İsrail’in yasadışı yerleşimleri çoğalttığı Batı Şeria ile Ürdün Vadisi’ni ilhak etme planı gündemde. Çünkü bu plan 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Yine binlerce Filistinli yerinden edilecek… Ve bu ilhakın altından yine Trump’ın aklı çıkıyor. Söz konusu İsrail’in güvenliğiyse eğer, Beyaz Saray koltuğuna oturduğu günden bu yana bu doğrultuda bölgede atılan hangi adımın altından Trump’ın aklı çıkmadı ki? Genelde ABD’nin Ortadoğu politikasındaki önceliklerinden birisinin İsrail’in güvenliği meselesi olduğu biliniyor. Suriye’ye yönelik müdahale de, İran’ı bölgede kuşatma hamleleri de ve Lübnan Hizbullahı’nın yalıtılmak istenmesi de bunun içindir. Çünkü Filistin direnişinin arkasında duran bu üçlü, İsrail’e göre “şer eksenidir” ve dağıtılmalıdır!.. Lakin BOP’taki hesap Suriye’ye uymadı. Cephetül Nusra’dan IŞİD’e kadar, bütün el Kaideci gruplara ve dünyanın dört bir yanından Suriye’ye taşınan cihatçı militanlara rağmen İsrail’in korkulu rüyası olan bu eksen bitmedi, aksine daha da güç kazandı. Hatta Suriye savaşıyla birlikte Filistin meselesi hem unutturulmak hem de Hamas’ın da Suriye karşıtı cepheye dahil edilmesiyle Filistin direnişi de tasfiye edilmek istenmişti. Hamas’ın ihanetinin çok konuşulduğu bu süreçte İsrail rejimi oldukça umutluydu, ama bu kurgu da iflas etti. Hamas dönüş yapmak zorunda kaldı, hatta Fetih hareketiyle uzlaştı. Mısır’ın arabuluculuğuyla Ekim 2017’de Kahire’de bir araya gelen Hamas ve Fetih Hareketi, Filistin’deki bölünmüşlüğü bitiren “uzlaşı anlaşmasını” imzaladılar. Bu da İsrail’e panik olarak yansıdı. İsrail’in kaygısını en çok arttıran şey ise işgal altındaki Golan tepelerinde sınır komşuluğu yaptığı Nusra’cı ve IŞİD’çi cihaçıların, Rusya’nın devreye girmesiyle birlikte tahliye edilmeleridir. Çünkü bu el Kaidecilerin yerini alan İran ve Hizbullah savaşçıları, artık İsrail’in sınır komşuları olmaya başladılar. Bu da İsraillilerin kâbusu oldu diyebiliriz. Bu yüzden ne ABD ne de İsrail Suriye’deki cihatçı terörün bitirilmesini isterler… Ne zaman cihatçıların başı sıkışsa İsrail Suriye’ye füze fırlatıyor…

Dünyanın yarısından fazla ülkenin Suriye savaşına odaklandığı dönem boyunca Filistin meselesini unutturma planı başarılı olmadı değil. Ancak Suriye’de rüzgâr dönünce, artık Filistin davasının tekrar gündem olmaya ve yeniden İsrail’in birinci derecede baş ağrısı haline gelmeye başlayacağı görüldü. Bundan sonra “İsrail’i bu kâbustan kurtarma” arayışlarının hız kazandığı bir sürece girildi ve her şey Trump’ın kendini “yüzyılın barışını inşa eden başkan” olarak ilan etmek istemesiyle başladı…

TRUMP’IN ‘YÜZYILIN ANLAŞMASI’ OLARAK PAZARLADIĞI FİLİSTİN KOMPLOSU 

Trump, sözde İsrail ile Filistin arasındaki gerilime son vermek için “Yüzyılın anlaşması” isimli bir proje ortaya koydu. Ama Filistinlilerin “yüzyılın tokadı” olarak nitelendirdikleri bu proje İsrail’in endişelerini gidermeye ve daha çok alan genişletmesine yardımcı olmaya odaklıdır. Filistinlilerin ise tamamen aleyhinedir. Çünkü devlet kurma ve sürgündeki Filistinlilerin de evlerine geri dönme olasılığını sonsuza dek ortadan kaldırmaya odaklı bir projedir.

Bu güne nasıl gelindi? Önce Arap ülkelerinin İsrail’le normalleşme sürecini hızlandırmakla işe başlandı ve bu sürecin yürütücüsü olma görevi Suudi Arabistan’a verildi. Hatta Hatırlayalım, Trump henüz “taze” başkan iken, bu iş için Suudi Arabistan’da bir saray darbesi gerçekleşti ve ABD ile hızlı iş yapacak olan Muhammed Bin Selman’ın (MBS) “tek adam” olması sağlandı. Neresinden bakılsa, bu saray darbesinin altından yine bir Trump aklının çıktığı görüldü. Çünkü MBS, sıkı bir Trump hayranıdır ve aynı zamanda Trump’ın yüzyılın anlaşması projesini yürütme görevini verdiği damadı Jared Kushner’in de “kankası” olarak bilinir. Trump’ın ilk iş olarak İran’a karşı savaş gerilimini yükselttiği bir evrede, bu İran karşıtlığı üzerinden Amerikancı Arap rejimlerini peşine takan MBS, büyük bir öz güvenle yola koyuldu. Filistin yönetimini açıktan tehdit etmeye kadar işi vardırdı, ama bu hızlı adımla ABD’den iyi bir not alamadı. Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas’ı Riyad’a çağırıp “ya Trump’ın projesini kabul edersin ya da istifa eder, gidersin” şeklindeki tehditleri bir işe yaramadı çünkü. Dahası da var; Lübnan Başbakanı Saad Hariri’yi de Riyad’a çağırarak ev hapsinde tuttu ve kendisine istifa mektubu yazdırdı. Ortalığı ayağa kaldıran bu haydutça hamlenin altından da yine ABD’nin aklı ve yine İsrail’in güvenliği meselesi çıktı. O zamanlar MBS’nin Hariri’den iki şey istediği söylendi. Birincisi, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlaması, ikincisi ise İsrail’in doğu Akdeniz enerji kaynakları konusunda genişlemesine yardım etmesi… Nasıl bir yardım olacaktı? Lübnan hükümeti 4 Ocak 2017'de deniz sahasındaki Münhasır Ekonomik Bölgelerde (MEB) petrol ve doğalgaz aramalarını başlatma kararı aldığında, bu bölgeler içinde yer alan 9. blok konusunda İsrail’le ihtilaf yaşanmaya başladı. Çünkü İsrail buradaki doğalgaz ve petrole göz dikti ve buranın kendisine ait olduğunu iddia etti. Arabulucular bu bloğun paylaşılmasını önerdiler ama Lübnan kendi hakkını İsrail’le paylaşmayacağını kesin olarak bildirmişti. Göz dikmeye devam eden İsrail ise protestolarla çalkalanan Lübnan’ın içinde bulunduğu krizi fırsata çevirerek 9. Blokta korsan gaz aramalarını başlattı. Bununla ilgili kriz daha yeni başlıyor sayılır. (Aslında bu da ayrı bir makale konusudur.) Ancak hafızalara kazınan “Hariri’nin alıkonulduğu bir ülkeden kendi parlamentosuna istifa mektubu göndermesi” meselesinde MBS, işte İsrail’in bu sıkıntılarını gidermek istemişti. Ama kamuoyunda “haydutluk” olarak nitelendirilen bu hamlesinden de İsrail lehine bir sonuç alamadı.

Ancak bütün bunlara rağmen MBS sayesinde, İsrail’le ilişkilerini önceleri gizleyen Arap ülkeleri bu kez açıktan “normalleşme” sürecine girdiler. Bu “normalleşme” adına kaydedilen mesafe, Trump’ın tek taraflı olarak Kudüs’ü İsrail başkenti ilan etmesine zemin hazırladı. 

Kudüs hamlesi, Trump’ın sözde barış projesinin ilk pratik adımıydı ve bu da Suud sarayının prensi sayesinde oldu aslında. Ancak sonraki adım atılmadan veliaht prens MBS, Kaşıkçı cinayeti nedeniyle her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdı. Projenin devam ettirilmesi işi yine Trump ve damadına kaldı. İkinci hamle, “Filistin’i parayla satın alma” hamlesiydi ve Kudüs ilanından bir yıl sonra geldi.

FİLİSTİNLİLERİN HAKLARI SATILIK DEĞİLDİR!

Kushner’in adım atması için yine Arap rejimleri keselerini 50 milyon dolardan açtılar. Haziran 2019’da Bahreyn’in başkenti Manama’da, davetli Arap liderlerin destek verecekleri garantisiyle düzenlenen ekonomi çalıştayında, Filistin’i parayla satın almaya dayalı bir proje konuşuldu. 50 milyon dolarlık projenin İsrail’le normalleşme yolunda sunulan ilk teklifi “Refah Treni”dir. S. Arabistan ve Körfez ülkelerini Ürdün üzerinden İsrail’lin Akdeniz'deki Hayfa limanına demiryoluyla bağlamak için bir girişim önerildi. Demiryolunun "hedef ülkelerin ekonomilerini destekleyen daha kısa, daha ucuz ve daha güvenli bölgesel ticaret yolu olacağı" söylendi. Projede ayrıca ilerisi için Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ne 28 milyar dolarlık bir yatırım paketi öngörüldü. Fakat İsrail-Filistin anlaşmasını tesis etme konusunda kendisine fazlasıyla güvenen ve bunun için 25 kitap okuduğunu söyleyen damat Jared Kushner, Manama çalıştayından büyük bir hayal kırıklığıyla ayrıldı. O’nu hayal kırıklığına uğratanlar, bu işte güvendiği Suudi Arabistan, Bahreyn, Körfez Ülkeleri gibi “dostlar” değil, Lübnan’la birlikte bizatihi Filistin yönetimi ve direniş örgütleridir. 

“Filistin satılık değildir” diyen Lübnan Parlamentosu Başkanı Nebih Berri’nin, Jared Kouchner'a cevabı şu olmuştu: “Lübnan, Filistin halkının topraklarına geri dönme ve başkenti Kudüs olan bağımsız devletlerini kurma hakları dışında hiçbir anlaşmanın yanında yer almaz.” Lübnan’dan sonra, “Filistinlilerin hakları ne parayla ne de herhangi bir ekonomik projeyle takas edilemez” diyerek noktayı koyan Filistinliler, damat Kushner’in başarısızlığını da ilan ettiler. Buradan bir sonuç çıkmayınca, Netanyahu’nun nasıl agresifleştiğine dair yorumlar yapıldı. O dönemde Yemen Ensarullah Hareketinin resmi sözcüsü Muhammed Abdülselam, “Netanyahu’yu öfkelendiren her şey bizi onurlandırır” demişti. Çünkü Netanyahu, Yemen’e karşı savaşın, İsrail’in Filistin’le savaşının bir parçası olduğunu söylemiş ve Suud saldırılarını desteklemişti.

Ancak bu başarısızlık da ne Trump’ı ne de Netanyahu’yu durdurdu… Bu ikili Beyaz Saray’da kafa kafaya vererek “Yüzyılın anlaşması” denilen projeyi ilan ettiler.

TRUMP AKLININ ÜRÜNÜ OLARAK YÜZYILIN İŞGAL PLANI

28 Ocak 2020’de Beyaz Saray’da ilan edilen Netanyahu-Trump projesi şunları hedefliyor;

*İşgal altındaki Golan Tepelerinin İsrail’e bırakılmasını 

*Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasını

*Batı Şeria’daki yasadışı yerleşimlerin yüzde 90’na yakınının İsrail’in “meşru toprağı” sayılmasını…

Şunun da altını çizelim ki, Trump'ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve koalisyon ortağı Benny Gantz'ı "Yüzyılın Anlaşması" planını ilan etmek üzere Beyaz Saray'a davet ettiği gün, Netanyahu’nun yolsuzlukla ilgili başının ağrıdığı gündü. Çünkü o gün İsrail Meclisinde Netanyahu ile ilgili yolsuzluk iddialarını araştıracak komisyonun kurulması oylanıyordu. Şimdi de İsrail Cumhuriyet savcılarının hazırladıkları yolsuzluk dosyalarının gündemde olduğu bir süreçte Netanyahu’nun Batı Şeria’nın ilhakı için elini çabuk tuttuğunu görüyoruz. 

Buraya kadar Trump Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak ilan etmiş, işgal altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri'nin de "İsrail'e ilhakını" tanıdığını söylemişti. Geriye Batı Şeria'nın ilhakı kaldı ve Netanyahu, “İsrail’in O’ndan daha iyi bir dostu yoktur” dediği Trump hâlâ koltuğundayken O’nun planının son halkasını uygulamaya geçti. Üstelik Trump’la kararlaştırdıklarının dışına çıkarak, tek başına ve kafasına göre haritalar çizerek bunu yapıyor ve bütün dünya seyrediyor…

BATI ŞERİA VE ÜRDÜN VADİSİ’Nİ İLHAK PLANI YÜRÜRLÜĞE GİRDİ. ŞİMDİ NE OLACAK?

Netanyahu ve koalisyon ortağı Gantz, ilhak planının yürürlük tarihini 1 Temmuz olarak belirlediler. Ancak açıklanan yürürlüğe saatler kala İsrail Savunma Bakanı planın ertelenmesini önerdi. Sebebi de hem Temmuz ayının “kutsal bir ay” olmaması hem de Covid-19 salgın sürecini yönetmeye öncelik verilmesinin daha acil olduğunu düşünmesidir. Çünkü salgının kontrol altına alındığı ilan edildikten sonra vaka sayılarında ve günlük ölümlerde yeniden artış oldu. Üstelik ilhak edilmesi planlanan Batı Şeria’da günlük kayıplarda ciddi bir artış söz konusudur. Bu yüzden savunma bakanı, salgın kontrol altına alındıktan sonra ilhak planının uygulanmasını önerdi. Öte yandan yakın tarihli bir araştırmaya göre, İsraillilerin sadece yüzde 5'i hükümetin önceliğinin ilhak olması gerektiğini düşünüyor. Peki, kamuoyu desteği bu kadar zayıfken Netanyahu neden planı uygulama konusunda hem ısrarcı hem de aceleci davranıyor?

Öncelikle bu proje Trump’a ait olsa da, yoğun tepkiler nedeniyle Washington’un henüz buna yeşil ışık yakmadığı söyleniyor. Lakin Netanyahu bu plana dört elle sarıldı, çünkü iktidarını kurtarmak istiyor… Basına yansıyan yorumlara göre, 70 yaşındaki Netanyahu, başbakan olarak koltuğunu güçlendirmek için bu planı uygulamaya hevesli, çünkü önemli sebepleri var. Birincisi, İsrail gündemini meşgul eden yolsuzluk dosyalarını unutturacak bir hamleye ihtiyaç duyması. İkincisi ise ABD seçimlerini izleyen Netanyahu’nun Trump’ın yeniden Beyaz Saray’da olacağından emin olamaması… Bu yüzden acele davranarak Trump gitmeden O’nun projesini tamamlamak istiyor. Çünkü Trump’tan başka Netanyahu’nun bu işgallerini destekleyen yok, ama durduran da yok…

Zira Birleşmiş Milletler, “barış görüşmelerine ciddi zarar vereceği ve onlarca yıl sürecek çatışmalara yol açacağı” gerekçesiyle Netanyahu’nun bu ilhak planını sadece kınadı. AB ülkeleri de bu hamlenin uluslararası hukuku yok saymak anlamına geldiğini deklare ettiler. Şimdilik BM ve AB’den doğru tepkiler bu türden açıklamalarla sınırlıdır.

İsrail’le normalleşme yarışına giren Arap rejimlerine gelince, sadece bu ilhak planının Trump’ın sözde barış planı olan Yüzyılın anlaşmasının uygulanabilirliğini ortadan kaldıracağı endişesindeler. Ve İsrail’le normalleşme sürecinde Trump’ın istediği gibi adımlar attılar ama bu ilhak planıyla Netanyahu’nun kendilerini zor durumda bırakacağını düşünüyor olmalılar. 

İlhak planının yürürlüğe girmesine saatler kala Netanyahu’nun Trump’la kararlaştırdıklarından farklı bir harita çizdiği ortaya çıktı. O da şu: Amerikalılar tarafından sunulan plan, "Filistin topraklarının %30'unun ilhak edilmesini ve %70'inin Filistinlilere bırakılmasını gerektiriyor." Ancak Netanyahu, Trump’ın planında yer almayan 20 yeni yerleşim yeriyle kapsamı genişletti. Ayrıca yine önceki planda gösterilmeyen ama "dini önem taşıdığı" gerekçesiyle iki yerleşim yeri daha eklendi. Bunlar Batı Şeria'nın ortasında yer alan Beyt El ile Ramallah-Nablus arasında bulunan Şilo’dur. Deniliyor ki, dini önem atfederek bu iki yerleşim birimini de ilhak etmekle, aslında Yahudi lobisinin Trump’a ve kendisine destek vermelerini sağlamayı hedefledi. Bu iki yere karşılık Filistinlilere “takas” niyetine Batı Şeria'da Yahuda Çölü olarak bilinen bölgede bir şerit veriyor. Muhtemelen Netanyahu’nun kendi başına böylesi adımlar atması ABD’lileri de kızdırmış olmalı ki, özellikle Demokratların itiraz sesleri yükselmeye başladı. Demokrat Partili Barnie Sanders, Netanyahu’nun tek başına ilhak planını uygulaması halinde bu adımın tanınmaması ve hatta İsrail’e yapılan 3.8 milyar dolarlık askeri yardımın takibinin yapılması konusunda çalışma başlatacaklarını söyledi. Cumhuriyetçiler bunun karşısında ne yaparlar, Netanyahu’nun bu ısrarcılığını daha ne kadar desteklerler bilinmez. Ama yürürlük tarihini inatla ertelemeyen Netanyahu’nun planı hızlıca uygulama konusundaki kararlılığının yerini iki gündür sessizlik almış durumda, fakat en geç önümüzdeki hafta içi bölgenin ilhak edileceğini söylemekten de geri durmadı. Yani ısrarla ve inatla yeni bir çatışmayı fitilliyor…

Filistinli direniş örgütleri ilhak kararının uygulanacağı 1 Temmuz gününü gerçek bir “öfke günü” ilan ettiler ve yürürlüğe saatler kala Akdeniz’e 20 füze atışı gerçekleştirerek İsrail’in bu ilhakına cevap vermeye hazır olduklarını ilan ettiler. Binlerce Filistinli bu işgal planını protesto etti. Peki, kafa kafaya veren iki hırslı liderden biri hakkındaki yolsuzlukları unutturmak, diğeri ise saray koltuğunda oturmaya devam edebilmek için yıllardır Filistin halkı üzerinden zulüm projeleri çizerlerken dünya ülkeleri ne yapıyorlar? Hâlâ Suriye nefes dahi almasın diye uğraşıyorlar, hâlâ Libya’yı bölüşmeye çalışıyorlar ve hâlâ Filistin davasını unutturma çabasını sürdürüyorlar…