2016 yılında “Allah’ın lütfu” ile iktidarın ilan ettiği OHAL sürecinden bu yana hemen her gün ihlal edilen temel haklar, başlıca gündem maddemiz oluyor. Ve deyim yerindeyse ormanı görmek yerine ağaca bakmayı tercih eden muhalefetin siyaseti  karşısında toplumun büyük çoğunluğu kendini yalnız hissediyor.

Tümünü yazmaya kalksak yer kalmaz ama gündemdeki farklı alanlardan birkaç örnek halimizi anlatmaya yeter artar.

Daha birkaç gün önce “Ben ölünce mezara mı geleceksiniz. Kaç gündür siftah etmeden dükkan kapatıyorum” diye yardım çığlığı atan Murat Gümüş, Mersin’de intihar etti. Gümüş’le birlikte birkaç saat arayla haberlerini aldığımız intihar sayısı tek bir günde 4 oldu.

Rize İkizdere’de “milletin a… koyarız” diyen iktidarın itibarlı-ayrıcalıklı işbitiricisi Mehmet Cengiz’e direnen köylüler “nerede bu muhalefet” diye bağırırken yanlarında sadece HDP milletvekili Murat Çepni vardı. Sonra birkaç milletvekili daha eklendi, Çepni’nin yanına.

Pandemi gerekçesiyle önce hafta sonları, sonra 17 günlük kapanma sürecinde içki satışının yasaklanmasına karşı, tekel bayileri ve özel hayata doğrudan müdahale olan uygulamaya karşı toplum yalnız bırakıldı. Hatta iddialar doğruysa CHP’li belediyeler de valilik kararının altına hiç itiraz etmeden imza attı.

Bu tartışma sürerken İçişleri Bakanlığı bir genelgeyle, güvenlik görevlilerinin müdahale sırasındaki uygulamalarının görüntülenmesini yasakladı.

Sadece bu örneklerden hareket ederek rahatlıkla artık demokrasinin ‘d’sinden bile bahsedemeyeceğimiz, en temel insan haklarının askıya alındığı en hafif tanımıyla otokratik rejimin ta kendisiyle yaşıyoruz. Yaşamaya çalışıyoruz.

OHAL ilanından sonra Meclis devre dışı bırakıldı, KHK’ler yasaların ve anayasanın üstünde yer almaya başladı. Rektörlük seçimleri kaldırıldı, taşeronluk yaygınlaştırıldı, grev hakkı kaldırıldı, HDP’li belediyelere kayyum atandı, 180’e yakın medya ve yayın kuruluşu kapatıldı, onlarca akademisyen üniversitelerden atıldı, “terörle mücadele” yasalarının kapsamı olabildiğince genişletildi.

Yani “darbe ile mücadele” kisvesi altında rejimin bütün alt yapısı hazırlandı. Evrensel insan haklarından geriye kalanları da şimdi imha etmek için kolları sıvadılar. Başta sağlık hakkı olmak üzere.

Anayasa’nın 56. Maddesi’ne göre; “Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimdeki sağlık ve sosyal kurumlardan yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.”

Pandemide toplumu ölüme terk eden ve beden sağlığını sürdürme hakkını ihlal eden devlet, Anayasa’nın yüklediği sorumlulukları yerine getirmedi.

Aynı maddeye göre, ÇED raporlarını ve mahkeme kararlarını ihlal ederek; çevre sağlığını koruma ve kirlenmesini önleme yükümlülüğünü de yerine getirmediği gibi.

İstanbul Sözleşmesi’nden bir kararnameyle çıktığını ilan eden iktidar Anayasa’nın 90. Maddesi’ni ihlal etti.

 "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. İstanbul Sözleşmesi yürütme tasarrufuyla feshedilemez.“  Üstelik yetki gaspı yapılarak Meclis devre dışı bırakıldı.

Neredeyse olağan hale gelen yoksulluk intiharlarının sorumlusu da Anayasa’nın en temel ilkelerini uygulamayan devlet tabii ki. Anayasa’ya göre  Türkiye Cumhuriyeti  sosyal bir devlettir. Ve sosyal devlet, “vatandaşların refah durumlarıyla ilgili olan, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamakla görevli devlet” olarak tanımlanıyor.

Anayasa’nın 2. Maddesi sosyal devlet tanımıyla birlikte “demokratik, lâik bir hukuk Devleti” olduğunu da söyler.

İktidar, kamuda içkiyi yasaklayarak, içkili mekanların ruhsatlarını yenilemeyerek, hacı-hoca güruhunu tekel bayilerine baskı yapmak için seferber ederek ve nihayetinde özel alana kadar yasağı genişleterek devletin laiklik ilkesini çiğniyor.

Gelelim İçişleri Bakanlığı'nın "ses ve görüntü kaydı alınması" başlıklı genelgesine.

Bu genelge ise Anayasa’nın 26. Maddesinin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin ihlali anlamına geliyor. “Düşünceyi Açıklama ve Yayma” başlığı altında düzenlenen maddede koruma altına alınan ifade ve haber alma özgürlüğü bir genelgeyle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Yani “kolluk kuvvetlerinin yaptığı işkence ve kötü muamele süreceğinden, kanıtlanmasını engellemek için bu yöntemi bulduk” diyorlar.

Kimseyi ikna etmeye, inandırıcı olmaya bile ihtiyaç duymadıklarından, kamusal alanda kamu görevi yapan memurlar için “özel hayatın gizliliği”nden falan dem vurarak toplumla dalga geçmekte sakınca görmüyorlar.

Zaten göstermelik genelgeye, kararnameye bile gerek duymadan bir kişinin iki dudağı arasından çıkan sözlerle yönetilen ülkede, demokrasiden, hukuktan geriye pek bir şey kalmamış demektir.

Post-modern darbeler artık post-modern fermanlarla örülüyor.