Lütfen normalleşmeyelim!



Artı Gerçek

“Normal” diyemeyecek, şaşıracak, kızacak, öfke duyacak, hesap soracak bir “anormal”liğe ihtiyacımız var.


Süleyman Demirel JİTEM’in at koşturduğu, Hizbullah ve devlet bağlantılarının, faili meçhullerin, kayıpların damga vurduğu 90’lı yıllarda ya başbakan ya cumhurbaşkanıydı.

O yıllarda medya henüz bazı haberlere yer verebildiği için “kayıp silahlar” konusu da olay yaratmıştı.

Hospro Şirketi'nce Emniyet Genel Müdürlüğü'ne hibe edilen ve aralarında suikast silahlarının da olduğu silahlar kaybolmuştu.

Batman’da kurulan "Karma Özel Harekât Birliği" adlı özel birlik için getirilen silahlar, Hizbullah’a ait depoda çıkmıştı. Örgüte ‘Hizbulkontra’ adı verilmesinin boşa olmadığının da kanıtı olmuştu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel konuyla ilgili bir soruya şu yanıtı vermişti:

"Devlet gerektiğinde rutin dışına çıkar."

Gladyo’nun, en yetkili ağızdan itirafı da sayılabilecek bu sözler edildiğinde ülkede parlamenter rejim vardı.

Faili meçhuller, kayıplar, Hizbullah gibi IŞİD benzeri yapılanmaları Kürt halkına karşı eğitmek, desteklemek, yönlendirmek gibi bütün hukuk dışı eylemler parlamenter demokratik rejim döneminde yapılmıştı. Bütün suçlar ve suç işleyen yapılanmalar devletin en üst katındaki kişi tarafından da bir cümleyle meşrulaştırılmıştı.

Susurluk skandalından sonra yargılama konusu olan “kayıp silahlar” davasında yargılanan ne özel timciler ne Korkut Eken, İbrahim Şahin gibi isimler ceza aldı. Zamanaşımı bir kez daha hepsinin imdadına yetişti.

Hafızamız zayıf olduğundan Demirel bir de “demokrat siyasetçi” olarak yeniden cilalandı.

Tabii Demirel’e soru sorulabiliyor olması bile bugünle kıyaslandığında genç kuşaklara bayağı ‘demokratik’ geliyordur. Bugünle kıyaslamada bir önemli fark da devletin bütün bu suçları gizleme, örtme, kamuoyu tepkisinden çekinme gibi kaygılar taşıması.

Bugün ise kameralar önünde işkence ve infaz yapmaktan çekinilmediği gibi, Anayasa’ya aykırı eylemler ve yapılanmalar meşrulaştırılarak bir yanıyla devletin teamüllerine meydan okunurken bir yanıyla da kamuoyuna rest çekiliyor.

Ülke içinde ve dışında cihatçı yapılanmalarla iş tutmak, tarikatları tüm resmi kurumlara yerleştirmek, kendilerine ve çevrelerine sınırsız rant devşirmek, uluslararası siyaset ve medya gündeminden düşmeyen “kişisel servet” ve insanlık suçları gibi iddiaların hiçbiri için açıklama yapmaya bile gerek duymuyorlar.

Demirel’in yeğeni en azından hayali ihracattan yargılanmış, ceza bile almıştı.

Bu farklarla yetineceksek parlamenter rejimle de yetinebiliriz.

Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan, Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu dahil muhalefetin tamamı parlamenter rejim konusunda fikir birliği içinde gözüküyor.

Hatta bir ara Recep Tayyip Erdoğan’ın bile, “50+1” sıkışmışlığı dolayısıyla parlamenter rejime dönüş konusunda görüş aldığı iddiaları dolaştı ortada.

Diyelim seçimleri kaybedeceğini anlayan iktidar parlamenter rejim konusunda uzlaşmaya yanaştı ve elbirliği ile eskiye döndük.

Gladyo’yu, JİTEM’i sorgulayabilecek, Kürt halkının seçme ve seçilme hakkını gasp edenleri yargılayabilecek, işkenceyi sıfırlayabilecek, AİHM’den çıkan tazminat cezalarını, kararı veren hâkimlere ödetebilecek bir yargı sistemi kurabilecek miyiz mesela? 

Kısacası rutin dışına çıkamayacak bir hukuk devleti inşa edebilecek miyiz?

Bugün ad bulmakta zorlandığımız ve “yeni” diye geçiştirmeyi seçtiğimiz rejim parlamenter rejim döneminin mirasına yaslanan, devletteki sürekliliği hiç kesintiye uğratmayan sadece kadrolarda doldur-boşalt yaparak İslamcı fark yaratan bir yönetim biçimi.

Eskisinden daha cüretkâr olmak, hukuk dışı bütün eylemleri açıktan savunmak dışında bir “yenilik” olmamasının nedenleri var tabii.

Bir nedeni devlet olanaklarını İslamcı ideoloji uğruna harcayarak, Suriye, Libya örneklerinde olduğu gibi sınır dışında uluslararası hukuku zorlamaksa, bir nedeni de aynı olanakları içeride “şahsı” için kullananların geri dönemeyecek kadar ileri gitmiş olmaları.

Şu meşhur uluslararası konjonktürün önemini de unutmamak gerekir. Avrupa ve Amerika’da yükselen ırkçı, sağ muhafazakâr liderlerin yarattığı siyasal iklimin, kimsenin kimseye hesap soramayacağı hatta suç ortaklığı yaptığı zeminin iktidarın cüretini artırmasında önemli rolü olduğu malum.

Yani yönetenlerin isimleri ve yöntemleri dışında değişen pek bir şey yok. Buna karşın toplum bütün olağanüstü hallere, her biri iktidar sarsacak hukuk dışılıklara, her biri kitleleri sokağa dökecek haksızlıklara o kadar alıştırıldı ki “normal”imiz oldu.       

Parlamenter rejimi “normalleşme” olarak görenlerin en azından bir bölümünün tarif ettiği siyasi çerçeve, Demirel’in demokratlığını kabul etmekten ibaret. Hani “bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemezsiniz” diyen siyasetçi.

Oysa ülkenin artık ‘anormalleşmeye’ ihtiyacı var.

“Kabul etmiyoruz” demekten, yüzeysel muhalefet etmekten öte gerçek muhalif dinamiklere ihtiyaç var.

Emek hırsızlığına, açlık sınırındaki asgari ücrete, işkenceye, cezaevlerindeki hak ihlallerine, seçme seçilme hakkı gasplarına, kişisel servetlerin sınırsızlığına, cihatçıların devletleşmesine “normal” diyemeyecek, şaşıracak, kızacak, öfke duyacak, hesap soracak bir “anormal”liğe ihtiyacımız var. “Çalıyor ama çalışıyor” diyebilme normalliğinden acilen kurtaracak bir “anormalliğe”…

Önceki dönem HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın altını çizdiği gibi en önemli sorumluluk da sola ve demokrasi güçlerine düşüyor.

AKP sonrasında da aynı “normal”liklerle yaşamak istemiyorsak Demirtaş’a kulak vermek gerekir:

“Asıl büyütülmesi ve iktidara taşınması gereken sol bloktur. Bu konuda sol ve demokrasi güçlerinin de daha cesur, açık, şeffaf olması ve ilkeli ittifaklardan kaçınmaması gerekir. Önümüzdeki aylarda bu konuyu daha somut adımlarla güçlendirmek, solun temel ve tarihi sorumluluğudur. AKP içinden çıkanlar, demokrasinin önünün açılmasında rol oynayabilirler ama tek başlarına hiçbir sorunu kalıcı olarak çözemezler. AKP sonrası iktidarda, HDP dahil, sol güçler de mutlaka olmalıdır. En makul olanı ise bu yıkım döneminin ağır tahribatlarını giderecek iki üç yıllık bir ‘demokrasiye geçiş koalisyonu hükümeti’ kurmak olacaktır.”

Lütfen artık normalleşmeyelim.