Dolar 8 lirayı geçmiş, salgın hem Türkiye’de hem de dünyada ikinci dalgaya girmiş. Birçok ülke yeni yasak ve kapanma önlemlerine yönelmiş, Türkiye borç batağına boş kasayla yakalanmış. “Sıfır sorun” derken “sıfır dosta” gelmiş. Türk mallarına boykotlar var. ABD’de Türkiye’ye yaptırım yanlısı aday seçimi kazanıyor. AB, bir ay sonra Türkiye’ye yaptırımları görüşecek, Yunanistan, “Gümrük Birliği kaldırılsın” talebiyle gidiyor zirveye… 
Gelgelelim, bütün endekslerde bizim burjuvazinin güveninde artış izliyoruz. 
Reel kesim güven endeksi 2.8 artmış. 
Sektörel güven endekslerinin üçünde de (perakende, hizmetler, inşaat) artış var. 
Önceki gün ekonomik güven endeksi açıklandı: 4.8 artarak 92.8 olmuş!
DÜNYA Yazarı Osman Ulagay, Fatih Özatay’ın yüksek açık pozisyonu olan reel sektör şirketlerinin sorunlarına dikkat çeken; Alaattin Aktaş’ın reel kesimde nisan ayında yüzde 60,7’ye kadar yükselen kötümserler oranının ekimde yüzde 11’e düşmesini tartışan yazısına atıf yaptıktan sonra bir tespit yapıyor: “Ya onlar tehlikenin farkında değil, ya da biz kurdaki ayrışmanın riskini abartıyoruz.”
Sahi, bu neşe, bu güven artışı nereden geliyor olabilir? 
Bunu nasıl açıklayabilir, anlamlandırabiliriz? 
Bu neşenin kaynağı, son bir ay içinde başardıkları tırtıklar olabilir mi acaba? 
Birinci torba yasadan “varlık barışı” çıktı. 
İkinci torbadan “vergi affı” çıktı, 
Kurumlar vergisinin yüzde 20’den yüzde 15’e düşürülmesi çıktı. 
Yine ikinci torbadan 25 yaş altı, 50 yaş üstüne ‘belirli süreli iş sözleşmeli çalışmayı’ getirerek, kıdem tazminatının, tahminim, üçte birinden kurtuldular. Bu kadar kısa zamanda bu kadar tırtık…
Bütçe de neşelerini artırmış olabilir mi? Hükümetin kayıtsız çalışmayı, üretimi, satışı önleyeceğine, kurumlar vergisi kaçırmalarını, kaçınmalarını durduracağına dair bir işaret yok. Dahası bütçede kurumlar vergisi artışı beklentisi yüzde 0.9! Para olarak 112 milyar lira bekleniyor! 
Bütçede öngörülen gelir vergisi (yüzde 90’ı ücretlinin, maaşlının kaynağında kesilir)  bunun iki katı. ÖTV bunun iki katı. KDV, 4 katı. Toplam verginin yüzde 60’ı dolaylı vergi.
Şirketler 112 milyar vergi ödeyecek. Ödediler diyelim. Kaç şirket bunu ödeyecek? 2019’da Türkiye’de 849 bin kurumlar vergisi mükellefi vardı. 2020’de (eğer 2019’daki kurulan – kapanan sayılarını dikkate alırsak) bu 920 bin civarında olacak. 2021’de de 1 milyonu bulacak. Bunun 100 – 150 bini ölü şirkettir. Yaklaşık 850 bin şirkete bu kurumlar vergisini bölersek, şirket başına 130 bin lira vergi çıkar. “Dev şirketlerin” ödeyeceği ortalama vergi bu kadar!
Dahası var. 2018 ve 2019’da KDV’de tahsilat, tahakkukun yüzde 64’ü seviyesinde. Yani şirketler, vatandaştan alış verişte kestikleri her 100 lira KDV’nin 36 lirasını devlete (bütçeye) aktarmamışlar! Sermaye olarak kullanmışlar. (Sonra biliyorsunuz bunları “yapılandırıyorlar.” Yine ödemezse, yapılandırmanın yapılandırmasını yapıyorlar.) 
Saray müteahhitlerinin güven endeksleri haliyle artmış olmalı. Bütçede üç yıl için 109 milyar TL garanti ödemesi ödeneği öngörülüyor. Muhtemelen gerçekleşmesi daha yüksek olacak. 2021 için 5 – 6 saray müteahhidine yapılacak ödeme 31 milyar lira. Milyonlarca çiftçi ailesini ilgilendiren tarımsal destek için ayrılan ödenek ne kadar? O da 31 milyar! 
“Dev şirketler”in neşesini artıran bir başka unsur da hükümetin teşvikte, muafiyette, istisnada kesenin ağzını açacak görünmesi olmalı. 2019’da öngörülen vergi harcaması 196 milyardı. 2021 bütçesinde 231 milyar konulmuş.  Bunun anlamı şu: 112 milyar lira kurumlar vergisi ödeyecek şirketler, vergi dairesinin diğer bir odasına geçerek 112 milyardan fazlasını muafiyet, teşvik, istisna olarak geri alacaklar! (Geçen haftaki yazımda tablosunu verdim. 2017’yi inceleme imkanım olmuştu. 52 milyar kurumlar vergisi vermişler, 50 milyar lira teşvik, destek, muafiyet almışlar! İşsizlik Fonu’ndan yaptıkları tırtık bunun dışında.)
Türkiye, hem iktisadi hem de siyasi kriz içinde perişanken burjuvazimiz tırtık derdinde. Türkiye’nin büyük talihsizliği burjuvazisinin hacıyatmaz karakteridir. Tarihte burjuvazi bir sınıf olarak belirdiğinde onunla birlikte sahneye çıkan sistem rekabetçi kapitalizmdi. Bu, siyasi rekabeti öngördü, partiler doğdu. Partiler arasındaki siyasi rekabete kurallar geldi, burjuva demokrasisi doğdu. Türkiye bunu yaşamadı.
Türkiye kapitalizmi, manifaktürün büyümesi, palazlanması, sistemde yer açması, burjuvazinin bayraktarlığında burjuva devrimleriyle, zorlamasıyla sistem kurmasıyla gelmedi. Asyatik gelişmeler oldu. Ağır, aksak, yarım… En önemlisi eski sistemle, kültürle bağını korudu. Osmanlı feodalitesinin, zenginlerinin ağırlıkla ticaret, kısmen meta üretimine yönelmesiyle geldi. Kör güdüktür. Osmanlı ortaçağından üretim tarzı olarak iktisaden kopuşla kültürel kopuş paralel gitmedi. Burjuvazimiz paralandı, palazlandı, sanayici oldu ama sistem temsilinde tüccar külliyatını aşamadı. Emek ve bölüşüm konularında onu sınırlayacak, çağın hak ve hukukuyla tanıştıracak bir işçi ve emek mücadelesi de gelişmedi. 1970’li yılların büyük gençlik hareketi, sistemi kısmen adam edebilirdi; 68’in Avrupa’da sosyal devleti güçlendirmesi gibi, sisteme düzenleyici katkılar yapabilirdi. Olmadı. Türkiye yine ayrıştı. Avrupa burjuvazisi sistemine ayar çekerken Türkiye’nin burjuvazisi cuntacı paşaları göreve çağırdı. Bizim burjuvazi, hep tırtıkçı kaldı. TÜSİAD’ın gevşek titrek “AB sistemi” gevelemelerini bir yana bırakırsak, hiçbir zaman burjuva demokrasisini temsil etmedi. O kadar ölçüsüz bir dar görüşlülükle muzdaripler ki şu kıyamet zamanda bile “evine ekmek götürmeyenlere” gelir desteği sağlanması hakkında tek laf duymadık. Fırsat bu fırsat tazminat hakkını budamanın peşine düştüler ve başardılar. 
Güven endeksleri bundan yükseliyor olabilir mi?