Memleketin ekonomisi krizde.

  • İşsiz sayısı 10 milyonu buldu. 
  • Çalışanların yarısı (açlık sınırı rakamının bile altında kalmış) asgari ücret düzeyinde maaş alıyor.
  • Çalışan her 100 kişiden 32’sinin sigortası yok
  • İktidarı “başarılı” göstermeye adanmış düzmece enflasyon rakamları yüzünden emekli, memur her yıl gelir kaybı yaşıyor.
  • AKP’li siyaset kodamanlarının “kuru ekmeği” yeterli gördüğü milyonlarca aile mutsuz, huzursuz.
  • Dar gelirliler, şimdi de krizin faturasını üstlenmek zorundalar. Vergileriyle; sıkışan, batan müteahhitleri kurtarmak, 5’li çetenin garantilerini, hükümetin şatafatını, şirketlere ucuz kredilerin yükünü, gösteriş yatırımlarının borcunu, faizini, kur farklarını, hükümetin “büyüdük” havası uğruna azdırılmış enflasyonu ödemek zorundalar.

Krizi fırsata çevirenlerin canı cehenneme. Ama geri kalan herkes bir çıkış, bir toparlanma bekliyor haliyle.

Bazı değişiklikler oldu. Ekonomi Bakanı değişti. Merkez Bankası Başkanı değişti. Önceki gün Merkez Bankası Başkanı Ağbal, ilk basını toplantısını yaptı.

Bu Merkez Bankası, Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuçtur” teorisini uygulamak için faizi düşük tuttu. Bu kez kur çıkınca kuru tutmak için 130 milyar dolar rezerv sattı. Teorinin faturası sadece 130 milyar dolar rezerv kaybı olmadı. Binlerce şirketin borç yükü arttı, bilançosu bozuldu. Kaçı battı bilmiyoruz. Düşük faiz teorisinin zıplattığı kur, dış borç yükünü ağırlaştırdı. İthalatla üretim maliyetlerine girdi, enflasyon olarak cebimize uzandı. “Düşük faiz” teorisinin gerçek hasarı çok çok büyüktür.

Yeni Başkan ne yapacak?

Acaba, MB para politikasında bundan sonra bağımsız davranabilecek mi?

Cumhurbaşkanı düşük faiz baskısına dönerse ne olacak?

Ağbal, başkanlığı, bağımsız para politikası şartıyla üstlenip üstlenmediği konusundaki sorular karşısında pek renk vermedi. Kurumlar arası işbirliğine, politika eşgüdümünün önemine değindi. Bağımsız para politikası konusundaki sorulara Merkez Bankası Kanunu maddelerini okuyarak cevap verdi. Oysaki burası Türkiye. Burada bir şeyin kanunu olması güvence oluşturmuyor. O kanun 20 yıldır var.

MB’nin bu yanlışı bir daha muhtemelen yapmayacağına ne güven verirdi?

Soru cevap bölümünde eski Merkez Bankacı Uğur Gürses açıkça sordu. 130 milyar dolar satarak, net rezervleri 50 milyar dolar eksiye düşüren banka yöneticilerinin hala yerinde olduğunu hatırlattı.

Cevap yok!

Peki, siz su hesabı sormazsanız, nasıl güven bekleyebilirsiniz?

Merkez Bankası’nın internet sitesinde, “Döviz rezervleri seviyesinin, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomilerinde, karşılaşılabilecek dış ve iç şokların yarattığı olumsuzlukların giderilmesi, dış borç servisinin düzenli olarak gerçekleştirilmesi, uluslararası finans çevreleri ile piyasalarda, ülkeye duyulan güvenin artması” için büyük öneme sahip olduğu yazıyor.

Peki, döviz rezervleri nerede? Sıfırlayanların sorumlulukları nerede?

Merkez Bankası’nın eski ekonomistlerinden Zafer Yükseler yazmış: “O kadar çok yıllık program, kalkınma planı, orta vadeli program, para ve kur politikası metni ve eylem planı gördüm ki, fiili eylem görmeden karar vermem. Bugünkü açıklamalara ilişkin görüşüm de ‘ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”

Haksız mı?

Madem artık şeffaflık olacak, bu rezervlerin kimlere satıldığına, birilerinin büyük kur karları yapıp yapmadığına bakarak başlanabilir. Merkez Bankası döviz rezervlerini sıfırlayan heyeti arkaya alıp güven talep etmek ne kadar gerçekçi?

Kerim Rota, Artı TV’deki Ekonomi Politik programında, bu rezerv kaybını değerlendirirken, “Bu iş mahkemede biter” demişti. Bu açık sorumsuzluk hakkında nasıl bir işlem başlatıldı? Duyan var mı?

Başkan’ın her şeffaflık vurgusu yaptığı yerde, aklıma eski TÜİK Başkanı Birol Aydemir’in açıklamaları geldi. Ne demişti Aydemir?

“Naci Ağbal, Maliye Bakanı iken, Gelirler Genel Müdürlüğü bize yıllarca veri vermedi.”

Bir politikadan, bir yanlış işten dönüyorsanız onun sağlam ve inandırıcı bir özeleştirisini yapmalısınız. Mesela, şimdi sıkılaştırıcı politikalara yöneldiğiniz halde, hala piyasayı krediye boğup, hem kuru hem de enflasyonu zıplatan körüne büyümeci, genişlemeci politikanın sonucu olan koftiden büyümeyle övünmemelisiniz. Oysaki Erdoğan, son kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, hala, “Üçüncü çeyrekte rekor büyüme gerçekleştirdik, yüzde 6.7 büyüdük, rekor kırdık” dedi.

***

AKP, “Serbest piyasa ekonomisi uyguluyorum, uygulayacağım” dedi. Sonra, kumanda ekonomisine geçti. Şimdi bir daha “piyasa dostu” politikalara geçerek, yıllar yılı ekonomiyi çevirdiği sıcak para cennetinin devamını sağlamaya çalışıyor. El parası ile yatırım, büyüme havası atabildikleri günlerin derin özlemi…

Piyasalar filan umurumda değil. Piyasa dostu uygulamalar da. Piyasa dostu uygulamalar, paracıların, faizcilerin dümen suyudur. Yararsız, hatta zararlı bir piyasadır. Küresel ponzidir. Her zaman sonunda yoksullar ve vergi mükellefleri ütülür. Kumanda ekonomisi daha berbattır. Çünkü, bırakalım vatandaşların eşitliğini, üstüne kapitalistler arası eşitliği de bozar. Sömürüyü azgınlaştırır.

Ortodoks politikalara dönülüyor da ne oluyor? Piyasa dostu değil, yoksulluğa karşı programlara ihtiyaç var.

Açıklamaları değerlendiren bütün “piyasa dostu” yazarların neşesi yerine gelmiş görünüyor ama ben umutlanamadım. Ağbal’ın basın toplantısı yaptığı gün ve saatlerde olup bitene bakalım:

  • Meclis’in elektrik ihalesi de millete küfreden Cengiz’e verildi.
  • Aylık örtülü ödenek harcaması 20 milyondan kasımda 279 milyona çıktı.
  • Sağlık Bakan Yardımcısı’nın aile üyelerinin kurduğu şirketin (Bilbest) bakanlıktan 19 ihale aldığı anlaşıldı.
  • Uşak’ta 30 üniversiteli genç kız, emniyette çıplak arandı.
  • Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin ikinci kez adrese teslim eleman ilanına çıktı.
  • MHP’li Yalçın, HDP için “itlaf” çağrısı yaptı.

MB yönetimi istekli, kararlı ve şeffaf olsa ne olur?