Her şey iktidarın diliyle başlıyor. Dilde başlayan yer bildirme, had bildirme, sınıf bildirme meydanlara, sokaklara akıyor, evlere giriyor; polisin copuyla, kocanın, babanın, erkek kardeşin yumruğuyla kadınların tepesine iniyor.

Zaten hiç durmadan “hanımlığı”, “ahlaklı kadını” tarif ediyorlar. Evde sessizce karılık görevlerini yapmak, çocuklara, kayınvalideye, kayınbabaya, kayınbiradere hizmet etmek; otobüste fazla yer kaplamamak, mümkün olduğu kadar küçülerek, ikiye ayrılmış erkek bacaklarının tahakkümüne alan açmak, sokakta yüksek sesle konuşmamak, gülmemek, hamileyken dışarı hiç çıkmamak. Çorbanın tuzu, yemeyin suyu, pencerenin perdesi için dayak yerken susmak, kuytu bir köşede ağladıktan sonra gülümseyerek hizmete devam etmek. Hanımlık bunu gerektirir. 

“Hanım”ın yanına eklenen “kardeşler” de aynı eril dilin iktidarı asla kadınlarla paylaşmayacağının ifadesi. Kadına, iktidarını borçlu olduğu büyük bir kitlesel güç olsa da, bakan olarak kabinesinde siyaset de yapsa eşiti olmadığını, ancak himayesinde var olabilecek bir “küçük”, emirlerine uyacak, itaatkar birer siyaset enstrümanı olduklarını hatırlatıyor. 

Her devirde, güç ve rant paylaşımı uğruna hemcinslerinin yerine erkek hegemonyasının yanında yer almanın konforuna sığınmış “hanım kardeşler” vardır elbet. Hatta bazen, sürekli hatırlatılan ikinci sınıflığını aşmanın, erkek dünyasında daha da erkekleşerek kabul görmenin ihtirasıyla işkencecilerle bile aynı cephede yer alabilirler.

Çırılçıplak soyularak aranan, taciz edilen, tecavüzle tehdit edilenlere müthiş bir öfkeyle “onurlu, ahlaklı kadın bir yıl beklemez” diye haykıracak kadar ağır patolojik sendromlar gösterebilirler.

Ama sonra, sokakta öldüresiye dövülen, öldürülen, tecavüze uğrayan kadınlar için üzüntü belirten mesajlar paylaştıklarında inandırıcı olamazlar.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde, kadınları saçlarından sürükleyen, LGBTİ+ bireyleri yasadışı gözaltına alan, şiddeti görüntüledikleri için gazeteci tokatlayan polisleri durdurmayan iktidar ve paydaşı sorumlu kadınların hiçbir sözü karşılık bulamaz.

Bütün kadına yönelik şiddet olaylarında tanık olduğumuz gerçeklik şu ki, kolluk güçleri ve yargı mekanizması fiilen 6284’ü de, İstanbul Sözleşmesi’ni de rafa kaldırmış görünüyor. 

Öldürülen, çeşitli biçimlerde şiddete uğrayan kadınların büyük çoğunluğu defalarca ilgili mercilere başvurmuş, koruma kararı aldırmış, raporlar sunmuş ama gereği yerine getirilmemiş.

Samsun’da sokakta, boşandığı İbrahim Zarap tarafından çocuğunun yanında öldüresiye dövülen kadın için Aile Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk “takipçisi olacağız, failin en ağır cezayı alması için müdahil olacağız” demiş. Selçuk’un bu iyi niyetli açıklamada “bir annenin”, “çocuğumuzun” gibi sözcüklere başvurması bile, yüce hassasiyetlerini gösterecekleri kadınları tarif eden önemli bir kodlama.

Kaldı ki, ölümden kıl payı kurtulan kadının kız kardeşi yüzlerce kez şikayetçi olduklarını ve hiç ceza almadığını söylediğine göre, keşke Aile Bakanlığı daha önce görevini yapsaydı.

Hayır, sanki kulaklarına üflenmiş gibi bir süredir ne 6284’ün ne de İstanbul Sözleşmesi’nin gerekleri yerine getiriliyor.

Sıklıkla çocuklarını taciz eden adamların, kadına ağır şiddet uygulayan erkeklerin usulca serbest bırakıldığına tanık oluyoruz.

Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi avukatlarından Hatice Demir’in erkek kardeşi tarafından öldürülen Melek Aslan davasıyla ilgili Artı Gerçek Diyarbakır Temsilcisi Bahar Kılıçgedik’e verdiği röportajda anlattıklarını umarım herkes duyar.

Melek Aslan, eski erkek arkadaşı tarafından ölümle tehdit ediliyor, defalarca şiddet görüyor ve defalarca adres değiştiriyor. Orhan Vatansever, Melek Aslan’a ulaşamayınca Melek’in kardeşi 21 yaşındaki Mustafa Aslan’ı yönlendirerek cinayeti işletiyor. Bütün bu sürede İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya bile, “Melek’i bulun yoksa sonu cinayet olacak” mesajı atarak niyetini de hiç çekinmeden ilan eden Vatansever, rahatça tehditlerini ve takibini sürdürüyor.

Bu süreçte, onlarca şikayete ve koruma kararına rağmen hiçbir yasal engele takılmadan amacını gerçekleştiren Vatansever ve tetiği çeken Mustafa Arslan yargılanırken bile korunup kollanıyor.

Davaya müdahil olmak isteyen Avukat Hatice Demir’in anlattıklarında erkek yargının tam karşılığını görebilirsiniz.

“Müdahillik talebimiz suçtan zarar görmediğimiz gerekçesiyle reddedildi. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin 55. Maddesi’ne göre STK’larla ortak hareket etmek zorundalar. Ayrıca 6284 ile de bu işbirliği zorunlu kılındı. Bizim talebimizden sonra dosyaya gizlilik kararı kondu. Erkeklerin yararına bizden, kadınlardan gizleniyor.”

Avukat Demir, şiddet faili erkeklerin cesaret buldukları ihlalleri tek tek sayıyor.

Önceden 6 ay olarak verilen koruma kararları son iki yıldır, 1 ay veya 20 güne düşürülüyor, onun da takibi yapılmıyor, gereği yerine getirilmiyor. Üstelik hukuki düzenlemeler ihlal edilerek kadından delil isteniyor. Delil sunduklarında da zamanında sunmamakla suçlanıyorlar.

Koruma kararları faillere tebliğ edilmiyor. Edilmediği için de fail üstünde baskı oluşmuyor. Zorlama hapsi uygulanmıyor.

Bunlar olurken iktidar paydaşı “hanım kardeşler”in sesi çıkmıyor da olay görüntüsü sosyal medyaya düştüğünde pek üzülüyorlar.

Siz üzülmeyin Sayın “hanım” bakanlar. Siz, kadınların ortak talebini ve sesini Meclis’e taşıyarak, İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için makamınızın gereğini yerine getirin.