneğin saniyeler içinde “acil bilgilendirme” yapan bu medya kanalları, Müslüman Kardeşler'in “Libya İçin Değişim ve Reform Hareketi” kurucularından olan Dr. Maaz bin Seleme’nin de rejim güçleri tarafından yerlerde sürüklendiğini ve “tutuklanmış olabileceğini” duyurdular. Dolayısıyla bu kanallar, ilk günden itibaren Libya olaylarını yönlendiren, manipüle eden ve adeta “dünyanın gözü, kulağı” haline gelen medya merkezleri oldular. “Öfke gününe” çağrılar yapılırken, bu kimin öfkesi” sorusu da önem kazanıyor. Açıkçası halkın öfkesi değil, yasaklı oldukları için illegal faaliyet yürüten Müslüman Kardeşlerin öfkesiydi bu. Ve özellikle bahsi geçen medya merkezleri Müslüman Kardeşler mensubu isimlerin rejim tarafından yerlerde sürüklendiğini ve “belki de tutuklanmış olabileceklerini” öne çıkarırken, aslında İhvancılara, el Kaidecilere ve diğer bütün selefi gruplara açık çağrı yapıyorlardı. Nitekim kısa süre içerisinde Libya sokaklarını silah kuşanan bu selefi örgütler doldurdu ve hepsinin adı “isyancı milisler” oldu…

İşin ilginç yanı El Cezire, El Arabiya ve Libya’daki birçok “yeni” medya sitesi, 17 Şubat’tan hemen sonra  “iç savaş” sözcüğünü telaffuz etmeye başladılar. Ama asıl olarak NATO’nun Libya’yı yerle bir etmesinden sonra başladı iç savaş. Libya’nın sokaklarını kan gölüne çeviren, Libyalıların yaşam güvenliğini ve geleceğe dair bütün umutlarını yok eden, canlarını ve bedenlerini Akdeniz’in azgın dalgalarına bırakma pahasına ülkeyi terk etmeye mecbur eden 10 yıllık felaketin başlangıcı böyleydi. Ama kimine  göre Libya’da “devrim” oldu!.. Peki, kimin devrimi? Libyalıların 10 yıl sonra bu olanları nasıl değerlendirdikleri önemlidir. Bu yüzden Libyalı kaynakların “devrim” analizlerine bakacağız.

"Şubat devrimi Libya'nın kapılarını teröristlere böyle açtı”

El Şahed Libya (Libya Witness) sitesi, “17 Şubat devriminin” 10. yılında bu başlığı manşete taşıdı. Çarşamba günü yayımlanan analizde dikkat çeken şu değerlendirmeler yer aldı:[3]

“Libya'da Şubat 2011'de yaşanan olayların üzerinden on yıl geçti. Kimileri buna ‘devrim’ dedi, bazıları bunu devlet ve halk için büyük felaket getiren bir gün olarak gördü, bazıları ise adaletsiz gördüğü bir rejimi devirerek, yerine güç ve nüfuz sahibi olmak isteyen başka hırslıları getirdi, ama en kötüsü ülkeyi terörizme ve çok çeşitli terör gruplarına açık hale getirdi.  Radikal İslamcılar ülkenin kontrolünü ele geçirdikten ve dış güçlerin gündemlerine hizmet eden silahlı milisler de her alanı işgal ettikten sonra Libya halkı hiçbir zaman kendini güvende hissetmedi, kaygısız bir gün dahi geçirmedi… Bu olayların başladığı ilk günden beri Libya halkı cinayetlerin, insan kaçırmaların, suikastların, yerinden edilmenin gündelik hale geldiği koca bir cehennemi yaşıyor. Aşırılık yanlısı dini gruplar, sokaklardaki milis çatışmalarının artmasını fırsata çevirdiler hücrelerinden çıkıp otorite eksikliğinin oluştuğu her bölgenin kontrolünü bu şekilde ele geçirdiler…”

Elbette Libya bir “öfke günü” çağrısıyla bu hale gelmedi. Sonradan bütün olacakların alt yapısını hazırlayanlar vardı ve bunda en büyük payın Katar’a ait olduğu gerçeği yok sayılmıyor. Her şeyden önce Katar ve desteklediği İhvancıların o dönemdeki en büyük avantajı, halk ayaklanmalarının yaşandığı dönemde Libya’nın doğu ve batıdaki iki komşusunda, Tunus ve Mısır’da İhvancılar için iktidar fırsatı doğmuştu. Katar’ın parası, bu komşuların sınıra sıfır noktasında kurdukları kamplarda milis eğitimlerine yetti.  Keza medyanın gücünü kimse küçümsemiyor zaten ve en büyük medya desteği sunan da yine Katar’dır. El Cezire’nin yanı sıra, şu anda Libyalı Müslüman Kardeşlerin sözcüsü durumundaki El Ahrar Libya isimli medya organı da Katar tarafından kuruldu. Önceleri merkezi Doha olan bu kanalın 2017’de İstanbul’a taşındığı biliniyor.[4] Sebebi açıklanmasa da, yayın hayatına İstanbul’dan devam etmesi akla şunu getiriyor; Libya savaşında parmağı olan herkes kendini “Libya’dan alacaklı” görmeye ve Libya’nın geleceğini şekillendirmeye başladı. Ama “bal tutan parmağını yalar” misali herkes Libya’dan pay istiyor. Ancak kaos için zemin hazırlanmasından itibaren olayların başlatan ve yönetenler olarak en fazla payı olanlar, kendilerini Libya’nın yeni sahipleri gibi görmeye başladılar. Bu kategoride birinci sırada Katar var.  Katar’ın Libya’da dökülen kandaki payının büyüklüğü o zamanlar şöyle tarif ediliyordu: “Kendi küçük, ihaneti büyük ülke…”  Fakat "Şubat devrimcileri" Katar’dan oldukça memnun... İlk Geçiş Konseyi Başkanı olan Mustafa Abdulcelil, Kaddafi'yi devirmek için Katar’ın aktardığı para miktarının 2 milyar dolardan fazla olduğunu açıklamıştı. Celil, aynı zamanda bir konuşmasında; “Her kim Katar’ın rolünü yok sayarsa, o inkârcıdır!” sözleriyle minnetini de ifade etti.

Libyalı kaynaklar Katar’ın yanında bu kategoriye Türkiye’yi de yerleştiriyorlar. El Şahid Libya sitesinin adı geçen analizinde de, büyük bir kaosla başlayan "Şubat devrimi", “Türkiye'nin ülkeye girişinin en önemli nedenlerinden biri” olarak görülüyor ve deniliyor ki; “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ülkeye girip zenginliğini ve kaynaklarını yağmalamak için en uygun fırsatı bu kaos içinde buldu. Çünkü Libya'daki Müslüman Kardeşler onu ruhani baba ve ilk destekçi olarak görüyordu”.

Keza aynı kaynak Türkiye’nin Libya’daki destekçisi el Kaideci Abdulhakim Belhac’ın, eski Libya Müftüsü Sadık el-Giryani’nin ve İhvancı dini lider Ali el-Sallabi’nin hem  “Şubat devriminin İslamcılaşmasındaki rollerini hem de Türkiye’ye (ve özellikle Erdoğan’a) yakınlıklarını yeniden hatırlatıyor. Aynı zamanda  “ABD’nin kahramanı” olarak da bilinen el Kaideci Abdulhakim Belhac, Trablus’u ele geçiren milis grubunun komutanıydı. Daha sonra uluslararası terör listesine alınan bu “Arap Baharı devrimcisi”, her fırsatta soluğu Türkiye’de almaya devam eden ve her zaman önceliğini Türkiye’nin Libya’daki çıkarlarını korumaya adayan biridir... Analizde kendisinden “Erdoğan’ın güvendiği sadık hizmetkâr” şeklinde söz ediliyor. Eski Müftü el-Giryani’den; “Libya’daki kanlı Şubat’ın vaizi”,  2011 yılında Özgürlük, Adalet ve Kalkınma için Ulusal Buluşma Partisini kuran ve Türk tarzı demokrasiyi örnek alan Ali Sallabi’den de “ikiyüzlü İhvancı lider” olarak söz eden yazıda, bu kişilerin “Şubat devrimcisi” sayıldıklarına ve sadece Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiklerine vurgu yapılıyor.

Bu arada Libya’da “kanlı Şubat’ın 10. Yılı” nedeniyle çok sayıda analiz yayımlandı. Ama en çok “Şubatçılar kapıları açtılar, Türkler de yağmalamak için Libya'ya girdiler”[5] başlığı dikkat çekti. “Libya'daki kaosun gölgesinde Türkiye ve dostu Katar,  Müslüman Kardeşler üzerinden silahlı radikal gruplarla güçlü ideolojik bağlar kurdular ve özellikle Kaddafi'nin devrilmesinin ilk yıllarında bundan yararlanarak Libya’da kendilerine bir yer buldular.”

Libya’da Türklere ve Katarlılara Bahar geldi!

O zamanlarda başlayan müttefikliğin bugün geldiği aşamayı analiz eden bir başka yazıda da, Türkiye ile Ulusal Mutabakat Hükümeti arasındaki “yangından mal kaçırır gibi” hızla çoğalan anlaşmalara yer veriliyor. Özellikle Türkiye kamuoyunun sürekli gündeminde yer alan 2019’daki iki anlaşma (Deniz Yetki Alanları Sınırlandırmasına dair mutabakat muhtırası ile Libya’ya asker göndermenin yolunu açan Güvenlik ve Askeri işbirliği anlaşması) dışındaki bir dizi anlaşmanın 2020 yılı içerisinde peş peşe geldiğine dikkat çekiliyor. Çok sayıda anlaşmadan söz ediliyor ve bunlar için “Erdoğan’ın yakın çevresine açılan kazanç fırsatı” nitelemesi yapılıyor.  Türkiye’de çok konuşulmayan ve hepsi 2020 yılı içinde imzalanan bu anlaşmalar özetle şu şekilde veriliyor:[6]

  • Geçtiğimiz Temmuz ayında Türkiye Ulusal Mutabakat Hükümeti ile Libya'da bir Türk askeri üssü kurmak ve Türk kuvvetlerine herhangi bir kovuşturmada dokunulmazlık sağlamak için Libya'daki Türk subaylara diplomatik statü verilmesini içeren yeni bir askeri anlaşma imzalandı. Aynı ay içinde Libya Gümrük İdaresi'nin Trablus'ta verdiği bir kararla, Erdoğan'a yakın iş adamlarından Mehmet Kocabaşa'nın yönettiği Türk şirketi "SCK" ile Libya’da deniz sevkiyatlarının takibi için sertifikaların yönetilmesi kontratı imzalandı. Bu anlaşmanın bütün detayları belgeleriyle birlikte daha önce “Sada” adlı site tarafından yayımlanmıştı.[7]
  • 2020’nin Ağustos ayında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Katar Savunma Bakanı Halid Bin Muhammed Al Attiyah ile birlikte Trablus’u ziyaret ettiklerinde, Ulusal Mutabakat Hükümetiyle “Trablus’a askeri danışmanlar göndermek” için bir anlaşma imzaladılar.
  • Yine Ağustos ayında Türkiye Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Türk şirketleriyle Libyalı meslektaşları arasındaki müzakerelerin tamamlanmasının önünü açan ekonomik ve ticari anlaşmalar imzalandığını duyurdu. Bu anlaşma ile Türkiye, Libya'nın yeniden inşası projelerinde Türk müteahhitlik şirketlerine 200 milyar doları aşan bir kazanç kapısı açıyor.  
  • Aynı ay içinde Türkiye Merkez Bankası ile UMH kontrolündeki Libya Merkez Bankası arasında bir mutabakat zaptı imzalandı. Mutabakat şartlarının ayrıntıları açıklanmadı, sadece  “iki banka arasındaki ekonomik ve mali işbirliğini güçlendirme” hedefi açıklandı.
  • Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, geçtiğimiz Eylül ayında başkent Trablus yakınlarında bir elektrik üretim tesisi kurma projesini duyurdu. Bu proje bir Türk firması tarafından tamamlanacaktır.  Ayrıca Libya’da doğalgazla çalışan elektrik santralleri konusunda anlaşması olan bazı Türk yatırımcıların da olduğunu söyledi.
  • Aynı ay içerisinde Ulusal Mutabakat Hükümetine bağlı Hava Meydanları İşletmesi Müdürlüğü, Misrata Uluslararası Havalimanı'nın sivil işletmeye tahsis edilen toplam 610 hektarlık alanının imar işini Türk şirketi "Albayrak"a verildiğini duyurdu. Yazıda bu şirketin “Erdoğan'ın damadı ve istifa eden maliye bakanı Berat Albayrak'a ait” olduğuna dikkat çekiliyor.

Adı geçen kaynakta daha fazlası da var. Özellikle İhvancıların Libya halkının umutlarını nasıl çaldıkları ve kendilerini destekleyen Türkiye-Katar ikilisine kendi ülkelerini nasıl işgal ettirmeye hevesli oldukları üzerine epeyce yorum var. Zira 10 yıldır Libyalılar çok fazla acı biriktirdiler, çok fazla kan ve gözyaşı gördüler... O yüzden 10 yıl sonra hala paylaşılmaya devam eden Libya’da “Hangi devrim oldu, kime bahar geldi?” sorusunun yanıtını Libyalılara bırakmak haktır. “Libya'da 17 Şubat olaylarından bu yana geçen 10 yılın anlamı: Bizim için bitmek bilmeyen kâbus gibi karanlık gecelerin 10 yılı.” [8]

Ya da daha o zamanlarda Libyalı gazeteci Yasmen El-Şeybani’nin dediği gibi: Libya halkına Bahar mı getirdiniz? Aynı baharı kendi evlerinizin önünde yaşayasınız! Gelecekte size teşekkür edecek Libyalı çocuk bırakmadınız çünkü!..  Libya’da kanlı baharın 10 yıllık özeti…


[1] https://libyaalahrar.tv

[2] https://twitter.com/MatogSaleh

[3] https://lywitness.com

[4] https://www.afrigatenews.net

[5] https://lywitness.com

[6] https://lywitness.com

[7] https://sada.ly

[8] https://lywitness.com