İYİP Genel Başkanı Meral Akşener’i cinsiyetçi ve totaliter rejim diliyle hedef gösteren AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Bunlar daha iyi günleriniz. Neler olacak neler…” derken, tabii ki Akşener şahsında tüm muhalefeti tehdit etti.

Biz bu dile alışmışız meğer. Çünkü hafızamızda 7 Haziran-1 Kasım 2015 tarihleri arasındaki kanlı 5 ay taptaze duruyor. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu öldürme girişiminde bulunanların elinin, iktidar partisi mensuplarınca kameralar önünde öpülerek meydan okunması gibi.

Hayret uyandıran tek şey,  bir Cumhurbaşkanının toplumu doğrudan tehdit edebildiği yeni bir aşamaya geçmiş olmak.  

Üstelik suç örgütü lideri Sedat Peker’in “kanlarınızda duş alacağız” tehditlerini savurarak meydanları dolaşıp, AKP için oy istediği günler için “O zaman korku iklimi yaratmak gerekliydi” açıklaması yapmasının hemen ardından.

2017’deki şaibeli referandum sonrası Kılıçdaroğlu, halkın tepkisi üzerine "sokaklarda sopalı, hatta silahlı kişilerin olacağına ilişkin çok ciddi duyumlar vardı. O nedenle sokağa çağırmadık” demişti.

Kabul etmek gerekir ki,  ana muhalefet  partisinin tehditlere boyun eğmesi ve bu teslimiyetçi tavrın toplumdaki kaygı ve umutsuzluğu büyütmesi AKP için ‘derin’ olanaklar açtı.

Toplumu terörize ederek yönetmek ve sandık sonuçlarını adli, idari ve fiili olarak “itirazsız” hale getirmek, gayet maliyetsiz bir yöntem olarak kalıcı kılındı.  

Şimdi iktidar ortaklarının koltuklarını kaybedeceğini gösteren araştırma sonuçlarının yeni bir “korku iklimine” ihtiyaç doğurması beklenen bir sonuç.

Ama 2015 yılında sonuç aldıkları yöntemlerle bir kez daha sonuç alınacağını düşünmelerinin tek nedeni ellerinde başka enstrüman kalmamış oluşu.

Eski  bir devlet geleneği olarak bir kez daha Alevi- Sünni, Kürt-Türk gibi fay hatları üzerinde sörf yapmaya kalkışabilirler. O nedenle Sedat Peker’in Alevilere yönelik bir provokasyondan  söz etmesi hepimizin tüylerini diken diken etti.

Ve ne yazık ki konuştuğum Alevi kanaat önderleri de Sedat Peker’in uyarısının hiç de boş olmadığını söylemekle kalmadı daha vahim bilgiler paylaştı.

HDP Milletvekili Kemal Bülbül, Peker’in söz konusu videosundan 10 gün kadar önce Instagram’dan tehditler aldığını açıkladı. Yeşil, JİTEM, TİT imzaları ile gönderilen bu mesajların bazılarına da işkence ve ceset görüntüleri eklenmiş.

Bülbül, devlet solu ile devlet sağı arasındaki çatışmanın yarattığı  puslu ortama dikkat çekerek “1 Kasım öncesi Kürtler hedefe konmuştu. Şimdi ‘Batı’da halkı sokağa dökersek çok daha etkili olur’  düşüncesiyle Alevilere yönelebilirler. O nedenle cemevlerinde nöbet tutmaya başlatmalıyız” dedi.

HDP Milletvekili Ali Kenanoğlu’nun paylaştığı bilgi ise çok daha spesifik. Peker’in açıklamasından iki gün önce Garip Dede Cemevi ve Kültür Merkezi yetkililerine  emniyet teşkilatından telefon edilerek dikkatli olunması konusunda uyarı gelmiş.

Kenanoğlu da tıpkı Bülbül gibi Peker’in sözlerinin bir istihbarata  dayandığı görüşünde. Kenanoğlu, kaos ve gerilim ortamından yararlananların bu tür provokatif yöntemlere geçmişte de başvurduğunu, bir yıl kadar önce emniyetin risk gördüğü için Garip Dede Cemevi önüne polis kulübesi koyduğunu hatırlattı.                   

Sedat Peker’in El Nusra’yla Alevilerden aynı zeminde bahsetmesi pek dikkat çekmemiş, hatta ayrı konular olduğu için üstünde durulmamıştı. Oysa bu tehditlerin bir yanı El Nusra’ya, IŞİD’e kadar uzanıyor. 

Bülbül’ün anımsattığı 1 Kasım öncesi patlayan bombalar IŞİD tarafından üstlenildi.

11 Mayıs 2013’te, Alevi nüfusun yoğunlukta olduğu Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde meydana gelen bombalı saldırıların ardında El Nusra’nın bulunduğu iddia edildi.

2014 yılında Beril Köseoğlu Diken’deki yazısında şu satırlara yer vermişti:

“Türkiye’nin Suriye’deki El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi’ni terör örgütleri listesine dahil etmesi birçok soru işareti yarattı. Zira AKP hükümeti uzun süredir Türkiye topraklarını Beşar Esad’a karşı savaşan El Nusra’ya açmakla suçlanırken, bir dizi uluslararası yayın kuruluşu da El Nusra militanlarını Türkiye’de görüntülemişti.”

 2016 yılında AFP’nin Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne dayandırdığı habere göre EL Nusra’nın Hama’da ele geçirdiği Alevi köyü Zara’da en az 19 sivili öldürdüğü bildirildi. Gözlemevi 6’sı kadın en az 19 sivilin öldürüldüğünü belirtirken, yerel kaynaklar öldürülenlerin Alevi olduğunu ve ölü sayısının 100’ü bulmuş olabileceğini duyurdu.

O kadar eskiye gitmeye de gerek yok. Daha iki yıl önce, 2019 yılında HDP Milletvekili Zeynel Özen, Alevilere yönelik saldırıların artması üzerine şu önergeyi verdi:

“Sadece son 7 yılda 32 ayrı yerde 100’ü aşkın Alevi ailenin evi ‘kimliği belirlenemeyen’ kişiler tarafından işaretlenmiştir. En son İzmir’in Gaziemir ilçesinde bir Alevi ailenin evinin duvarına ‘Defol Alevi’ yazılması ve Mersin’de Alevilerin yoğun yaşadığı bir semtte kapılarına tarihler yazarak işaretlenmesi üzerine yeniden ortaya çıkan bu durumun altında yatan nedenler irdelenmeden, sürekli tekrarlanan Alevilere dönük saldırıların önüne geçilmesi ve toplumsal barışın tesisi imkânsızdır.”

Daha yeniye, bu yıla, 2 ay öncesine gelelim.

Cihatçı gazeteci Abdullah Omar, bir video ile  Alevilerin yaşadığı Samandağ’dan “Mesajım özellikle Alevilere! Beşşar gidici, siz de evinize girin (evinizde kalın)! Her bir domuz ve şebbiha da gitsin, artık Suriye’de yeri yok” diye tehditler yağdırdı.

Yine bu yıl Yalova’da Alevilerin evlerine çarpı işareti yapıldı.

Süreklilik gösteren bu tehditlerle ilgili ne kişiler tespit edildi, ne de yetkililerden “bir meczup” dışında ciddi bir açıklama geldi. Nadiren yakalananlar da “bireysel hezeyan” gibi gerekçelerle geçiştirildi.

Biliyoruz ki, belli bir etnik kökene, mezhebe ait sistematik saldırılar karşısında eğer yetkili ve ilgili makamlar gayri ciddi tutum alıyorsa o ‘meczupların’ komutası mutlaka ‘derinlerdedir.’