Hak ve hukuk gaspının bombardımanı altındayız. HDP’ye yönelik kapatma davası, Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaka paça gözaltına alınıp sonra bırakılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin bir imzayla kaldırılması. Bu kadarı yeter de artar bile herkesi ayağa kaldırmaya. 

Bize yetmiyor. Yetmediği için onlar da devam ediyor.

Galata Kulesi’nin ardından, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin mülkiyetindeki Gezi Parkı da elinden alınarak Sultan Beyazıt Vakfı’na devredildi. 

Diyarbakır’ın il sınırları değiştirilerek Kulp ilçesine bağlı Şenyayla bölgesi Muş’a bağlandı.

İster elindeki son yüzde 30’u konsolide etmek deyin, ister seçim öncesi ‘yol temizliği’ deyin, ister söz edilen daraltılmış bölge hazırlığının ilk adımı deyin hepsi aynı yere çıkıyor:  Rejim seçimle gitmemek için kendini çok yönlü tahkim ediyor.

Rejimin öncelikle hedefe koyduğu kadınlar ve Kürtler başta olmak üzere, işçiler, işsizler, gençler rejimin niteliğinin bilincinde.

Diyarbakır Newroz alanını dolduran bir milyona yakın kitle de İstanbul Sözleşmesi’nin gece yarısı iptal edildiğinin duyulması ile birlikte hızla organize olarak Türkiye’nin dört bir yanında protesto eden kadınlar da saldırılara verilebilecek en güçlü yanıtı verdiler.      

Sokak röportajlarına bakın, bakkaldaki manavdaki konuşmaları dinleyin, komşunuza sorun; hiçbirinin ağzından “korktukları için biz açız” ya da  “yakında gidecekler. Sabrediyoruz” cümlelerini duyamazsınız herhalde.

Hatta esnaf! Masasını sandalyesini daha ötesi kendisini yakan esnaftan duyduk mu?  İYİP Genel Başkanı Meral Akşener veya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu duydu mu acaba, dolaştıkları yerlerde?

Ee, o zaman niye hep birlikte aynı ezberi tekrarlayarak toplumu uyutmayı, oyalamayı tercih ediyorlar?

Belki de asıl sorulması gereken soru bu.

Siyaseti meslek haline getirmişlerin, bunca yıldır devletle koyun koyuna yol almış olanların farkında olmadığını, göremediğini ‘sıradan’ vatandaşlar mı görüyor?

Sabah akşam yargının bağımlı olduğunu, emirle karar verdiğini, ekonominin çöktüğünü, halkın aç yattığını, diktatörlük kurulduğunu söyleyen Akşener ve Kılıçdaroğlu’ndan, ortaya koydukları bu vahim tabloyla eş değer siyasi hamleler yapması beklenir herhalde.

Hem rejimi “diktatörlük” olarak tanımlayacak hem de “bekleyin, gidecekler” diyeceksiniz. Daha ötesi var mı? 

Her zamanki basın açıklamalarından birini yapar gibi,  olağan şeylerden söz eder gibi, demokrasinin en önemli organı meclisin işlevsizleştiğini söylerken bile kılınız kıpırdamayacak.

Siyaset profesyonelliği bu olsa gerek.

Artık şunu telaffuz etmek gerekiyor ki; bu ırkçı/dinci diktanın kurumsallaşmasında kendileri için bir sakınca görmüyorlar.

Belki sisteme kökten muhalefet etmedikçe yeni dikta rejiminde konforlarının süreceğini bilmekten, belki rejime desteğini sürdüren seküler sermayeden nemalandıklarından. Belki de milletvekilliğinin sağladığı konfora razı olmaktan.

Değilse de kamuoyunu aksine ikna etmek kendilerinin görevi. Yoksa gerçekten, bugünlerde sıkça andığımız  28 Şubatçıların “bin yıl sürecek” kehaneti yeni versiyonu tarafından doğrulanmış olacak.