Asıl gündem bu



Artı Gerçek

‘Postmodern darbe’nin âlâsını yapmış bir yönetimden bahsediyoruz.


Gezi davası beraatla sonuçlandı ve davanın tek tutuklu sanığı Osman Kavala hakkında tahliye kararı verildi. Ben dahil kamuoyunun büyük kısmı, kararı tereddütlü bir sevinçle karşıladık.

Nitekim Kavala hakkında aynı saatlerde, bir süredir gerektiğinde kullanmak üzere ellerinde tuttukları FETÖ soruşturmasını gerekçe yaparak apar topar yeniden gözaltı kararı verdiler.

HDP’nin önceki dönem Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Ahmet Altan, Eren Erdem gibi isimlerle başlayan ‘tahliye et-tutukla’ döngüsünü sistematik bir işkence aracı olarak Kavala’yla sürdürüyorlar.

Kavala ve FETÖ! Ya da Gezi sponsorluğu ve Kavala! Ya da Gezi ve örgüt!

Kendi kitlelerinde bile inananlar hızla azalıyor ama zaten kimseyi inandırmak gibi bir dertleri de yok. Meşruiyet arayışları da…

Bir iktidarın varabileceği en kritik nokta da bu.

Anayasayı askıya aldığını ilan etmiş, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söylemiş, işin aslı devletin yönetim şeklini güvende tutma görevi verilmiş bir yargı makamını pasifize ederek, “postmodern darbe”nin âlâsını yapmış bir yönetimden bahsediyoruz.

Hukuk askıya alınmışsa, bir cumhurbaşkanı bir mahkeme kararından sonra yargıçları hedef alabiliyor ve “bir manevrayla tahliye etmeye kalktılar” ifadeleriyle verilmiş tahliye kararını tanımayarak geri aldıracağını ima ediyor ve hemen ardından beraat kararı veren üç hâkim hakkında soruşturma başlatılıyorsa çok tehlikeli bir eşik aşılmış demektir.

O eşik, Türkiye’nin hukuk devleti olup olmadığıdır.

HDP’ye yönelik operasyonlara, kimliğini gizleyerek insan kaçırmaya çalışan polislere, kitap yazdığı için siyasilerin tutuklanmasına, muhalif sivil toplum önderleri ve insan hakları aktivistlerinin delilsiz suçlamalarla yargılanmasına bakınca yanıt açık.

Bırakın siyasi operasyonları, konu cinayet de olsa adli suçluların bile iktidar çeperindeyse cezasız kaldıklarına ilişkin sayısız örnek sayabiliriz.

Ama gerek yok.

İnsan, doğa, iklim, hayvan katliamları, intiharlar, hukuk katliamları; tek tek sayamayız, tek tek yetişemeyiz de. 

Artık hepsinin nedeni olan bu anti demokratik, hukuk dışı, zorba rejime karşı tek bir gündemde buluşmalıyız: Demokratik hukuk devletinin inşası.

HDP, CHP ve tüm muhalif siyasi oluşumlar daha fazla gecikmeden demokrasi, eşitlik, özgürlük, laiklik ilkelerinde bir araya gelerek bir takvim ve yol haritası belirlemeli.

Ama CHP’nin sicili hiç umut vermiyor. AKP’nin en zayıf olduğu dönemlerde; ortağı FETÖ’nün saldırısından sonra hesap sormak yerine “Yenikapı Ruhu”nda buluştu. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına araç olup Meclis’in işlevsizleştirilmesinde neden oldu. Suriye tezkeresine onay verip ülkenin “İdlib” ve cihatçı bataklığına saplanmasında pay sahibi oldu.

Şimdi iktidar ekonomik, siyasal ve hukuksal olarak büyük bir açmaz içinde. Ve CHP yine hiçbir etkili siyaset üretmeden Meclis açıklamalarıyla yetinmeyi sürdürüyor.

Düşünün ki ülkede yargının Pelikancılar ve Adalet Bakanı arasında, başka iddialara göre de tarikatlar arasında kamplaştığı söylentileri ayyuka çıkmışken, Erdoğan’ın açıklamalarına bakılırsa sıra doğrudan Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na gelmişken CHP “yargı”dan söz ediyor, Türkiye’de hukuk varmış gibi yapmayı tercih ediyor.

CHP’nin kurumsal olarak da kitlesel olarak da Gezi, Büyükada, Demirtaş davalarında bulunması gerekirdi. En azından kendi istikbali açısından.

Yerel seçimler CHP’yi büyük bir başarı yanılgısı içine sokmuş sanki. Oysa genel seçimlere kadar ittifaklar değişebileceği gibi oranı giderek büyüyen kararsız kitlenin CHP’ye yöneldiğine ilişkin somut bir veri yok. Kaldı ki, savaş gerekçesiyle seçimlerin ertelenip ertelenmeyeceği, hangi koşullarda seçime gidileceği, seçim sisteminin değişip değişmeyeceği, seçim sonuçlarına rıza gösterip gösterilmeyeceği belirsiz.

Ama CHP hâlâ demokratik muhalefetle, HDP ile sol ve sosyalistlerle yan yana gelmek yerine İYİP ve SP gibi partilerle demokrasi inşa edeceği masalına inanıyor gibi.

Meclis dışı muhalefet, siyasi oluşumlar da aynı sessizlik içinde.

Asıl sorunumuz da bu.