Türkiye’nin son zamanlarda Mısır’a el uzatma niyetleri konuşuluyor. Sadece o da değil. Tek müttefiki olan Katar dışındaki körfez ülkeleriyle de kavgalı olan Türkiye’nin şu aralar arayı düzeltme ve diplomatik ilişkileri yeniden canlandırma eğilimi söz konusu. Bundan dolayı Arap basınında, “Davutoğlu’nun 10 yıl önce komşularla sıfır sorun politikasına mı dönmek istiyor?” sorusuna cevap aranıyor. Ama hemen şu da ekleniyor: Davutoğlu’nun bu sıfır sorun stratejisi erken bir zamanda iflas etti. Hem bu stratejiyi kendisi terk etti, hem de partisini de terk etti. Keza aynı stratejinin ekonomi babası olan Ali Babacan da partisini terk etti. Öyleyse Türkiye’nin bu dönüşünün temelinde 10 yıl önce iflas etmiş bir stratejiye özlem olamaz. Hatta istese de dönemez.  Çünkü bu 10 yıl içinde Katar dışındaki bölge ülkeleriyle yeniden standart bir devlet diplomasisine en ufak bir şans bile bırakılmadı. Bu süreçte Türkiye’nin Ortadoğu ve Afrika bölgesinde el uzatmadığı hiçbir ülke yok. Ancak bunun devletler arası rasyonel diplomasiyle değil, ülkeler içi gruplarla ihvan kardeşliği üzerinden kurulan bir ilişki olduğu biliniyor. Suriye’de Türkiye’nin bütün kurumlarıyla yerleştiği bir bölge var, ama Suriye devletiyle düşman. Tunus’ta İhvancı Gannuşi ile, Sudan’da devrik lider el-Beşir ile, Libya’da ihvancı Trablus hükümetiyle, Mısır’da yönetimin kırmızı çizgisi olan Mursici ihvancılarla “sıkı” ilişkiler kuruldu. Türkiye yönetimi bu temeldeki ilişkiyi  mutlaklaştırdı ve bu ülkelerle düşmanlığı kanırta kanırta derinleştirdi. Düne kadar AKP kongresinde salondaki herkesi ayağa kaldırıp Rabia selamı yaptıran Erdoğan’ın aniden “Mısır’la temaslar en üst düzeyin bir altında gerçekleşmeye başladı” demesi, muhtemel ki bu “hazır ola” geçip Rabia selamı veren partililerde de bir şaşkınlık yaratmıştır. Ama bu dönüşü onlar sorgulamaz da Arap basını çok fazla sorguluyor.

Mısır’a yönelik “barış eli” uzatmanın temelinde, gerçekte karşılıklı bir heves yok, aksine Türkiye’nin tek taraflı hevesi olduğu biliniyor. Peki bu hevesi canlandıran ışık sızıntısı neydi? Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki kendi Münhasır Ekonomik Bölgesinde  hidrokarbon araştırması için ihale verirken, Türkiye’nin bildirimde bulunduğu kıta sahanlığını gözetmesidir bu hevesi uyandıran. Bunun hemen akabinde Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu şunu söyledi: “Doğu Akdeniz’de en uzun karası ve kıyıları olan iki ülke olarak ilişkilerimizin seyrine göre biz de yarın deniz yetki alanları konusunu Mısır’la müzakere edebiliriz, kendi aramızda da ileride bir anlaşma imzalayabiliriz.” Sonrasında peş peşe “kardeş Mısır” açıklamaları geldi. Erdoğan'ın siyasi danışmanı İbrahim Kalın, Mısır'ı “Arap dünyasının kalbi ve zihni” olarak nitelendirdi ve Türkiye'nin hem Mısır’la hem de Suudi Arabistan ve BAE’yi kastederek bir dizi Körfez Arap devletiyle ilişkilerinde yeni bir sayfa açmaya hazır olduğunu söyledi. AKP sözcüsü Ömer Çelik de Türkiye'nin Mısır Devleti ve halkıyla güçlü bağlarını ve “tarihi ortaklığını” övdü.

Onca düşmanlıktan sonra Türkiye’nin Mısır’la  yakınlaşmak istemesini Arap basını nasıl görüyor?

Filistinli yazar Abdulbari Atvan şöyle bir  ironi yapıyor: “Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah el-Sisi şimdi neşeyle ellerini ovuşturuyor olmalı!”[1] Meali şu: Boşuna heveslenmeyin, sizi sabırsızlıkla bekleyen bir Sisi yok. Ama size bütün şartlarını dayatmaya hazır bir Sisi var ve ellerini ovuşturarak bekliyor!.. Nitekim Mısır’dan Türkiye’ye; “eğer normalleşmek istiyorsanız, on şartımız var ve söz değil eylem istiyoruz” mesajı iletildi. Elbette ki Mısır’ın en önemli şartının ihvan politikasının terkedilmesidir. Çünkü Müslüman Kardeşler Mısır devletinin kırmızı çizgisidir. İkinci kırmızı çizgi de Libya’dır. Mısır, ilişkileri yeniden kurmak istiyorsa Ankara'nın Libya'dan güçlerini çekmesini istiyor.[2]

Atvan’ın bu konudaki analizinin başlığı da ilginç: Erdoğan Sisi’ye kur yapıyor!.. Atvan’a göre  Mısır’a dönüş yapma isteği bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü Türkiye'nin müttefiki ve ortağı Katar'ın hem körfez ülkeleriyle barışması hem de Mısır’la ilişkilerini normalleştirme yolunda epey mesafe kat etmesi Türkiye’yi telaşlandırdı.  Ancak yakınlaşmanın açıklanmamış başka  nedenleri de var. Erdoğan, ülkesinin Orta Doğu ve Avrupa'da artan izolasyonuna son vermek istiyor. Türkiye kendisini her yönden düşmanlarla çevrili görüyor ve bu durum kötü ekonomisi için olumsuz sonuçlar doğuruyor.

Türkiye’nin dış politikası nereden nereye?

Üstüne bir de Suriye ve Libya'daki askeri maceraların hedeflerine ulaşmadaki başarısızlığı eklenecek yakında.  Çünkü Türkiye’nin Suriye’deki varlığı giderek “kapana kısılma” haline dönüşüyor. Elinin altındaki  devasa militan ordusuyla her bölgeye paralı asker gönderme olanağı bulduğu için belki de kendini yenilmez gören bir yerde duruyordu. Ancak bu militanların mobilizasyonu, onları “Suriyeli muhalif” sıfatından uzaklaştırdı ve siyasi çözüm masasında yer alma iddiasını zayıflattı. Dolayısıyla Türkiye’nin Suriye denkleminde yer almak için sözcülük edeceği bir “Suriye muhalefeti” motivasyonu zayıflıyor. Zira bu “Suriye muhalefeti” Suriye dışında Erdoğan nerde isterse orada muhalif durumuna düştüler. Suriyeli yazar Gassan Yusuf’un deyimiyle; “Suriyeli devrimciler ne kadar da enternasyonaller! Türklerle birlikte Suriye'den Libya'ya, Somali'ye, Katar'a, Nijerya'ya, Azerbaycan'a gidip savaşırlar. Türkler Mars’ı işgal etmeye kalkarsa oraya da giderler. Tam paralı devrim!..”[3]

Libya’ya gelince, sırtını Birleşmiş Milletlerin atfettiği meşruiyete dayayarak bütün yatırımlarını Ulusal Mutabakat Hükümetine yaptı. Ve elbette ki ihvan kardeşliği üzerinden… Dolayısıyla Libya’nın dar bir bölgesiyle dost, ama çoğunluğuyla düşman bir politika izlendi. Şimdi Libya’daki müttefiklik de çözüldü. Çünkü aynı BM, Ulusal Mutabakat Hükümetinin devrini kapattı ve yeni bir Ulusal Birlik Hükümeti oluşturdu.  Bundan sonrası Türkiye için muğlak. UMH ile yapılan askeri ve diğer ticari anlaşmaların akıbeti belirsizleşti. Keza Sudan’da “kardeş”  Ömer el-Beşir ile kurulan ilişki de onunla birlikte devrildi.

Bu süreçte diplomasiden oldukça uzak bir dil kullanılması, Türkiye açısından onarılması imkânsız hale gelen düşmanlıklar yarattı. Sisi için “ey darbeci” söylemi, darbeyle gelen (sonra darbeyle giden) Ömer el-Beşir için kullanılmadı. Keza kendi babasına darbe yapan Katar Emirine de asla bu şekilde hitap edilmedi, ama  “darbeci Hafter” ve darbeci Sisi”  söyleminden vaz geçilmedi.  Dış politikada kurulan bu kavgacı ve kışkırtıcı dilin 10 yıllık süreçte çok fazla düşmanlık biriktirdiğini herkes biliyor.

Atvan’a göre Erdoğan'ın Suudi Arabistan’la da ilişkilerini düzeltmek için çabalaması dikkat çekicidir. Bu çabanın şöyle göstergeleri oldu:  Suud sarayının Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman'ın gazetecinin İstanbul'daki Kaşıkçı cinayetinin çok fazla üstüne giden Türkiye, ABD istihbarat raporunun yayınlanmasının ardından Cemal Kaşıkçı olayındaki gelişmeler konusunda alışılmadık bir şekilde sessiz kaldı.  Keza Yemen'deki Husi güçlerinin Arabistan’daki petrol tesislerine yönelik son füze ve insansız hava araçları saldırılarının ardından Suudi Arabistan ile dayanışma açıklaması yapıldı. Atvan’a göre Suudi Arabistan’a bu “zeytin dalını uzatma” hamlesinin ardından Türkiye Suudilere, Yemen’deki Müslüman Kardeşleri desteklemek için askeri teçhizat ve paralı asker göndermeyi teklif etti. Aslında bu teklif bir iddianın da ötesinde, sahada doğrulanmış da sayılır. Çünkü Suriyeli muhalif kaynaklar TSK yönetimindeki silahlı grupların Yemen’e gitmek isteyen paralı askerler listesi oluşturmaya başladıklarını aktardılar. Keza Suudili el Kaideci Muhammed el-Muheysini de İdlib’deki militanlara Yemen’de savaşmaları için çağrı yaptı. Yayınladığı videoda Müslümanlar için Şam ve Marib için savaşı kutsadı.[4]

Şimdi denilebilir ki, bir yandan düşmanlıklar bitirilmek isteniyor, ama diğer yandan paralı savaşçılar pompalayarak yeni savaşlara dahil olunmak isteniyor, bu nasıl bir çelişkidir?  Aslında çelişkisini kendi içinde barındıran bir politikasızlığın kaçınılmazlarıdır bunlar. Türkiye’nin inişli çıkışlı dış politikası uzun zamandır bu coğrafyada tartışılıyor. Hatta üzerine çalıştaylar bile yapıldı. Çünkü kimsenin aklı almadı bu dış politikayı. Örneğin Aralık 2016’da Beyrut’taki Arap Birliği Çalışmaları Merkezi, “Türkiye Nereye?” konulu bir çalıştay düzenlendi. Lübnan, Türkiye ve Suriye’den çok sayıda katılımcıyla yapılan bu çalıştayda Türkiye’nin dış politikasıyla ilgili yapılan tespitler özetle şöyle:[5]

“Birincisi; Türkiye’nin dış politikasında istikrarsızlık var. Çünkü devlet politikası mı yoksa hükümetin politikası mı belli değil. Abdullah Gül’den Erdoğan’a, Erdoğan’dan Ahmet Davutoğlu’ya, Davutoğlu’dan Binali Yıldırım’a dış politikada dönüşümler yaşandı. Hedefler, stratejiler, ittifaklar, yöntemler sürekli değişti ve  diplomatik dil giderek piyasa diline dönüştü.

İkincisi bu dönüşümün aşamaları dikkat çekici bir zıtlık barındırıyor. İlkin geleneksel rolden arabulucu ve kolaylaştırıcı role geçildi. Komşularla sıfır sorun stratejisi bu dönemde öne çıktı. Sonra yayılmacı politikanın ilk aşamasına geçildi. Bu aşamada Osmanlı ihtişamını yeniden canlandırma hayalleri beslendi. Bunun uzantısı olarak, gerçekçi ve barışçı bir dış politikadan, askeri ve siyasi etki çemberini genişletme politikasına geçildi.  Bu aşamada neo-Osmanlıcı hayalleri hırslarla süslendi, kullanılan dil diplomatik etiğin dışına taştı, büyüklük hayallerini yansıtan küçümseyici ve saldırgan bir dil egemen kılındı. Son gelinen aşamada sahadaki gerçeklikle yüzleşme zorunluğu ortaya çıktı ve devletin değil, kişinin politikasının dayatılmasının kaçınılmaz başarısızlığı kendini gösterdi.  Yani ‘sıfır sorun’ sloganından ‘sıfır komşu’ çıkmazına gelen politikanın başarısızlığı artık zorunlu olarak kabul edilmek durumda.”

Bu rapor 2016’da yayımlandı. Yani beş yıl önce bu tespitler yapıldı ve aslında AKP’nin başarısızlığa mahkum dış politikası uzun zamandır iflas sinyalleri veriyordu. Ama bugün gelinen noktada “kabullenme” aşamasına ancak geçildiğini görüyoruz. Aslında uzun zamandır başarısızlığın kabullenildiğini, ama ifade etmek yerine üstünü örtmek için gerilim ve saldırganlığın tırmandırıldığını biliyoruz. Lakin artık öyle bir daralmaya gelindi ki, bu dış politikadaki başarısızlığın ne üstü örtülebilir ne de ötelenebilir. Yani “sıfır sorun” stratejisi ile tanımlanan ilk aşamaya dönüş mümkün değil, çünkü hem bu strateji hem bunun “derin stratejisti” iflas etti. Ama kimse AKP’nin “biz başarısız olduk” diyerek itiraf etmesini ve rasyonel bir politikaya dönüş  yapmasını beklemiyor. Bu yüzden en iyimser beklenti şudur: Saldırgan ve çatışmacı dil, içeride olduğu gibi dış politikaya daha fazla hakim olacaktır. Bu bağlamda yine Atvan’ın bir öngörüsüyle bitirelim: “Önümüzdeki günlerde bazı sürprizler bekleyebiliriz. Örneğin Erdoğan sonsuza kadar yeni askeri ve siyasi çatışmalara girebilir. Ancak başarı asla garanti edilemez!...” Şimdi bu durumda “Türkiye nereye?” sorusunun doğru cevabını kim verebilir?


[1] https://thealtworld.com