Suç örgütü lideri Sedat Peker’in anlattıklarını tek bir yetkili yalanlayamadı. Yalanladıklarında Peker’in açıklayacağı belge ve bilgilerin korkuttuğu açık.

Peker’in önümüze koyduğu dehşet tablosunda, bir dönem bakanlığa kadar yükselmiş isimlerin karıştığı cinayetlerden mafyayla komisyon paylaşan siyasilere, arkasında bir iktidar mensubu ya da çete olmayanların mallarına mülklerine ‘çökmeye’ kadar dehşet verici her tür suç var. Ama tek bir yargı mensubu harekete geçemiyor.

Bütün bunları izlemekle yetinen savcılar, olası bir iktidar değişiminde görevi ihmalden yargılanmayı bile göze alıyor ama herhangi biri hakkında soruşturma açamayacak kadar korkuyor. Bırakın soruşturma açmayı istifa edemiyor ya da iktidarın yarattığı şekliyle “görevden affını” bile isteyemiyor. “Onur, gurur” gibi epeydir unuttuğumuz istifa nedenlerinden hiç bahsetmiyorum bile.

Sedat Peker’in anlattıklarının somut tek sonucu, kamuoyu araştırmalarında AKP-MHP oylarının düşmesi.

Peki, araştırmalar doğru çıktı ve bütün müdahale, yasa değişikleri, şiddet ortamı v.s’ye rağmen  Millet İttifakı iktidara geldi. Güçlendirilmiş parlamenter sistem, sınır dışına kadar yayılmış, ülkenin medyasını, sermaye yapısını, yargısını sarmış örümcek ağını temizlemek için nasıl bir program sunuyor, kamuoyuna?

Bu sorunun yanıtı duymak en başta;

* "Bizi yerlerde sürüklediler, askerler kollarımıza bellerimize vurarak yolu açtı. Bizi, köyümüzü, çoluğumuzu çocuğumuzu zehirleyecekler” diyen Manisa Salihli’de biyogaz santraline direnen kadınların hakkı.

*İzmir, Kemalpaşa’da taş ocağına karşı onun üzerinde muhtarın destek verdiği her tür siyasi, yargısal baskıya rağmen geri adım atmayan köylülerin hakkı.  

*Ordu Ünye’ye bağlı Yeşilkent, Çiğdem ve Üçpınar köylerindeki maden arama çalışmalarına karşı çıktıkları için jandarma ve polisin müdahalesi nedeniyle yaralanan ve gözaltına alınan köylülerin hakkı.

 *Rize’de yaklaşık 300 bin kişinin içme suyu ihtiyacını karşılayan Andon İçme Suyu Tesisleri’ne su sağlayan Andon Deresi’ne hidroelektrik santral (HES) kurulmasına direndikleri için dövülen ve gözaltına alınanların hakkı.

*Bolu'nun Mudurnu ilçesinde  taş ocağına karşı yol kapattıkları için jandarmadan dayak yiyen köylülerin hakkı.

*Trabzon Çaykara’da Solaklı Deresi üzerine Hidroelektrik Santral (HES) yapımını engellemeye çalıştıkları için “jandarmanın müdahalesine” uğrayan yöre halkının hakkı.

*Konya’da su kuyularını kapatmak isteyen Devlet Su İşlerine karşı çıktıkları için jandarma ve polisin müdahalesi sırasında bayılacak kadar şiddete uğrayanların hakkı.

* Rize  Çamlıhemşin’de yapılmak istenen ‘Yeşil Yol’u engellemek için nöbet tutanlara karşı komando birliklerinin getirilmesi üzerine  “Devlet nedir? Devlet yok halk var. Kimdir devlet? Devlet bizim sayemizde devlettir. Vali bize iki tane çapulcu diyor. Biz çapulcuysak sen nesin?” diye haykıran “Havva Ana”nın hakkı.

*Ve tabii ki  İkizdere’de taş ocağına karşı uzun süre direnen bölge halkından “Ayşe Teyze’nin” hakkı.

Suyu, toprağı, ağacı, halkın geçim kaynaklarını ve sağlığını tehlikeye atan, yaşam alanlarını imha eden bu projelerin tamamına yakını iktidar destekli “5’li çetenin” bazen ÇED raporlarına, yargı kararlarına rağmen bazen de hileli raporlarla yaptığı talanın ürünü.

Dikkat ederseniz bu örneklerin  tamamı, Kürt illerinin dışından.  AKP’nin en çok oy aldığı bölgeler olmalarının yanı sıra “Fırat’ın Batısı”nda. Bu noktanın altını özellikle çizme nedenim, iktidarın geldiği aşamada rant hırsıyla nasıl bir körleşme yaşadığı. Ve artık seçmen onayından bile vazgeçme eşiğinin içinde taşıdığı tehdit.

Bu bir yana, yağma ve talanla semiren vitrindeki şirketler ve sahiplerinin gözümüze soktuğu önemli bir gerçek var. Onu da en yalın haliyle iki kadın söyledi: Rizeli Havva Bekar ve İkizdereli Ayşe Albayrak.

Bakın İYİP kürsüsünden neler dedi Ayşe Albayrak: “Bir tek Cengiz Holding için bu insanları mağdur ediyorsun. Bizim vadimizi alıyorlar, yıkıyorlar, talan ediyorlar.  Ama sesimizi hiç kimseye duyuramıyoruz. Sularımızı kestiler, ağaçları kesip derelerin içini dolduruyorlar, üzerine de toprak örtüyorlar ki kimse görmesin. Orası orman değil, orası bizim yaşama alanımız, ambarımız, ekmeğimiz.”

İYİP Genel Başkanı Meral Akşener de İYİP’liler de çılgınca alkışladı Ayşe Albayrak’ı.  Ama popülizmi aşıp, “yerinden yönetim” diyemediler. Halkın gerisinde kalmanın uygulamalı hali bu olsa gerek. Yerinden yönetimin önemini en iyi anlayacak ve talep edecek olanlar, jandarmanın yerlerde sürüklediği, şirketlerin özel güvenliğinin saldırdığı Ayşeler, Havvalar oysa.

Her yerinden yönetim lafı edildiğinde “bölücüler, ülkeyi bölmek istiyorlar” diyenlere karşı Karadeniz’den, Ege’den, Akdeniz’den ‘sıradan’ vatandaşlar, yağmanın önünü kesmenin tek yolunu anlatıyor, “bize sormadan yapamazsınız” diyor işte.

Yalnız Rize’deki, Sinop’taki, Çanakkale’deki, Manisa’daki değil, İstanbul’daki vatandaş da Marmara Denizi’ni öldüren, deprem önlemleri yerine Kanal İstanbul’u dayatan merkezi idarenin yetkilerinin sınırlanmasını,  seçtikleri  yerel yönetimlerle birlikte karar alabilecekleri doğrudan demokrasiyi talep ediyor.

Güçlendirilmiş parlamenter sistem, demokrasi ve hukukun güvencesi olmaya yeter mi? Saray rejimi, AKP öncesi parlamenter sistemin yarattığı hukuk ve demokrasi enkazının kalıntılarıyla kurulmadı mı?

Ardımızda bıraktığımız kırk yıllık deneyimden sonra, muhalefetin vaadi ancak, doğrudan demokrasi olursa  yeni bir şey söylemiş olur.    

Yerel yönetimlerden başlayarak, yurttaşların yaşadıkları alanlarda söz ve karar hakkı olacağı bir sistem ancak, bu mafya düzenine son verebilir.

AKP iktidarı bizi, “ehveni şer”e razı olacak hale getirmiş olabilir ama tarihi tekerrür ettirmekten de bıkmış olmamız gerekmez mi?